31 Aralık 2008 Çarşamba

cıngılbels

Yeni yıl faso fisosuna ben de birşeyler katmak istiyorum, benim neyim eksik... Öncelikle şunu demeliyim ki 2008 enteresan bir sene oldu benim için, bir aşka elveda dedim, yaza girmeden araştırdığım film kurslarının pahalı olmasına rağmen bir şansla Samsun'a film atölyesine katıldım. Bodrum'a gittim, Metallica'yı canlı izledim. Derslerim iyiydi. Arada delirdim, sonra akıllandım.. Eh son gün...

Hoşçakal 2008

Hoşçakal

29 Aralık 2008 Pazartesi

Ey!

selam edelim,
doğan güneşe,
efkarlı akşamlara,
ve uykusuz gecelere...

Kendime hoşçakal..

23 Aralık 2008 Salı

zongurdaç

ne demiş ünlü filozof teodorukis; aşk, aşk aşk...

Bana bir gram aşk verenin ölene kadar kölesi olayım gibi değişik sözlerimiz de mevcut tabii kii de... Yeter mi kısacıcıcık...

Hoşçakal..

24 Kasım 2008 Pazartesi

Zamanla Dans



Yatma faslını yine geciktirdik, bugün de... Bu vesile ile zamana tokat atıyorum... Niye çabukcak geçiyorsun diye!!! Niye lan puşt!?%&! Niye çalıyorsun en güzel anlarımı, pehh bu yalandı; nerden bileyim en güzel anlar olduğunu... Tamam kısa kestim, güzel anlarımı...

Bugün babamın mahalle baskısına bir kez daha maruz kaldım, hem de şiddetle... Yok fiziksel bir şiddet değil, manevi bir şiddet... Her aradığında "sosyal hayat"ımın
ne alemde olduğunu sorup duruyor... Sinema, tiyatro, konferans, cart. curt. v.b. şeylere gidip gitmediğimi soruyor, buraya kadar güzel de; bir de bu dediklerini yaptığım bir kız arkadaşım varmıymış... Ya gerçekten ailemden iyice koptum ya da sürekli alay ediyor benimle... Yirmi yaşımı geçmişim, sağ olsun hatırlattı, yalnızlık (tabi bu dediğimiz anlamda) daha şefkatli yirmi yıldır.. Daha sıcak... Kollarını açmış bana ve sarıp sarmalıyor sıkıca...

Annemin telaşı ise bambaşka derslerim etkilenirmiş... Valla bu da bir tez... Bourdieu üzerinden gitmek istiyorum... Yapabilir miyim acaba? Bakalım, şimdi bu adam demiş ki insaların Habitusları vardır ve bunlar yaşadıkları ortamda görünmezler... İnsanlar yaşadıkları ortamda suda ki balık gibidirler diyor, malum bunu burda annemin tezine nasıl bağlayacağıma gelince, ben de suda ki balık gibiyim yalnızlık içinde, birden kalabalıkta boğulurum mazallah...

"gökyüzü bazen ciğerime doluyor" ne de güzel söz bir yandan da o çalıyor, arka fon da... Neyse efendim fazla eveleyip gevelemeyelim... Yine sonuna kadar okuduğunuz için teşekkür ederim... Sanırım zaman akıp geçse de içimizdeki ışık bizi ayakta tutmaya yetecektir...

Sağlıcakla kalınız...

Son söz: Kaçmak çözüm değildir, sadece kendini kandırmaktır...

Hoşçakal..

22 Kasım 2008 Cumartesi

Niye Acaba

Sıkılıyorum, mutsuz olmaya başladım yeniden. Herşey fazla fazla olumsuz çünkü. Sanırım şuan; hiç birini umursamama ihtimalim yok, aslında var ama anlamı yok. İkisinin arasında bir yerdeyim, bir şey diyorlar buna ama neyse. Kavak yelleri iyice boktanlaştı, uygun bir cümle mi oldu boktanlaşma acaba? Gitarın tellerine vurup sesler çıkarmak iyi geliyor, okuma yapmak istiyorum ama yapamıyorum. Yirmi sayfa okuduğuma seviniyorum, notlar iyi sayılmaz. Kafam karman-çorman, patlıyorum.


Bazen insanlar dışardan çok farklı, bambaşka görünürler; ben nasıl görünüyorum acaba? Baktım insanlar aslında farklı falan değiller. Hepsi aynı. "baktım" neye bakıyorum çok saçma geldi bir anda... İşte görüyorum da, demek istedim.

Yasemin Mori düştü bugün gökten. Vay anasını lafa bak. Bir de öyle laflar var demi? Cebimde taşıyorum mutluluklarımı sana vermek için, falan filan... Bu ne şimdi...

Fotoğraf çekmek güzel şey, Uykusuz da okumak güzel, Sait Faik'lere başlamak istiyorum yeniden. Bir de uzaklara doğru yelken almak. İnto the wild'ta benzer şeyler var, izleyin bence. Tam da öyle bir yalnızlığa ihtiyacım var. Sonsuza dek değil tabi, sevdiklerim var etrafta, sanırım ben onları hatırlarsam; onlarda beni hatırlayacaklar.

Herşeyi özlemeye başladım, insanları boş bırakmaya gelmiyor. Hemen uzaklaşı veriyorlar sizden. Beni pek de dolu tuttukları yok.

Geçen gün Melike ile Kim Ki Duk'un Rüya (Dream) adlı filmine gittik. O beğenmedi ama ben ilk defa bu yönetmenin filmini izlememe rağmen beğendim, keskin bir zeka ürünü olduğu belli filmin.. Bence minik detaylar var ama görsellik açısından güzeldi. Filmin müzikleri de iyiydi. Bir de Issız Adam varmış, merak ettim doğrusu.

Benim de film çekmem gerekiyor, niye gerekiyor ki şimdi? Bir kaç cümle zırvalama sırası;

Yalın ayak koşmak kırlarda,
Hüzünlerimi salı vermek kafesinden
Daha melankolinin yanından geçmemiş dağlara
Ve seni düşünmek,
Sarhoş bir bünyenin en kazını taşırken
Boş yere odaklandığım ıssız bir kadraj da

Güzel oldu mu acaba? Niye olsun ki? Şimdi salladım, böyle yazıyorlar işte, alın bende yazdım. Sıkıldım, biraz da kaybediyorum hafiften. Neyse yazdım bir umutla, kendimi sıkıntıdan kurtarmak adına.

Hoşçakal...

portre




Resim: Nuri Yıldız (Msgsü/Heykeltraş Bölümü)
Yer : Beşiktaş/Çınaraltı


Teşekkürler Nuri...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Huzuru Kaçıran Adam



huzuru kaçıran adam,
olmasa da olan adam...

üzülse de üzüldüm demez,
içkiye verir kendini
kederlenir gülen gözleri

bulur kendini,
unutur kendini,
yalnızlar sokağında
yalnızlar rıhtımında

demir atar
yalnızlar limanına...


geçen sene yazılmıştı bu sözler ve melodi.. dudağıma takılan bir-iki kelimeyle iyi midir, kötü müdür bilemem ama hasköy de çektiğim fotolarla beraber ve bed sesimle paylaşmak istedim...

hayat, sürprizlerle dolu ve ne zaman, nerede karşınıza ne çıkaracağı belli olmuyor... kendisinden ümit kesilmeyecek kadar değerli ve sevgi dolu hayat... şuan kafam karman-çorman sıkışmış düşüncelerimin patlamasını sanırım istemiyorum, bunun yanın da istediğim bir şey var ve bu dediğimle çakışıyor.. sanırım hayatın sırrı da şu, zaman... en iyisi zamana bırakmak mı derseniz de, değil; zamana her zaman her şey bırakılmaz... ayıp ediyor bazen..

neyse yazamadım, uyuyayım.. size ne mi? o zaman okumayın..

Haydi hoşçakalın...

21 Ekim 2008 Salı

Aşk




Can Sıkıntısı... Aşk güzel şey...

19 Ekim 2008 Pazar

Dali

Dali'ye git... Geç git... Geç dön.. Acık Deli gibi bir de... Kokoreç al... Yediğin en berbat kokoreç olsun... Bir şey de anlamamış ol... Neyse hayat devam ediyor... Bir de eski aşklara selam olsun...

Hoşçakal..

18 Ekim 2008 Cumartesi

Öyle böyle..



üstteki videoyu bn ve reşo çektik.. bence iyidir sinemaya bi kült film bıraktığımız için çok mutluyuz... İyi seyirler dilerm...





Burda da bi foto varsa eğer Sevmek Zamanı filmine ait.. Adam kadının resmine aşık oluyor.. Kadına değil, dikkat çekerim.. Ve kadın artık ben varım diyor adam da resminle benim arama girme diyor.. Beğendim doğrusu...

17 Ekim 2008 Cuma

Anlatamıyoruz



Umarım video görünüyordur.. 3-4 sene önce geyik amaçlı çekilmişti.. Paylaşayım dedim, aslında youtube da falan var ama orda ki çok dandik.. Hadi iyi seyirler... :)

18 Eylül 2008 Perşembe

Heybeliada'daydık biz...

Dün, günler öncesinden planlamaya çalıştığım bir şeyi gerçekleştirdik arkadaşlarla... Açıkçası böyle planladığım şeylere uyan çok az arkadaşım var benim.. Evet çoğu sever beni ama hiç birini topluca bir yere davet etme yetisine sahip değilim ya da çok azını diyeyim... İşte dün de yani 17 eylülde Barış, Mustafa ve Sezgin ile ben Heybeliada'ya gittik... İlk defa 16 ay önce gittiğimden oraya gitmeyi seçmiştim.. En azından bildiğim bir yerdi.. Açıkçası gidemeyeceğimizi düşünüyordum.. Mustafa sabah kalkıp hadi gitmiyor muyuz dediğin de akşam Sezgin'in gidemeyeceğiz demesinden ötürü pek aldırış etmedim ama Mustafa, Sezgin'ini de dürtüp kaldırınca günler öncesinden planladığımız yolculuk için hepimiz ayaktaydık.. İnternetten vapur saatlerine baktık ve 10.40 vapuruna yetişebileceğimizi düşündük ama evden biraz sallanarak çıkmamamız neticesinde iki dakika ile önümüzden geçip gitti adaların vapuru... Bu arada Sezgin para, cüzdan v.s. gibi şeylerinin bulunduğu çantasını otobüste unuttuğunu fark etti... Bir de bu geldi başımıza ama şansımıza Kabataş'ta otobüsler tekrar döndükleri için hemen otobüsü gördük ve aldık.. Belki vapura binsek, çoktan gitmişti herşey.. Ehh neyse ne diyodum saat 12.00 vapurunu bekledik falan filan derken.. Bindik vapurumuza, güzelcene bir kız vardı vapurda tam da böyle karşımda oturan ehh ben hayat dedim yine kendime... İşte neyse efendim, biz Sezgin ile indik aşağıya foto moto bişiler çektik benim dandik, ölmüş makinamlaa...

Heybeliada'ya gittiğimiz de piknik yapacağımız ormana girdik. Orda çalı çırpı falan aradık ama ilk denememizde pek başarılı olamayarak yakamadık ateşi, ardından ikinci deneme ve tamamdır.. Etlelerimiz pişmeye başlarlen ben arada foto çekerek arada onlara katılıp top oynayarak geçirdim günü.. Etlerimizi yedik, biralarımızı içtik sonra da o da nesi.. Yağmur yağmaya başladı.. Hemen herkes giyindi üstüne birşeyler hazırlıklıydık vesselam... İndik sahile vapurumuzu beklerken biraz okey oynadık... Sonra tekrar çileli İstanbul trafiğine döndük..

Fenerbahçe'nin ŞL maçı vardı ki bu kadr kötüsünü beklemezdim bizden 3-1 yenildik yine de son 15 dakka iyiydi.. Neyse bitireyim yavaştan...

Aslında en başta da dediğim gibi böyle insanları hadi gelin bir yere gidelim diye arkadam sürükleme işinde başarılı değilimdir pek.. Gelmezler... Niyedir bilmem... Ben giderim ama arada çağırırlar beni, Doruk gelsene derler; vallahide gelemem diyemem, giderim... Arada çağırmazlar, o da onların tercihi, arada yolda görürüm... Arada ordan burdan öğrenirim... Ama ben çağırsam gelen pek olmaz, ehh bu da benim sorunum sanırım... İşte paylaşam dedim.. Ama benimle gelenlere teşekkürü bir borç bilirim.. Hee arada bazıları da eker, bekletir beni belki ilerde onlara da değinirim...

Hoşçakal....

15 Eylül 2008 Pazartesi

Başlık bulamadım...

Tam bir şeyler yazayım falan diyodum ki takip edilen bloglardan birinde bir hareketlilik olmuş.. Sidar hanım bir yazı yazmış kendi bloguna.. Yazı gayet akıcı bir üslupla yazılmış.. Başlarken şöyle demiş karamsar değilim sanki artık gibi bir şey eskiden herşeye karamsar bakardım.. Yani buna benzer şeyler demek oluyor ki artık bakmıyor ama şunu da söylemeden edemeyeceğim eğer bunu okursa tabi.. Belki bunu kimse okumayacaktır ama olsun işte neyse; yazı başlı başına bir karamsarlık hali.. Bütün karamsarlıklarını yazıya dökerek sanırım kurtuluyor bu hanım..



***



Burdan nereye geleceğim bilmiyorum ama aslında böyle bir yazı olmayacaktı benimkisi yani eğer önce yazsaydım sonra okusaydım bambaşka bir şey okuyacaktınız ama şimdi ben de kendi karamsarlıklarıma girebilirim... Ben de hem karamsar hem paranoyak bazı Deniz arkadaşların dediğine göre de hasta kişilikmişim amma velakin ne dediysem de tutuyor. Geçenler de abuş bir kız beni engellemiş ve bende bunu anladım.. dedim ki bu sulu kıza dostum bak bakam nette mi? Yahu Doruk hasta mısın sen dedi.. heaaa -hastayım dedim. Bir de baktı ki abuş kız beni engellemiş.. Kızın engellemesin de değilim ama işte insanlara hele de dost, arkadaş dediklerine böyle davranmamak lazım.. Hani ben şimdi paranoyak mı oluyorum... -Hayır, olmuyorum... Beni ne paranoyak ne hasta ne de karamsar yapamaz kimse.. Sadece ben olmak istersem olurum.. Etrafa nasıl bakacağıma ben karar veririm. Ehh ya da öyle yaptığımı sanarım da denebilir.. Şimdi küreselleşmiş dünya konulu tartışmalara girmek istemem...



***



Hayat size ne isterseniz onu verir. İyi dostlar verir. İyi bir iş verir. Bazen şanslı olursunuz daha fazlasını verir... Bazen, evet bazen istediklerinizi vermez çünkü istemekte yetmez.. Eğer ben bu halimden kurtulabilirim derseniz ve bunun için çalışırsanız işte benim kanımca, KURTULURSUNUZ!!! Ama dostum, dostluk bambaşkadır.. Dostu görmek gerekir... Yine bir arkadaşım vardı, aslında hala da var.. Öyle okulun forumunda tanışmıştık, anlaşmıştık... Sanırım yine ramazan ayından birgündü.. Bi çay içtik, sohbet ettik bana daha ilk sohbette şöyle dediydi... Doruk birgün sevgilin olursa ve benle görüşmemeni isterse naparsın dedi.. Ben hayat bu dedim nolcak belli olmaz ama yine de görüşürüm dedim... Ben böyle biraz politik mi konuşmuş oldum bilinmez... Ama yine aynı şeyi söylerim ama bu görüşmek istemediğimden değil, hayat sürprizlerle doludur gibi bir şeye inandığımdan... Vesselam kendisi bunu yaparsam çok üzüleceğini, böyle yapanların kendisi sinir ettiğini söylemişti... O an içimden helal bu kıza dedim.. Eee pekte tanımıyor ve ilk defa görüşüyordum... Aradan aylar falan geçti, biz ondan sonra bir kaç kere daha buluştuk ama kendisinin bir sevgilisi oldu... Güzel hoş bir şey... Ve sanırım 3-4 ay geçtikten sonra birgün görüşebildik.. Düşünün aynı okulda ve aynı bina da hatta karşılıklı sınıflardayız bir türlü görüşmeye zaman bulamadık... Sorsak babam izin vermedi, dersim vardı, öyleydi böyleydi der... Malesef inanmıyorum... Bildiğim tek şey sevgilisi olduğuydu ve o yüzden görüşemediğimizdi... O zaman ben de karamsardım belki diyebiliriz ama değildim hele de böyle şeylere bundan sonra hiç aldırış etmiyorum hayatın gerçekleri n'aparsın... Sonra o sevgilisinden ayrıldı ve ertesi gün görüştük, başını omzuma yaslamış ağlıyordu... Sanırım ben kötü gün dostuyum... Kimse demeyeyim ama çok az insan dışında kimse beni iyi gününde yanında görmek için can atmıyor.. Üzülmüyorum ama dost, arkadaş haritamı çiziyorum... Hangi kötü gününüzde çağırırsanız elimdeyse gelirim emin olun ey dost bildiklerim... Ama günün birinde bana şunu da yapmayın, beni en azından aldatmayın ve arkadan vurmayın her ne olursa olsun.... Bir gün bana gelip Doruk ben yalnız başıma gideceğim yanımda kimseyi istemiyorum diyipte, bir kaç dakika sonra yanınızda biriyle gitmeyin... Dürüstlük herşeyin üzerinde benim için...



***



Neyse böyle uzun bir yazı oldu sanırım son zamanlarda üzerinde durduğum dostluk anlayışımı göstermiş oldum tekrar... Ama hayat dostluktur.. Dostlarınla varsındır... Bu arada o omzuma yaslanan arkadaşı uzun süredir göremiyorum yani yolda orda burda falan.. Niye derseniz, yeni bir sevgilisi oldu...



Hadi görüşürüz..

NOT:Bu yazıyı sende üzerine alın dostum...

2 Eylül 2008 Salı

Sıkıntıdan

Bir kaç zamandır yazmadığımı fark ettim.. Bunu da uzun süredir yapmak istediğimi falan filan neyse büyük ihtimal çok kısa bişi olcak... Şarköy'deyim ve sıkılmaktayım.. Geçen sene de resmen aynı şeyleri yazmış olmamak için, İstanbul'a gitmek istiyorum bunu da söylüyorum açık açık.. Hey insan topluluğu sevin İstanbul'u :) İşte 3 hafta Samsun'daydık kısa film atölyesine katıldık... 2 film çektik falan filan.. Umarım daha iyilerini kendi başıma yapabilirim.. Neyse yeter bence..

Hoşçakal...

28 Temmuz 2008 Pazartesi

İlklerin Gecesi

27 Temmuz 2008, hayatım da ki farklı günlerden biri... Güne Bodrum'dan İstanbul'a gelerek başladım... Sabaha karşı saat 02:30 da Kadıköy'deydim. 03:30 da Kaynarca'da yatağım da.. Sabah saat 10:00 da kalktım ve bahçe de babanem, halam ve dedem kahvaltı ettik.. Sonra saat 13:00 gibi evden çıktım ve Sirkeci'ye bozulan fotoğraf makinamın lensini yaptırmaya gittim fakat günlerden pazardı ve kapalıydı ehh öylece kaldık tabii bunun akabinde ordan Karaköy'e elimde balık ekmeğim ile yürüdüm, tramvaya bindim ve Kabataş'a gittim. Ordan da Gültepe'ye doğru yola çıktım eve vardım ve 1 saat kadar dinlendim.. Tabi ordan da çıktım ve metro aracılığı ile Mecidiyeköy'e yolladım... Saat 19:00 gibi stada ayak basmış ve Pentegram'ı ön grup olarak dinlemeye başlamıştım... Ardından Doum diye bana göre saçma bi grup çıktı ve tabiki ardından 21:30 suların da Metallica... Vay bee "natink els madırs" ı canlı dinlemekte varmış bu hayatta... ehh bitti konser... İlk defa Metallica, ilk defa Ali Sami Yen, İlk defa paralı bi konser ve stadyum konseri... Bunca kalabalık v.s.

Hoşçakal...

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Bodrum Günlükleri- 3

Bodrum Günlükleri- 3

26 Temmuz 2008 saat: 10:34,

Birazdan Bodrum-Bitez den ayrılacağım... Son kez dün akşam denize girdim biraz önce de ayaklarımı denize soktum, sahile baktım, belleğime kaydettim son kez orayı... Güzel bir yedi gündü ilk defa böyle bir tatil yaptım; her ne kadar otelleri sevmesem de çünkü onlara ayak uydurmak zor geliyor bana neyse... İşte böylece bitirdik günleri, bakalım bir daha buralara gelme şansımız olacak mı? Umarım dostlarımla bu keyfi yaşama fırsatım olur... Şuan odam da yalnızım birazdan halam ve babanem denizden gelecekler, duşlarını alacaklar ve hazırlanıp çıkacağız.. Saat: 14:20 gibi otobüsümüz gelecekmiş, ehh sabaha karşı İstanbul'dayım..

Hoşçakal Bitez....

22 Temmuz 2008 Salı

Bodrum Günlükleri-2

Bodrum Günlükleri-2



Bodrum-Bitez den yazmaya devam; sıradan bir gündü.. Bugün 3. gündü yanii farklı bir şey yaptığımı söyleyemem.. Halamı tavla da yendim, üstsüz güneşlenen memesi sarkmış kadınlar gördüm falan ama önemsiz... Yarın Bodrum merkezine inme planlarım var.. Bu arada fotoğraf makinama bişiler oldu ama ne oldu bilmiorum otomatik çekemiyorum, umarım lensi atmak zorunda kalmam, Osman öyle dedi de... Neyse yazacak bişi yok...





İyi geceler

20 Temmuz 2008 Pazar

Bodrum Günlükleri-1


Bodrum Günlükleri-1


Cuma saat 00:00 da başlayan yolculuğum arada verilen molalar ile birlikte yaklaşık 12 saat 20 dakika sürdü. Yani 19.07.2008 cumartesi günü Bodrum Bitez e ulaşabilmiştik. O güne ilk demek mümkün tabi, neyse işte bir öğlen yemeği yedik uzandık sinek saati diye bi yemek saatinde krep yedik 19.30 dan sonra da akşam yemeği falan işte... İlk gün öyle boştu zaten planlarım doğrultusunda ilerlediğimi söylemem gerekiyor..

2. gün ise; kahvaltımızı ettik, yine geldik uzandık odamız da ama odayı temizlemek için gelindiğin de oda dan çıkmam gerekti ve sahile yürüdüm, bel,me kadar daha öğlen olmadan girdim denize ve hava gerçekten çok sıcak... Bu arada şunu belirtmeyi unuttum dün akşam üzeri beni Samsun daki atölye çalışması için aradılar.. :) Devam edelim tekrar, sonra tekrar odama geldim uzandım biraz, kalktıktan sonra öğle yemeğine indim yemeğimi yiyerek odama tekrar uzanmaya çıktım.. Saat 16:00 ya kadar uzandım, gittim plaja bu sefer adam gibi girdim yüzdüm, çıktım denizden uzandım şezlonguma okudum günlerdir bitiremediğim Çanlar Kimin İçin Çalıyor u vallahi rezillik neyse efendim, sonra yine girdim denize ve odama yolladım güneş beynimi eritti desem yeridir... İşte böylece akşamı ettik. Yemeğimi yedim açtım müziğimi tekrar daldım uyku alemine bir ara uyandım birde baktım ne göreyim net gelmiş... Hehe bende gireyim bu fırsatı değerlendireyim dedim, işte uzun lafın kısası budur...

Hoşçakalın...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Bulursanız bana da haber verin

Bulursanız Bana Da Haber Verin



Elimizdekinin kıymetini bilmek ya da bilememek, hiç başınıza geldimi veya şuan bunu size hissettiren bir şey var mı? Bence mutlaka vardır. Geçmiş zamana üzülecek kadar romantik, geleceğe bakacak kadar gerçekçi misiniz? Karar verin bakalım, hayatınıza ne, nasıl girmiş bir kontrol edin ve bunlar geldiklerin de bir yandan da sizden neleri götürmüş... Son aşkınız eski aşklarınızı mı silmiş mesela... Son model arkadaşlarınız, eski modellere fark mı atmaya başlamıştır. Eskileri hurdaya mı yoksa müzeye mi koydunuz... Belki evin bodrumun da tozlanıp küflenmeye terk edilmişlerdir. Peki neden? Kullanma tarihi mi geçmiştir? Daha fazla egsantirik mi gelmemeye başlamıştır? Yoksa siz de onlar tarafından kullanım dışı olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? V.s. Liste uzar tabi böyle ama sanırım ilk defa sevmeye başladığımdan beri aklımdan geçen şu şeyleri söylemem gerekiyor... Yani gerekiyor demekten öte öylesine paylaşmak zaten paylaştığım insan sayısı çoktur... Niye eski aşktan dost olmaz, eski sevgiliden arkadaş olmaz bunu düşünüp duruyorum... O değil midir ki bir zamanlar en iyi vakit geçirdiğin, bir zamanlar herşeyini paylaştığın. Peki neden şimdi bu yoksunluk... Neden belki de en fazla ihtiyaç duyacağımız zamanlar da o yanımız da olmasın ya da değil... Çünkü eski çöpe... Ahh ben çiviyi sök istediğin kadar çaktığın yerden ama onu çıkarmak işe yaramaz kalır izi bir yerler de ve büyük acıyla.. Sanırız ki her seferin de daha iyi olacak ama her seferin de sahte olana daha da yakınlaşırız, sahte olanla daha da iç içe oluruz. Hey siz insanlar, arkadaş çöplüğünün efendileri, dostluk katilleri... Hey siz kalp hırsızları, sevgi yok edicileri... İyi bakın yenilerinize, kirletip attıklarınızdan nesi var fazla fazla, bakında görün neleri çöpe attığınızı.... Ehhh! Bulursanız paradan, b.ktan, püsürükten, boş yaşamdan daha fazlasını lütfen bana da haber verin...


Haydi Hoşçakalın


-Doruk-

8 Haziran 2008 Pazar

Bünye


Bünye


İşte zaman ne çabuk akıp geçiyor. Nerden akıyor, geçiyor, anlamıyorum...

20 yılı devirmiş bu bünye. Gittikçe hayata, kendine daha da duyarsız olmuş.

Unutmuş, unutulmuş, hiç olmuş, kederlenmiş, neşhelenmiş, avunmuş, vurmuş, biri atmış öteki tutmuş, hapı yutmuş, -muş -miş ....

Özlemiş yahu bu bünye, daha o anlar yaşanırken özlemiş hem de. Dolu dolu seyrederken ya da öyle düşünürken...

Bünye hep kendini kandırmış, kandırılmış kimi zaman, avutmuş boşa, hep boşa...

Hergün daha umarsız bu bünye. Tek başına ölüp gidecek işte... Geriye kemik yığını kalacak ah ne mesudum...


Bünyemle başbaşayım.


Not: Yazan; RUH

13 Mayıs 2008 Salı

Film gibi



Bir garip Doruk.... Cümle budur ve saat tam olarak 02:27 dir... Mayıs'ın 13'dür ve ölesine önemsiz bir gündür belki birileri hatırlatana kadar... Dersler var, sınavlar geliyor... Hayat zorlaşıyor, bense gökyüzünü boyayacağım, Veliden devralıp; ben aldım kimse vermedi bu görevi... Vallaha da ben boyuyorum artık... Bir gün bambaşka boyarım belki ama şimdi mavi... Ne var kaybedecek çok şey beklerken kazanılmayı... Kaybetmek iyidir çünkü kazanılacak şeyler belirir ardından.. Her neyse efendim, bu ara fotoğraf çekme merakı sardı beni... Çek çekebildiğin yere.... Kendimle konuşuyorum pervasızca, keyiflice ardından memnunsuzca... Karmaşığım en basit denklemlerin içinde.... Sonu belli olmayan film gibiyim; hatta o film benim... O zaman ne kaldı söylenecek, izleyin ve görün...


Hoşçakal 13.05.2008

5 Nisan 2008 Cumartesi

VAROLMANIN İNANILMAZ TEBESSÜMÜ



VAROLMANIN İNANILMAZ TEBESSÜMÜ

Diğerlerinden farklı olmayacağını düşündüğünüz bir gün ve böyle gideceğini düşünürken “bir tebessüm silsilesi” ile karşılaşmak ne hoş. Hele de bu “bir tebessüm silsilesi” ne aldanmadan, onun esiri olmadan… Sanırım hoş olan da bu… Var olmanın inanılmaz tebessümü; -bir atıf-, bir yük boşalması ve bunun devamı… Hayata karşı hafiflik, oyunun bitmesi veya bitmesini beklemek tebessüm içinde…
Gün o kadar da eğlenceli ve heyecanlı geçmezken minik, anlık “bir tebessüm silsilesi” sizi karşılıyorsa ve ne yapabileceğinize karar verebiliyor, aslında biraz şaşırıyor, biraz heyecanlanıyor, biraz umursamaz oluyorsanız ya da olursam ben hafiflemişimdir. Hayatla ya da oyun mu dersiniz artık bir işim kalmamıştır. Yani oyunun bitmesi veya bitmesini beklemenin hiçbir anlamının kalmaması…
Hayat, bir oyundur. Oyunun çeşidini, kurallarını siz belirlediğinizi sanırsınız ama öyle değildir aslında. Belki kurallar bile yoktur. Kendi kurallarınız bile sizin dışınızdadır. Ama kuralları sahiplenebilirsiniz. Ortak kullanıma açıktır. Bu başkalarının yarattığı ama onlarında olmayan benim sevdiğim kural, diyebilirsiniz.
Var olmayan bir şeyin tebessümü pek olmaz sanırım. Tebessüm, var olan şeylere gülümseyerek veda etmek içinizde ne bir burukluk, ne de bir acı kalmadan. İki dudağınızda beliren o “bir tebessüm silsilesi” tamamen bu dünyanın, bu hayatın, bu oyunun bir parçası olduğunuzu hatırlattığında size, bütün yüklerini omzunuza bindirmiş görünmesine rağmen bir anlık işte o var olan “bir tebessüm silsilesi” tam da kaybolduğu anda iki dudağın arasında son bir güçle hepsini denize dökmüşsünüzdür. Yükler denizin dibini boylarken, sizse hafiflemiş uçmakta dırsınız ki işte bu da; Varolmanın İnanılmaz Tebessümü’dür.
Telefonuma bir arama gelir, numaranın kime ait olduğu belli değildir, dersteyimdir, açamam. Ardından bir mesaj “oyun bitti! çık dışarı!” Oyun, hayat… Ölüyor muydum yoksa? Şaka mıydı bu? Biraz sonra bir çılgın, belindeki tabancayla bana ateş mi edecekti? Bir grup kişi beni dövecek miydi ya da? Mesajı açıp bir daha bakarsın. Çok düzgün yazılmış, imla, ünlem işareti bile vardır. Cellâdım mı çok saygılıdır, yoksa oyunun bittiğini söylediği yerde mi başlıyordur oyun? On an hepsi muallaktır, işte buna benzer şeyler karalarsın defterine… birkaç dakika geçer bunun bir şaka veya bunun kimin tarafından yapılacağını anlarsın. Bunu da not edersin.
Ders biter. Dışarı çıkarsın. Ardından biri seslenir. Döner bakarsın ve o “şakacıdır.” Neyse… Bu Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’dir. Tüm stres gider ve gelen hafifliktir. Birkaç dakika geçer, bir grup, bir dörtlü fotoğraf çektirir, oyunun bittiğini yazan telefonla, oyun orda oynanıyordur, kişiler arasında kurallarını hiç birimizin koymadığı sadece var olanı sahiplendiğimiz oyun…
Birazdan oyun biter. Oyun biraz gecikmeli de olsa bitmiştir. Yerine “ bir tebessüm silsilesi” gelir. Yahut var olmanın inanılmaz hafifliği… Grup dağılır üç koldan ve geriye kalan hafifliktir o da birazdan gökyüzüne karışacaktır…


4 Nisan 2008 Cuma

Can Tıkıntısı



Canım çok tıkınıyor bu aralar... Sevgi ile sevmek ile... Kilo da almıyorum bir çözebilsem ah! neler olacak. Sınavlar başlıyor, pehh! umrumda mı dünya. Daha büyük sorunlar var aslında hayatın içinde hiçte değeri olmayan. Kafamı duvarlara vurup patlatasım, içine tuz atasım geliyor ki bunu da hiç mi hiç anlatamam ya da anlatmam mümkün değil. İşte onu da bilmiyorum yahu sorunun ne senin diyebilirsiniz, sorun hayatın kendisi, elinize verdiği gibi elinizden almasını da iyi biliyor ya işte diyeceksin ki; "deneyim koçum bunlar" s.kerim deneyimini o zaman... Cevap nettir sanırım. Hayde ottan bir yazı oldu ama iyi oldu, görüşürüz...

29 Mart 2008 Cumartesi

Nerdesin

Nerdesin

Mendilde saklı gözyaşlarım
Ellerini sardığım ilk gün, dün gibi
Riya yoktu sevgimizde
Ve sen gittin bana sormadan
Ellerin nerede sevdiğim, nerede!


M.H. ithafen :)

28 Mart 2008 Cuma

Tesadüfler!

Teoman
Tesadüfler
daha gerçek yalanların doğrularından

o yüzden boğuluyoruz
bir bardak suda fırtınadan
zaman beni ben zamanı öldürüyorken
tuttum nefesimi atmaya seni beynimden
ama o zamanda kalbim boşa dönüyor
hep sana atan bir yürek
nasıl inansın bunca
tesadüfler nasıl açıklansın
bana bunca zaman sonra bunu hissettiren
öylesine bir rüzgar olamaz kalbime esen
dünle bugün arası
sanki daha uzun hayatımdan
hiç kimseye mektup yok,ölmüş insanlar ölmüş insanlar
insansızlıktan..


Tesadüflere inanır mısınız? Tesadüflerin bütün hayatımızı alıp götürebileceğine, bizi ardında sürükleyebileceğine yıllarca ve hatta ömrümüzce... Ya olmasaydı deyip durduğunuz oldu mu hiç? Olmuştur mutlaka; hayatınıza yön veren küçücük birşey. Sınavda bir soru yapamayıpta başka bir okulda okumak, o gece dışarı çıkıpta hayatınızın kadınıyla karşılaşmak, oynadığınız sayısal kuponunu yatırmayı unutupta kazanamamak v.b.

Milan Kundera; Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Tomas ve Tereza'nın tanışma hikayesini şöyle anlatır;
" ...Rastlantı bu ya, yedi yıl önce Tereza'nın yaşadığı kentin hastanesinde çetin bir nörolojik vaka görülmüştür. Prag'da Tomas'ın çalıştığı hastanedeki başcerrahı konsültasyona çağırmışlardı ama rastlantı bu ya, Tomas'ın çalıştığı hastanediki başcerrah siyatik ağrıları çekiyordu. Kıpırdayamadığı için yerine Tomas'ı gönderdi, taşradaki hastaneye. kasaba da bir kaç otel vardı ama rastlantı bu ya, Tomas'a Tereza'nın çalıştığı otelde oda ayırdılar. Rastlantı bu ya, treni kalkmadan önce otelin lokantasında oyalanacak kadar boş zaman buldu Tomas. Rastlantı bu ya, o gün servis sırası Tereza'daydı ve gene rastlantı bu ya, Tomas'ın masasına Tereza bakıyordu. Sanki kendisinin pek niyeti yoktu da, Tomas'ı Tereza'ya doğru iten bu altı rastlantısal olay olmuştu. Prag'a Tereza için dönmüştü. Dayanağı böylesine rastlantısal bir aşk iken, kişinin yazgısını böylesine yönlendirebilen bir karar; yedi yıl önce başcerrahın siyatik ağrıları tutmamış olsa bugün varlığından söz edilemeyecek bir aşk. Ve işte o kadın, mutlak rastlantısallığın cisimleşmiş biçimi olan o kişi, yeniden yanına uzanmış uyuyor, derin derin soluk alıyordu..."

Tesadüfler onları birbirlerine sarılıp uyumaya sürüklemiştir işte. Biraz etrafımıza baktığımız da aynılarını hatta çok benzerlerini de kendimizin yaşadığını göreceğizdir mutlaka. Sadece biraz dikkatli bakmamız lazım. Acaba kendi tesadüflerimizi yaratabilir miyiz? Tabi ki hayır, diyorum. Hayır çünkü eğer tesadüf yaratabilseydik o tesadüf olmazdı; olamazdı. Orda değil de başka bir lokanta da zaman geçirseydi, bir bira içmek için başka bir yere gitseydi kesinlikle olmayacaktı evet ön ayak oluruz yaptıklarımızla ama asla tesadüf yaratamamız mümkün değildir. İşte öyle ki hiç bir planın olmadığı ve hatta bütün planlarınızı alt-üst edenlerdir tesadüfler.

Şimdi biraz bakının çevrenize, yanınızdakilere, yaşadıklarınıza ve görün ne kadar çok tesadüf ürünü olduklarını... Ve son bir şey tesadüflerinizi yaşamaktan korkmayın...

23 Mart 2008 Pazar

BÜYÜK AŞK

BÜYÜK AŞK

Ben seni nasıl ki, nasıl ki ben seni
Bir zamanlar
Büyük bir aşkla sevdiysem
Bugün şimdi, bugün şuan
Ben seni, ben seni
Büyük bir aşkla sevmiyorum

Nedeni yok ki, hiçbir nedeni
İşte geldi ve geçti
İster rüzgar de, ister fırtına
Ama sonuçta bitti
Yani şimdi ben seni
Büyük bir aşkla sevmiyorum.


17.03.2008

3 Şubat 2008 Pazar

Ufak olmak...





Ufak olmak...


Genç kız, kendinden küçüklere göre olgun büyüklere göre çocuksu... Yaşça elbette.. 5 yaş büyüktür sevdiği erkek ya da o civarlarda ama onla bir konuşuşu vardır ki, yolda gördüğünde selam vermiyorsa, onu fark etmiyorsa darılır, incinir, kırılır...Olgun olamaz bu durumda... Aynısını ona başkası yapsa bu seferde o çocuksu bulacaktır ama bu sefer çocuk olan odur... Sevgi çocukça duyguları nasılda çıkartıyor ortaya... O zaman bir şarkı sözüyle bağlayalım; "sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir, bazen küçük bir an için ömür bile verirlir"