2 Aralık 2012 Pazar

Özledim Eğlenmeyi!

Eğlenmeyi özledim!

Dostlarla eğlenmeyi. Benim bu aralar yapamadığım, -ki dostlarımın da bu konuda sıkıntıları var- ama diğerlerinin yaptığı o şey. 

Gülüp, eğlenmek. Anın tadını çıkarmak. İçmek, biraz çakır-keyf olmak. Fotoğraflar çekip durmak. Bandista konserinden çıkmak mesela. Leyla Teras'ta içmek. Yeni insanlar tanımak bu yerlerde. 
İçerideki pahalı içkiden önce, dışarıda bi şişe votkayı devirmek mesela. Emek Sineması için sokakta toplanmak, biranı eline alıp Sultan'ı izlemek. Taksim sokaklarında yürümek şuursuzca. Bi anda onlarca dostla bi masada buluşmak ardından.

Sabahlamak. Sabahı zor etmek, edip çay ve börek yemek. 

Para kazanma derdine düşmemek. Umarsız olabilmek. Düzensizliğin batmadığı anların bolca olması. Özgür hissetmek aslında, o kapalılığın ardında kendini. 

Arada Beşiktaş'ta çay içmek Çınaraltı Çay Evi'nde. Sigaramızı da sarmak bi yandan. yine bi anda toplanmak dostlarla. Cemal abi kapatana kadar orada olmak. Onun kapatmasının ardından sahile gidip, çimlere uzanıp biraları tokuşturmak. Arada Bahçeşehir'in işgal ettiği alana bakıp biraz da küfretmek. Ama sevmek, tadını çıkarmak.

Ah şimdi hatırladım. Beşiktaş kampüsü de yok artık. O yüzden okul çıkışı toplanmak, tesadüfen karşılaşmalarda bitti orada. Zaten yaşlanıyor muyuz neyiz? Pek tanıdık da kalmadı ortalarda.

Cidden ama cidden, özledim eğlenmeyi!

27 Kasım 2012 Salı

Uzun zaman geçti ama her şey aynı!

Bende yazabiliyorum yahu! Güzel bilogum. Özlemedim değil seni. Yazmaktan kaçtığımdan değil de, çoğu vakit yalnız kalamamamdan bu yazamamaklığım. Ne biçim kelimeler oldu öyle. Yıllar sonra kendime ait bir yatağım ve dolabım olmasının keyfini saymazsak eğer, her şey berbat. İnsan İstanbul'suz nasıl yaşarmış öğreniyorum işte. Ha nasıl?

Şanslıyım bi yandan. Arkadaşlarım var. Görebiliyorum. Şanslıyım param var. Şanslıyım bildiğim işi/mesleğimi yapıyorum (yahut yapmaya çalışıyorum).

Günleri saymıyorum. Her günün saatleri geçsin diye bakıyorum. Yoksa uzun bir yolum var. İnsan kafayı yer. Bu hafta sınav haftası. Yıllarca, Öss, Ales, Üds, Vize, Final gibi çeşitli sınavlara girerek ustalaşmış ben artık o sınava giren öğrencilerin başında gözetmen olarak duruyorum. Öylece bakıyorum işte. Sonra yine ders  haftası. Uyanıklar ağzımdan laf almak için her şeyi yapıyorlar. Sigaramı yakan mı dersin? "Komutanım çay getireyim mi?" diyeni mi? Var oğlu var. Ama iyi çocuklar.

Bu biraz ısınma turu gibi olsun. Yazmak için hevesliyim. Şimdiye kadar bi kitap okuyabildiğim burada. O da çok uzun sürdü. Saatleri Ayarlama Enstitüsü idi. Sırada Susan Sontag'ın Fotoğraf Üzerine adlı eseri var. Sonra ne gelir bilinmez.

Bi yandan da Dexter izlemeye başladım. Zaten izlediğim diğer dizilerin yanında.

Tam 3.5 ay oldu her şey başlayalı. Hayatımda değişen pek bir şey yok. Uğraş dur bütün mesele. Tek istediğim. Şu askerlik denen olay sona ersin de birazıcık daha güçlü bir adam olabileyim. Ayrıca buradan eğer bilogumu okuyorsa sevgili Haminne'ye mutluluklar diliyorum. İnsanlar ve hayatları değişiyor. Biraz çaba göstermek gerek şart! Oturan adam sadece oturan bir adam olabilir. Çabalıyorum sadece. Ama farkındayım ki az. Yine de hiç olmamasından iyidir kıvamındayım. Uzun süredir (yaklaşık 3 sene) çok kaybettim. Tembellik ettim. Öylece durdum. Usandım. Kendi içimde isyan ettim.

İsyan doğamda mevcut fakat bi süre değil. Sabır denilen unsurun ekmeğini yediğimi hatırladım yine. Sabredeceğim. Güzel günler inşa etmek kolay olmuyor. Neyse efenim. Daldan dala atladık ama bi şeyler karaladık. Zira yazasımız vardı.

Yazma istediğimizin çoğalması ve hiç bitmemesi dileğiyle.

Şimdi son sigara vakti!!!

16 Kasım 2012 Cuma

Hayatımı Alan Kadın

Seni ilk gördüğümde beni yok edeceğini anlamıştım. Ama gördüğüm andan itibaren o büyük çekim kuvvetinden kaçmak gibi bir ihtimal ortadan kalkmıştı. Sen tüm hayatımı ele geçirecektin. O kadar derin bir şekilde içime işliyordun ki. Biliyordum şu dünyada senden daha fazla seveceğim biri olmayacaktı. Ve bunu anlamam birkaç dakikamı almıştı. Seni izlerken o upuzun düşüncelere daldığım birkaç dakikanın sonrasındaysa önümdeki direğe çarpmıştım. Gözümü açtığımda başımda bıyıklı bir amca gençlerin aklının bir karış havada olduğuna dair bir şeyler söylüyordu. Sersemlemiş kafamı şansıma söyleyecek kötü bir söz için yorarken amcanın sol omzu üzerinden yüzüme vuran güneşi kesen bir yüz belirdi. O anda az önce işlemini yaptığım hesaplamanın sağlamasını yapmıştım. Bu kız beni o anda ölene dek ele geçirmişti.

Sonrasındaki birkaç hafta onu düşünerek ama onsuz geçtiği için işlemin neresinde hata yaptığımı düşünüyordum. 1+1=biz ediyordu. Hipotenüsün birleştirmesinde bir sorun yoktu. Sinüs ve cosinüs el ele, kol kolaydı. Ama bunların hepsi matematikti. Ve ikinci ama, duyguların matematikle ilgisi de yok değildi. Çünkü vücudumuzda oradan oraya salgılanan hormonlar yüzdesel değerleri ile hissiyatlarımıza racon kesen haysiyetsiz meretlerdi. Tüm bunları düşünmek beni oyalıyor idi. Ama saçmalamalar da bir yerde son buluyordu ve o son buldukları yerde kol gibi gerçekler bekliyor, idi. İdiler yetmişti. Canıma tak etmişti. Bir sigara yakasım gelmişti. Lanet olsun paketim boştu. Ev arkadaşlarım ibnenin önde gideniydi.

Üstüme bir şeyler geçirip bakkala indim. Hava serin gibi gözüken ama serin olmayanındandı. Tam da sevgilinin üşüyüp senin üşümeyeceğindendi. O zaman ben ısıtırdım onu. Korkmasına gerek yoktu. Sevgilisi yanındaydı. Hem azıcık soğuk benim için bir şey miydi? Ben onu tüm soğuklardan, yağmurlardan, uzun ince bacaklı ev örümceklerinden, kırmızıda geçeceğini tahmin ettiğim arabalardan, bir sabah yanağında beliren hain sivilceden, ona gıcık olduğu için notunu kıran hocasından, güzelliğini çekemeyen okul arkadaşlarından hepsinden hepsinden korurdum. Bana öyle baksın yeterdi. Bakmasa da korurdum.

Hava güzeldi o gün. Ben yalnızdım ama hava güzeldi. Hava bok yesindi. Ona inat tek başıma yürürdüm ben de.

Yürüdüm. Süleymaniye’den Beşiktaş’a kadar yürüdüm. Eskiden olduğu gibi. O gün beni neyin yürümeye ittiğini bilmiyorum ama evren insanları şaşırtmayı seviyor. Ve dünya bazen o kadar küçük bir yere dönüşüyor ki görmeyi hiç ummadığın birilerini görebiliyorsun. İşte evren dediğim de o gün beni fena halde şaşırtmıştı.

Hiçbir şey görmemiştim.

Sürpriz doğum günü partim için unutma ayağına yattıklarını düşünüp de sonrasında gerçekten unuttuklarını fark etmem gibi şaşırmıştım. Ben gözlerimi yumar gibi yapmış hediyemi beklerken karanlıktan o el uzandı. Başparmağını, işaret parmağıyla orta parmağı arasında sıkıştırmış o el. Siktir lan deyip ağlayarak eve koştum. Yani Fındıklı’ya kadar koştuktan sonra nefesim kesildi tramvaya bindim.

Anlayacağınız o gün de değildi. Peki ben seninle ne zaman tanıştım?

-Hiçbir zaman.
-Aa niye öyle diyorsun?
-Öyle olduğu için öyle diyorum.
-Ama sen de biliyorsun ki ben seni çok seviyorum.
-Beni istediğin gibi yaratırsan sevmen de çok doğal hayvan herif!
-Gerçekten de doğru söyledin. Atarını sevdiğim sevgilim. Sen ne güzel atar yapıyorsun öyle.
-Tamam uzatma.
-Hadi hadi…
-Peki tamam benimle nerede tanıştığını söyleyeceğim.
-(Ablak bir gülümseme)
-Boş boş bakacağına yaklaş da tekrar zihnine gireyim.
-Tamam bebek sen nasıl istersen.

Onunla ilk tanıştığımız yer Cumartesi’ydi. (O, gündü salak!) Hayır, Cumartesi mekanın adıydı. Ama evet günlerden de cumartesiydi. Arkadaşlarımla içip içip saçmalıyorduk. Sonra… Sonra seni gördüm. Ayıltıcı etkin yadsınamasa da oldukça yüklü olduğum için ayılamadım. İyi ki de ayılamadım. Ayılsaydım arkadaşlarımın tüm gaz vermelerine karşın masana kadar gelemezdim. Evrende kendi küçük dünyasında parlak parlak takılan minik bir yıldızın, o her şeyi içine çeken bir alt sokağın kabadayısı karadelikten korktuğu gibi korkuyordum senden. Ama sarhoşken her şey çok daha kolaydı.

İşte o gün tanıştık seninle. Kırmızı tuborg sağ olsun beni bir sempatik yapıyor bir sempatik ki sorma. Elimde sigarayla gelip –diğer elimde de bir tane vardı ama sen onu görmedin- ateşiniz var mı sorusunu sigara kullanmıyorum astımım var şeklinde cevaplayıp 40 saniye boyunca sessizlik yarattığın konuşmamız bizim için başlangıçtı. Zaten ben de bırakmayı düşünüyorum demiştim 40 saniyenin sonunda. Klişeler klişeler… İyi mi yapıyorlardı kötü mü bilmiyorum ama yardımıma bir tek onlar koşuyordu o anda. Göt arkadaşlarım görmesem de adım gibi biliyordum ki arkamdan hayvan hayvan gülüyorlardı.

Sol elimdeki sigarayı buruşturup çaktırmadan yere saldım. Diğer elimdekini masaya koyarak “Oturabilir miyim?” dedim. Aynı anda da oturdum gerçi. Ve sen o tatlı gülümsemenle yanıtladın bu hareketimi. Tam bir eski kurt esnaftın doğrusu. Bir anda değerimi sıfırladın ve oldukça ucuza gittim. Al dedim ruhum, bedenim, cüzdanım, haysiyetim, onurum ne varsa al senin olsun yeter ki beni de al onlarla.

Öyle ya da böyle günlerin sonunda kalbini fethetmeyi başardım. Bu şehir sonum sen de tabutum olabilirdin belki. Seve seve içine girecektim. (Höst!) Yaa ne höstü yaa?! Senin için kötü. Rezil ediyorsun güzelim Türkçemizi. Burada romantizmin dibine vururken… Ruhsuz kadın! Nolurdu sen de beni sevsen? Hatta olsan. Hatta hem olsan hem sevsen.

-Başka bir isteğin?
-Başka bir isteğim yok.
-İyi o zaman hadi gel uyuyalım.
-Bence de. …… Uyumasak olmaz mı?
-Uğur yat şuraya!
-Tamam yaa ne kızıyorsun?! Yatmayalım mı dedik? Yatalım ama uyumayalım.
-Ben senin içini biliyorum. Senin belli konuyu nereye bağlayacağın. Dağıtırım beynini.
-O zaman sen de olmazsın.
-Önemli mi?
-Önemli tabi. Bensiz yapamaman gururumu okşuyor.
-Hey allahımm… Hadi yumduk gözlerimizi hadi.
-…..

7 Kasım 2012 Çarşamba

Aşk Yaması - Aşk.01.v03

Aşk.01.v03, GOoDGAME tarafından ilk defa geçtiğimiz milyar yıllarda piyasa sürülmüş Yaşam adlı oyun için geliştirilen bir yama. Yaşam adlı oyuna insan karakterinin eklendiği son sürümün yetersiz kalması üzerine geliştirilen versiyonda insan karakterlerimiz birbirine olağanüstü duygular besleyebiliyorlar. Bu sayede “berserk attack”* modunda anlamlandırılamayan aşırı tepkiler geliştirebiliyoruz. Bu yazıda Yaşam’ın ilk çıktığı tarihten Aşk.01.v03 yamasının sürüldüğü tarihe dek kısa bir yolculuk yapıp ardından yamanın oyun üzerindeki etkisini inceleyeceğim. Devam etmek isteyenler aşağıdan buyursun.

***

İlk çıktığında prokaryotik hücre karakterlerinin yer aldığı Yaşam, sağlam senaryosuyla ön plana çıkarken aksiyon alanında sınıfta kalmaktan kurtulamamıştı. Yaratılan dünyada bir nevi gözlemci olarak dolaşabiliyor ancak gelişen olaylara –gök taşı düşmesi, depremler, yanardağ patlamaları vs.- pek bir müdahil olamıyorduk. 

Yapımcılar bu eksikliği fark etmiş olacaklar ki sonrasında çıkan sürümlerde aksiyon yönünden daha gelişmiş karakterleri de oyuna katarak oyunu daha dinamik hale getirdiler.

İlk başta komplike olmayan balık, kırkayak, örümcek gibi canlılar eklendikten sonra karakter sayısı hızla arttırıldı. Ancak bu durum oyun severleri bir süre oyalamaktan öteye gidemedi.

Bunun üzerine yapımcılar düşen oyun gelirlerini de dikkate alarak oyunu +16 seviyesine taşıdı ve oyuna şiddet öğesini ekledi. Bunu yaparken ekledikleri “dinazor” karakteri emellerini gerçekleştirme adına fazlasıyla yeterli oldu. Hatta o kadar fazla yeterli oldu ki oyunun fanları tarafından güç dağılımında dengesizlik oluşturduğu için eleştiriler aldı.

Yoğun eleştiriler üzerine GOoDGAME radikal bir karar alarak geliştirdiği büyük göktaşı senaryosuyla dinazorları oyundan çıkardı. Bu ilk başta fanların bir kısmını üzse de ardından gelen “insan” karakteri oyunun geleceğine dair tüm soru işaretlerini ortadan kaldırdı.

İnsan karakteri oyun içinde yapmak istediklerimizi fazlasıyla yerine getirmekle birlikte devamlı gelişime açıktı. Bu oyuncuların ilgisini her daim canlı tutması açısından mükemmel bir yenilikti. Ancak insan karakteriyle uzun süre level kasmanın zor olması oyunun cazibesini kaçırmaya başladı. Bunun üzerine her daim akıllı hamleler yapan yaypımcı firma, oyuna çeşitli “item”lar katarak –ateş, sivriltilebilir taş, sopa vb.- level kasma sıkıntısını da ortadan kaldırdı. Artık oyuncular daha uzun süreler oyunda kalabiliyor ve hatta şansları yaver giderse level 30’a kadar çıkabiliyorlardı.

Ancak bir süre sonra Yaşam'ın arsız kullanıcıları insan karakterinin senaryosunu da sıkıcı bulmaya başladılar.  Azla yetinmeye niyetleri yoktu. GOoDGAME, Yaşam oyununun kullanıcılar bazında sınıra ulaştığını fark etmesinin ardından oyun üzerinde sınırları kaldıran son radikal değişikliğini de gerçekleştirerek en başta bahsettiğim Aşk.01.v03 sürümü yayınlandı. Firma bu yama ile oyuncularına sınırsızlığı vaat etmiştir. Yapılan açıklama yeterli levele ulaşıldığında kullanılabilecek aşk özelliğinin benzersiz özellikler taşıdığı yönündeydi. Ancak sürüm yayınlandığından beri çok büyük bir kullanıcı kitlesinin bu özelliği kullanmakta sıkıntı yaşaması forumlarda uyumsuzluk sorunu yönünde entrylere yol açmıştır. Firma bu iddiaları ısrarla reddetse de forumlarda süren yoğun tartışmalar kullanıcıların yamayı yüklemelerine ve yeterli level seviyesine ulaşmalarına rağmen berserk attack moduna bir türlü geçemedikleri yönündedir.

Tüm bu bilgi kirliliğini ortadan kaldırma adına sizin için bu yamayı yükleyerek ben de denedim ve hakikaten forumlarda yazıldığı gibi berserk attack moduna bir türlü geçemedim. Ancak yaptığım incelemeler sonucunda bu mod için insan karakterimizi yeteri kadar geliştirmekle birlikte oyunda yer alan tesadüfi gelişmelerin de lehimize olması gerektiği bilgisine ulaştım. Sanıyorum ki yamada herhangi bir sorun yok ancak bununla birlikte Aşk.01.v03 yamasının oldukça zor olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sanırım GOoDGAME’in istediği de bu. Çünkü yalnızca %3 oyuncunun yaşadığı bu eşsiz ve olağanüstü ayrıcalığa ulaşabilmek için diğer oyun severler çıkacak yamaları ağızları açık bir şekilde bekliyorlar. Öyle ki GOoDGAME bunu da kazanca dönüştürmüş durumda. Oyunculara oyun içinde yer alan mosq bölgelerindeki kollu makinelerde gerçek parayla satın alınan coinsleri kullanarak şans seviyelerini yukarıya çekmeleri için pray yapma şansı tanıyor.

Tüm eleştirilere rağmen GOoDGAME oyuncu sayısını her yıl katlanarak arttırmakta. Son dönemlerde piyasada dolanan duyumlara göre çok yakında oyunu dünya dışında farklı platformlara da taşıyarak hem şişkin serverlarını rahatlatmayı hem de oyuna yeni bir soluk getirmeyi düşünüyorlar. Çok net bir bilgi olmamakla birlikte 21 Aralık tarihinde bu konuda şirketten bir açıklama gelebilir. Açıklama gelmesi halinde her zaman olduğu gibi yine bu sayfa üzerinden sizinle paylaşacağım. Ancak şimdi fark ettim ki oyundan bu kadar çok bahsedince oynama isteğim gelmiş. Yazıyı burada sonlandırıp Taksim’e çıkıyorum. Ama önce bir Süleymaniye’ye uğrayıp pray kasayım. Kaçtım ben. Oyunlu günler siz sevgili oyun severler…


*berserk attack: kişinin gündelik hayatta başkaları tarafından sınırları zorlanarak itildiği davranış biçimi.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Bisiklete Veda

Bugün  sevgili hırsızlar bisikletimi çaldı. Belki de ödünç almışlardır. O zaman hırsız da olmazlar tabi. O zaman onlardan özür dilemem gerekir hırsız dediğim için. Belki de geri getirirler. Ama öyle haber vermeden alınca.. bir an.. Neyse getirsinler söz özür dileyeceğim hırsız dediğim için. Yeminlen lafın gelişi demiştim zaten. Ama şu da var deselerdi bana “özeniyoruz be abi bayramda biz de bir tur atsak olur mu?” diye ben verirdim onlara. Muhtemelen son gördüğüm giderek uzaklaşmaları olurdu ama en azından bir hukukumuz olurdu. Şimdi öyle tanımadan etmeden ayıp oldu açıkçası. Hırsızlık olmasa da nezaketsizlik. Çok ayıp.

6 yıldır beni üzerinde taşıyan bisikletime bir vedamı çok gördüler.

Ahh ah bisikletim… Demek dün gece sondu bizim için. Beraber Fındıklıdan Süleymaniye’ye asfaltta süzülüşümüzün son günüydü. Ön freni sıkıp seni son kez yaylandıracağımı bilsem amaçsızca hızlanıp durarak bir kez daha yaylandırırdım.

Kabul etmem gerek ki sana gerekli özeni gösteremedim son günlerde. Vites sisteminden çıkardığın tıkırtılarla bana sitem etmiyor değildin. Ama böyle mi olması gerekirdi?

Yoksa parıldayan gidonunu sevdiğim bisikletim beni bırakıp sen mi gittin? O demirleri sen mi kestin de gittin? Nasıl kestin? Bak söz dönersen sana bir güzel bakım yapacağım. En sevdiğinden. Yağın hazır, seni bekliyor. 

Sonra tekrar yollara koyulacağız. İstanbul trafiği kilit olacak biz aralardan rüzgar gibi geçeceğiz. Bayırlar çıkacak o yumuşak 1. vitesinle aşacağız. Yokuşlar olacak o hafifliğinle arabaları geçeceğiz. Yayalar olacak aralarından slalomlar yapacağız. Acağız, eceğiz, eceğiz, acağız…

Lan dön lan! Nolur lan! Sen de beni seviyorsun biliyorum. Ayrılamazsın benden biliyorum. Bisikletim lan! Zeki abi… Abi sen de bir şey söyle be abi…

El-bet bir günn bulu-şa-cağız. Beraber yolları aşacağız. Bu böy-le yarı-m kal-ma-ya-cak. Öyle durup bakışacağız…

25 Ekim 2012 Perşembe

Aksaray Metro

2 saat önce Aksaray metro istasyonun girişinde ev arkadaşımı bekliyordum. Rüzgarın estiği anlarda üşüten serin bir geceydi. Sarışın bir kadın karizmatik bir şekilde sigara içiyordu. Paketimden bir tane çıkarıp ben de yaktım.

5 yıl önceydi. Rüzgarın estiği anlarda üşüten serin bir geceydi. Aksaray metro istasyonun girişinde onu yolcu ediyordum. Yanağıma ilk öpücüğü o gece kondurmuştu. Sonrasında işi ilerletmiştik ama bu sizi ilgilendirmezdi. Islak, hafif içine çeken, sıcak bir öpücüktü. Etkisi kalıcıydı. Yanağımda çok uzun süre o hissi taşıdım.

O andan 15 dakika önceydi. Aksaray metronun önündeki banklardan birinde oturuyorduk. Gergindim. Biraz önce artık arkadaş olmayalım demiştim. Artık birbirimizin olmamız gerektiğini düşünüyordum. Bir evet veya hayır almamıştım. En azından kelimeler kullanılarak böyle bir cevap verilmemişti. Ama milyonlarca çılgın atlı içimdeki derelerden tepelerden dört nala amaçsızca koşturmaya başlamıştı bile. Artık onun için ne düşündüğümü biliyordu ve çok tatlıydı. Evet, çok tatlıydı. Kalkıp koşmak istiyordum ama gözlerine takılıp kalmışken yanından da kalkamıyordum. O anda yanı, dünyada olmak istediğim yerlerden en güzeliydi. Ama üşümüştü. Saat de biraz gecikmişti. Gitmesi gerekiyordu. 15 dakika sonra kalktık. O 15 dakikalık an zihnime çıkmamak üzere dövülmüştü.

Onu banklara zorla oturtup gel bir şey söyleyeceğim dememden 1 saat önceydi. Ben gidiyorum demişti, ben de seni bırakırım demiştim. Ev arkadaşlarımın arkadaşıydı ama o kadar yolu yürümek işlerine gelmediği için bu durumu mutlulukla kabul ediyorlardı. Ben de bu durumu mutlulukla kabul ediyordum. Onunla yürümekten daha güzel bir şey yoktu o zamanlarda. Hızlıca üzerime bir şey geçirip yanına gelmiştim. O da montunu giymiş ve çıkmıştık. Bu gecenin o gece olduğunu biliyordum. Yolda her ne kadar söylemek istesem de olmamıştı. Lafı çekmek istediğim yere bilinçli mi bilinçsiz mi bilmiyorum bir türlü gelmiyordu. Ama bu o geceydi. Aksaray’a geldiğimizde biraz daha beklersem metroya binip gideceğini biliyordum ve beklemedim.

-Gel şu banklarda biraz oturalım, bir şey söyleyeceğim.

Yaklaşık 2 saat önceydi. Ev arkadaşım metronun çıkışında gözüktü. Sigaramdan son nefesi de alarak izmaritini bir başına bıraktım. Büfecinin çöp olarak kullandığı karton kutuya atmadan önce ona son bir söz söylemem gerektiğini düşündüm.

-Şişş sorun değil, üzülme bak ben de yalnızım. Ben de yalnızım a.q.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Günler - 31/05

Bugün annemle tartıştık. Benim herhangi kesin bir planımın olmamasından dolayı kaygılı gördüm onu. Daha doğrusu gayet net bir şekilde gösterdi. Bir çok hareketimi amaçsız buldu, saçma sapan şeyler yaptığımı öne sürdü. Yani bu kadar fazla genelleme yapmadı tabi de genel olarak kendine bir amaç edinemedin halaya getirdi lafı. Paraşütle atlama isteğimi, çektiğim kısa filmi ya da fotoğrafların üzerinde gerçekleştirdiğim fotoşop çalışmalarını saçma bulduğunu söyledi. Onların bana bir şey kazandırmadığını söyledi.

Yapılan eylemin somut bir şeyler kazandırması gerektiğinin düşünülmesi çok saçma bence. Her cümleden bir sonuç çıkarmak gibi bir şey bu. İlla nokta koyma çabası. Ben 3 nokta insanıyım anne. Sonunu çok önceden belirlediğim kurgular yapamıyorum. Hem bu bana haz da vermiyor. Önce onun heyecanını yaşıyorum , sonra hayatı…

Neden serbestçe var oldurmaya çalıştığımız hayatımızı belli bir kalıba sokmamızı istiyorsun? Neden belirli formlarda düşünüyorsun? O formlar hayatımızı yaşamamızı engelliyor anne. Bir çok şey istiyorlar. Bizden zamanımızın üçte birini alıyorlar en hafifletilmiş şekilde anne. Gerisi yetmiyor. Bize kalan 5-6 saat. Ve onu da çok görenler oluyor. Ama böyle yaşanmıyor ki…

Belki hayatında gönül rahatlığıyla birkaç kere izleyebileceğin bir televizyon alıyorsun kendine para kazanarak. Belki güzel bir evin oluyor akşamları uyumana yetecek kadar. Belki zengin bir hayatın oluyor. Ama zamanın olmadıktan sonra anlamı ne? Şu dünyada en büyük zenginlik zaman anne. Peki o nerede bu çalışma düzeninde? Bizden yalnızca emeğimizi almıyorlar anne. Hayatımızın üçte birlik payı da onlarda. Hatta çoğu zaman daha fazlası.

Modern köle olmayacağım ben anne. Bir yolu değil bir çok yolu olmalı bunun. Yalnızca kafaya koymak gerek. İşte diyorsun ya bana bir işe kafanı koyup yapmıyorsun diye, bak işte yapıyorum. Köle olmadan da istediklerime sahip olabileceğimi bilmelisin. Ve bunu yapacağım.

Bugün senden bahsetmek istiyordum güzel kız. Son 2-3 haftadır seninle olan ilişkimizden bahsetmek istiyordum. Bu süre zarfında çok az görüştük, çok az konuştuk. Farklı yollardan ilerliyor gibiyiz değil mi? Ama hayır, bakıyorum da aynı yol olmasa da yan yana iki yoldan gidiyoruz. Ve hala kopamadık birbirimizden. Ağaçların seyrekleştiği yerler en güzel anlarım oluyor. Seninle göz göze geldiğimiz anlar. Hala beni sevdiğini hala seni sevdiğimi görebildiğim anlar. Ve sonra ayrılıyor gözler. İlk önce seninki… Gidiyoruz yine yolumuzda.

11 Ekim 2012 Perşembe

Ardı

Su vurulmamış yüzümde gözlerim çapaklı/Hala mahmurluğun var üzerimde/İlk kez bu kadar kalıcı/Kalkamadığım uzun sürenin ardından kalktığımda/Enerjim aç karnımı doyurmama yetecek eylemi gerçekleştirmeme bile yetmeyecek kadar az/Çişim gelmiş/O/Düşüncelerimin arasına çelik bir sancı gibi saplanırken/Karnımın boşluğu ara ara devralıyor işkenceyi/Dün geceyi hatırlamak için odaklanamıyorum/Sonuna kadar çekili perdelerim güneş ışığına karşı nasıl hoşgörüsüzse/Şu çektiğim görece temiz havanın içine eden ağız kokumda o kadar hoşgörüsüz bana karşı/Kusacağım, dur biraz/Ne var lan midemde gurul gurul gurul/Yeter!
……
Biraz makarna ve biraz da su varmış/Şuradan bir kalksam/Her şey güzel olacak da/Yatak/yastık/daha kolay gözüküyor/Biraz daha yatsam/Uyuyunca ne çiş kalır ne açlık/Pamuk gibi bir adam olurum/Bildiğin elma şekeri /Ama telefonum çalıyor/Önce titreşim sonra nefret ettiğim melodim/O olabilir mi acaba/O mu/O/Güzel şeyler kusursuz olacak diye bir şey yok/Bak işte arıyor/Bıraksana aslında/Hayal mi gerçek mi bilmesek/Kadın/Ben hiçbir kadında senin anını bulamasam/Ve hepsinin üstünde senin hayalini kursam/Olmaz mı

28 Eylül 2012 Cuma

Bİr Gece

Bilgisayarımı kapatıp çıktım. Kapının dışında yer alan parmak okuma cihazı 02.14’ü gösteriyordu. Bu geceki mesaim geride bıraktığım yüzlercesi gibi sona ermişti. Asansörü çağırıp aşağıya indim. Bu binaya taşındığımızdan beri bizden nefret ediyor gibi gözüken güvenlik görevlilerinden görece daha genç olanın, sanırım 40 yaşlarındaydı, kapısını tıklatarak uyandırdım. Her zamanki gibi beş karış suratla ve elindeki anahtarlardan doğru olanı diğerlerinden ayırarak kapıya doğru geldi.

Hava az önce yağan yağmura rağmen beklediğim kadar serin değildi. Üstüme giydiğim ikinci kat gereksiz olmuştu ama çıkarmadım. Yol uzundu, belki üşüyebilirdim. Bisikletimin anahtarını bir arkadaşımda unuttuğum için tramvayla gelmek zorunda kaldığım işten araç olmadığı için yürüyerek dönmek zorundaydım. Sokak lambalarının yarattığı sarımsı gecede eve doğru yürümeye başladım.

İstanbul insanlar yokken oldukça güzel. İşe girdiğimden beri bu güzelliği bolca tadıyorum. Yaşam belirtileri yok değil, var. Örneğin sarı taksiler. Gece geç saatlerde en çok gördüklerim onlar. İş merkezlerinin önünde muhabbete koyulmuş ya da içeriye doğru bakarsanız bulmaca çözen güvenlikçileri de unutmamak gerek. Birkaç tinerci de olur mutlaka parkta kafa olmakla meşgul. Tüm bu insanlarla aynı geceyi paylaşmak dışında bildiğim ortak bir yanımız yok. Durup konuşsak belki "tanışık" çıkarız.

Tophane civarındayken arkamdan birinin geldiğini hissettim. Sonra yanımdan geçtiğini gördüm. Sarı askılı tişört, kırmızı şapka, kırmızı şort ve kırmızı ayakkabısıyla gece sporuna çıkmış bir yabancıydı. Kulağında kulaklığıyla dış dünyayla pek fazla ilgilenmiyordu.

İlerlemeye devam ettim.

Ara sıra ara sokaklardan yüzlerinde sarhoş bir gülümseme olan gruplar çıkıyordu. Muhtemelen taksimde geçirdikleri gecenin ardından evlerine dönüyorlardı. İki kız taksime çıkan merdivenlerde arkadaşlarına fotoğraflarını çektiriyorlardı. Yanlarından ilgilenmiyor gibi geçerken gecenin başlangıcından merdivenlere geldikleri ana kadarki hayatlarını merak etmiyor değildim.

Taksiler yanımdan geçerken yavaşlayarak dikkatli gözlerle gözlerime bakıyorlardı ama onlara verecek param yoktu. Zaten gökyüzündeki yıldızlar şehrin ışıklarına rağmen gözükebilirken yani havada tek bir bulut parçası bile yokken hiç gerekli değildi. Yürüyebilirdim.

Karaköy’den geçerken yanımdan geçip giden sporcu adamı gördüm tekrar. Ara sokaklardan birine girerken başındaki kırmızı şapkayı çıkardı. Saçları bembeyazdı. Spor böyle bir şey demek ki. Oysa ben en fazla 30 yaşlarında diye düşünmüştüm.

Galata köprüsünden geçerken oraya has yağlı ve tuzlu bir koku vurdu yüzüme. Balıkçılar köprünün ayağına yakın bir yerde tekneden midye indiriyorlardı kırmızı file çuvallar içinde. Onlara artık angarya gelen işler bana olmak istediğim yer gibi geliyordu. Özeniyordum hayatlarına.

Köprü üzerinde tek tük balık tutanlar vardı. Aslında hem sayı olarak hem de tuttukları balık olarak tek tüktüler. Deniz bu akşam pek cömert değildi anlaşılan. Onlara olta, çapari, oltaya takmaları için karides ya da solucan satan yaşlı adam da oradaydı. Bir battaniyeye sarınmış uyuyordu. Hayatı hep o köprüde mi geçiyor diye merak ettim. Yalnızlığı yalnız hissettiriyordu.

Eminönü yer altı çarşısından yolun karşısına geçtim. Mısır Çarşısı’nın yanındaki peynircilerin önündeki yoldan ara sokağa saptım. Burnuma gelen koku teyzemin oğluyla amcasının yoğurthanesinde çocukken geçirdiğimiz zamanları getirdi aklıma.

Loş sokakta yürürken bir anda 2 büyük köpek karşıma çıktı ve belli ki benden hoşlanmamışlardı. Hırlayıp havlıyorlardı. O sokağın bekçileri olmalılardı. Ben de onlara bağırdım. Bunun üzerine durdular. Ama hala kızgındılar. Derken sahipleri de arkalarında belirdi. Sanırım oranın esnafından birileri. Köpeklere isimleriyle hitap ederek sakin olmalarını söylediler. Yine de yanlarından geçerken köpeklerden biri bacağıma doğru hamle yaptı ama sahibinin sert bir tepkisiyle eylemini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Yoluma devam ettim.

Kepenkleri yarıya kadar indirilmiş ya da kaldırılmış fırının önünden geçerken dışarıya sızan mavi floresan ışığının ardından sesler geliyordu. Mesaiye en erken başlayan onlardı sanırım. Ekmek hamurunu tutturuyor olmalılardı. Duyumsadığım kokular yine yabancı değildi. Aklıma babamın çarşıda işlettiği fırını getirdi. Yaz tatillerinde orada olmaktan hoşlanırdım.

Fırını geçtikten hemen sonra arkadan hızla yaklaşan ayak sesleri duydum. Ya da pati… Az önceki köpekler havlayarak peşimden geliyorlardı. Sanırım yanlarından ellerim cebimde geçip gitmeme bozulmuşlardı. Arkamı dönüp bir kez daha yüksek sesle bağırdım. Her köpek gibi daha fazla yaklaşmayıp durdukları yerden havladılar. Peşimden gelmeyeceklerine emin olduktan sonra yürümeye devam ettim.

Eve varmama 100m’lik bir yokuş kala devriye atan bir polis aracı yanımdan ağır ağır geçti. Ardından gecenin karanlığı çöktü ve sokak lambaları yanmayan sokağı kocaman ağzıyla yuttu. Milyonluk İstanbul’da benden başka kimse olmadan eve doğru yürüdüm. Kediler, fareler ve yarasaları es geçerek söylüyorum. Onlar kendi işlerindeydi.

Çantamın arka gözünden anahtarımı alıp demir kapının deliğine soktum. Ve bir saniye sonra İstanbul'un uyku tutmayan sokaklarından bir kişi daha eksilmişti..

12 Eylül 2012 Çarşamba

Uyumak Boğulmaktan İyİ

Duvarda asılı olduğu yerden tam olarak 04:45’i gösteren yeşil saatin önünden geçen genç adam dolabın kapağını büyük bir susuzlukla açtı. Neyse ki soğuması için bıraktığı suyuna kimse dokunmamıştı. Şimdi yapması gereken tek şey açık kalan dolap kapağının sarımtırak loş ışığıyla aydınlattığı mutfakta günler öncesinden kalmış tabak, çatal ve tencere yığının arasından temiz bir bardak bulabilmekti. Her şeyin kusursuzca kusurlu olduğu bu evde başkaları ağzına dikmiş olabilir diye suyu ağzına dikerek içmemek garip bir paradokstu. Zaten paradokslar her zaman gariptiler.

Yine akşamdan kalmaydı. Son birkaç aydır öyleydi. Hayat her zamankinden sıkıcı değildi belki. Yalnızca görmezden gelmeyi şu sıralar beceremiyordu.

Az önce musluğun altında çalkalayarak temizlediği için etrafından damlalar akan yarı dolu bardağıyla salona geldi. Sehpanın üzerindeki çöplerin arasından sigara kutusunu bularak içinden bir tane aldı. Çakmağı her zaman kutunun içine bırakırdı ama yoktu. Muhtemelen sigarasından otlanan ev arkadaşları sigaralarını yaktıktan sonra çakmağı aldıkları yere koyma nezaketinde bulunmamışlardı.

Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirerek balkona çıktı. Kahverengi ve siyah renklerde iki köpek karşı binanın inşaatında kullanılmak üzere gelişigüzel yola yayılmış kum yığının en tepesinde kavgayla karışık birbirleriyle oynuyorlardı. Bir süre onları izledi.

Sabahın bu saatinde havlayıp hırlamaları yan apartmandaki beyaz fanilalı adamı uyandırmış olacaktı ki camı açarak elindeki bir buçuk litrelik suyu köpeklerin üzerine fırlattı. Köpekler kuyruklarını kıstırmaya bile fırsat bulamadan kaçtılar.

Genç adam tekrar salona döndü. Yanmamış sigarası hala ağzındaydı. Kanepenin koluyla yastıklarının arasındaki boşluğa elini soktu. Bir süre tecrübeli bir baytar gibi sağa sola hamleler yaptıktan sonra pembe renkli bir çakmakla birlikte çıkardı elini.

Tekrar balkona çıktı. Sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldı. Dünya yıkılacakmış gibi oldu. Ama yıkılacakmış gibi olması ona hiçbir şey hissettirmedi.

Bir şeyi hissedebilmek için o anki duygu akışında farklı bir şeylerin olması gerekirdi. Ama o anda hiçbir şey olmamıştı. Tüm hisleri aynıydı ve ağzında hala pas tadı vardı. Biraz da bira aroması.

Hayatın anlamını düşünmek yoruyordu onu. Pes etmemişti hala. Pes etmeyenler yorulurdu. Hayatın anlamını arıyordu gözlerine torbalar yerleştiren düşünceler içinde. Ama bir türlü bulamıyordu. Ve bundan hayatın anlamı olmadığı sonucunu çıkarıyordu.

Belki de hayatın bir anlamı vardı. Belki de bunu öğrenmek için yeterince zeki değildi. Belki tecrübe eksikliğiydi. Belki de şimdilik şansı yaver gitmemişti. Beklemeliydi. Şans her zaman dönerdi. Şanslıyım dediğinde de şanssızım dediğinde de… Bir şekilde dönerdi. Çünkü şans dediğimiz dönek bir orospu çocuğuydu.

Ateşi izmaritine yaklaşan sigarayı siyah yuvarlak lekelerle kaplı olan balkon duvarına bastırdı. İçeriye girip elindeki izmariti sehpanın üzerinde duran kül tablasına bıraktı. Gün ışığıyordu. Biraz yatsa iyi olurdu. Uyumak becerebildiğinde tüm bu olanlardan iyiydi.

19 Ağustos 2012 Pazar

Kuduz

Ölüm haberi beklemediğim bir şeydi. Bunun ihtimali de neydi ki? Bir milyarda bir mi? Yoksa bir milyon da bir mi? Yüz de 0.1 mi? Daha az olamaz herhalde. Ama sonuçta ne demişti George Hagi, bilmiyorum o da başka bir yerden mi alıntı yapmıştı, gerçekleştiği taktirde yüzde bir ihtimal büyük bir ihtimaldir. Bu gerçekten sarsıcı oldu. Şimdi düşünüyorum da tüm ihtimallerin ortadan kalkması ihtimallerin varlığından daha rahatsız edici. Neden anneme yalan söyledim ki aşıları yaptırmadığım halde? Neden olası hayat sürem için küçük bir zaman olarak değerlendirilebilecek bir zamanı harcayıp da Haseki'ye gitmedim ki? Neden şu kahrolası kuduz aşılarını yaptırmadım ki? Küçük bir kedinin ısırığını önemsemedim ilk başta. Küçücük bir kedi. Kaçta kaç ihtimal ki? Bir şey olmaz. Ama annem yaptır dedi ısrarla. Ben de yaptırdım diye yalan söyledim en sonunda. Gitmedim. İğneden korktuğumdan değil. Hem öyle eskisi gibi karından da yapmıyorlar zaten. Salt üşenmekten dolayı gitmedim. Şimdi köpek gibi pişmanım. Köpek... köpek... Öyle bir şey olacağım sanki. Korkuyorum. Sokağındaki kedilere bakan Gül Hanım'da korkuyor olmalı. Çünkü beni ısıran kedi onu da ısırdı. O da aşı yaptırmadı. Kedinin öldükten sonra kesilen başına yapılan biopsi sonuçları da olumsuz çıkınca haber mahallede çabuk yayıldı. Pek bir misafiri yok şu sıralar. Zaten evinde de değil, hastahanede gözetim altında. Kedi onu benden biraz daha önce ısırdı. Annemler ise rahat. Zannediyorlar ki aşı yaptırdım. Yaptırmadım ama işte! Kakayım kafama! Yaptırmadım! Bugün 37ci gün. İnternette her şey yazıyor. Okudum. Kuduz virüsünün kuluçka süresi insanda ortalama 40 gün. Umarım ortalamayı tutturmam.
25Mart2010 uğur s.






Daha önce bir şeyi başaramadım diye bu kadar sevinmemiştim. Dün 40. gündeydik ve ne dün ne de bugün hiç bir şey olmadı. Oda lambamın parlak ışığını doğrudan gözüme tuttum, sesi sonuna kadar açıp "four seasons" dinledim ama bir şey olmadı. Ürkmedim, korkmadım. Korkmam lazımdı eğer kuduz olsaydım. Belirtilerinde bu var ama hiç bir şey olmadı. Bir kuduz hayvan tarafından ısırıldığında illa kuduz olacaksın diye bir şey yokmuş zaten. Isırdığı yerden kan yoluyla da dışarı akabiliyormuş. Elimdeki küçük yara da kanamıştı zaten. Eve döndüğümde duş da almıştım. Belki de öyle temizlendi. Şimdiye kadar kuduz visürü kapıp da hayatta kalan tek bir kişi varmış. Komadan çıktığında ailesini bile tanımıyormuş. Ve yürümeyi ve konuşmayı tekrardan öğrenmek zorunda kalmış. Olsaydım... düşünmesi bile kötü. Teşekkürler tanrım. Çok teşekkürler. Bir daha tembellik yapmayacağım. Söz.
29Mart2010 uğur s.







Gül... Kedilere bakan kadın. Ölmüş... Bugün annem aradığında söyledi. 3 gün önce iyice saldırgan hareketlerde bulunmaya başladığı için gözetim odasından ayrı bir odaya, karantinaya almışlar. Oradaki yatağa bağlayıp sakinleştirici vermişler. Son 2 günü de öyle geçmiş. Ne yemek yiyormuş, ne de korktuğu sudan içiyormuş... Dün öğlen saatlerinde virüsün solunum yollarını felce uğratması sonucu hayatını kaybetmiş. Akşam televizyonda da çıkacak aç bak dedi annem, reklamını veriyorlarmış...
31Mart2010 uğur s.









Lanet olsun! Bugün içimden o kadar çok o müziği kapatın demek geçti ki! Gürültüler çok rahatsız edici! 1Nisan2010-23:13 uğur s.









Işık çok parlak. Bakmak istemiyorum. Korkutuyor beni. Ortalamayı geçmiştim... Sanırım... Böyle olmamalı. 44.günde... virüs belirtileri... Günlük, sanırım kuduz oldum.
1Nisan2010-03:25 uğur s.











Haseki'deyim. Bana bir dizi tetkik uyguluyorlar. Ailem de geldi. Annem devamlı ağlıyor. Açıkçası sinirimi bozuyor. Hepsi... Hepsi sinirimi bozuyor. Doktorlar da öyle. Daha kaç kere o lanet fenerlerini gözüme tutacaklar bilmiyorum. Belli işte. Ben kuduz oldum. Tedavi edecek yollar arasalar ya, benden veri toplamaya çalışacaklarına.
2Nisan2010 uğur s.










Ölümü çok kereler düşündüm. Yazdım da üzerine. Şimdi saldırısını bekliyorum. Kale benim, doktorlar asker ve fatih virüs. Fethetmeye geliyor. Osmanlı'nın çok uzaktan korku salan davulları gibi ben geliyorum diyor belirtileriyle. Karanlığı istiyorum artık. Aydınlığa tahammülüm yok. Farkındayım hiç su içmediğimin. Zaten hiç de susamıyorum. Acıkmıyorum da, uyumuyorum da... İhtiyacım da yok. Aslında yalnız iyiyim. Kaslarım acıyor yalnızca. Bir de son zamanlarda pek bir şey yemediğim halde midem bulanıyor devamlı. Onlara neden söylemediğimi bilmiyorum. Utandım sanırım. Taşıyıcı olmaktan utandım. Ama sanırım tüm eve ve kız arkadaşıma bulaştırmış olabilirim. Virüs kuluçkada olsa bile tükürükle bulaşıyorsa eğer geçen nargile içmeye gittiğimizde ona da bulaştırmış olmalıyım. Ama bundan bahsetmek istemiyorum.
3Nisan2010 uğur s.














4Nisan2010

















Dün gece bir doktor odama geldi. Elinde içinde zehir olan bir enjektör vardı. Serum kordonuna yaklaştırdığı gibi saldırdım. Düpedüz izin alınmamış bir ötesan.. ötezi.. ötezeiydi yapmak istediği. Benden sıkılmış olmalıydılar. Ya da diğer insalara bulaşmasın diye beni öldüreceklerdi. Bağırdım avazım çıktığı kadar. Bir sürü doktor geldi. Onu götürdüler. Sonra ben uyudum. Uyandığımda yatağa bağlıydım. Bir doktor geldi elinde beni deli eden o küçük feneriyle. Birşeylere baktı. Sonra beni çözdüler. Annem yanımdaydı. Ağlıyordu. Defterimi sordum. Verdi. Sonra vazgeçtim. Al dedim, sakla.
5Nisan2010 uğur s.












Annemi seviyorum. Babamı da... Ama ben şimdi yazamıyorum bu deftere. Çünkü beni bağladılar ve bu sefer çözmüyorlar. Ben de annemden rica ettim. Şimdi bunları ben söylüyorum annem yazıyor. Mutluyum ben. Yarın yine yazacağım.
6Nisan2010 uğur s. ve annesi











7Nisan2010










8Nisan2010











9Nisan2010











 *******************************************************************************
"Farkında olmaksızın değişiyordu. Virüs beyninin kıvrımlarına yerleştikçe başka biri oluyordu. O sakin kişiliği gitmiş, herkese bağırıp çağıran bir çocuk gelmişti. Günden güne zayıflıyor çünkü hiç yemek yemiyordu. Gün içinde krizler geçiriyor, bir de üstüne üstlük doktorların bu esrarengiz hastalığı öğrenmek adına yaptıkları testlere maruz kalıyordu. Bu onu iyice tetikliyordu. Testler uğruna kullandıkları sese ve ışığa hiç tahammülü yoktu. Bitkin ve yorgundu. Bazen çok sakin oluyordu. Sonra aniden hırçınlaşıyordu. Ailesine acımamak elde değildi. Çaresiz bir bekleyiş içinde günden güne oğullarının eriyişini izleyerek bu dünyada yaşayabilecekleri acının en büyüğünü yaşıyorlardı. Hastalığın son günlerine doğru kendilerine saldırmaya çalışan oğullarına yalnızca uzaktan bakabiliyorlardı. Artık o yatakta bağlı olan onların oğlu değildi. Bilincinin açıldığı anlar kapalı anlarından daha kötüydü. Öfkeli ve kontrolsüz çırpınma çabaları bir annenin dayanabileceğinden fazlaydı. Sanırım o yüzden çocuğun son günlerinde annesi de kalp krizi geçirerek yoğun bakıma alındı. Son günü kısmi felç halinde oldukça sakin geçti. İnsanların öleceğini nereden anladıklarını bilmiyorum ama anlıyorlar. O da anlamış olacaktı ki son gün rahat bıraktı bedenini ve düşüncelerini. Camına konan ve uzunca bir süre gitmeyen serçeyi bir çocuğun ya da avcı bir kedinin ilgisine benzer şekilde izlerken aniden kasıldı. Gözlerini kapadı ve bir daha açmadı."


Sıradışı Hastalar Biyografisi - sf. 125 *********************************************************************************

 uğur s.

10 Ağustos 2012 Cuma

38 Ölüm Hİkayesİ

Öldürme iç güdüsünün ağızdan tek bir kelimede çıkan açıklamasıydı: Aşk. 

Bir vampirle bir insanın sevişmesi gibiydi. Vampir olan bendim. Onları -tenini soğuttuğum her insanı- sevmiştim. Aslında bu sevmekten öte bir şeydi. Diğer hiçbir canlıda hissetmediğim bir çekimdi. Bu öyle bir çekimdi ki onları tüm varlıklarıyla arzuluyordum. Kendimden uzak , kendimi onlardan uzak tutamıyordum. Kokuları, vücut salınımları, ses tonları, vücutlarının herhangi bir yerindeki belli belirsiz seğirmeler ve taşıdıkları her bir nitelik inanılmaz bir bağ yaratıyordu aramızda. Ve engel olamıyordum kendime en sonunda sıra canlarını almaya geldiğinde.

Onlara, bedenlerinin her parçasına aşık oluyordum. Kalplerini istemiyordum yalnızca; kalplerinin içindekini de istiyordum. O sıcak sıvıyı hissetmek, tatmak ve koklamak istiyordum. Oynamak istiyordum onunla. Göğsüne yatmak , o ıslak ve sıcak elleriyle saçlarıma yapışmışken uyumak istiyordum. 

Karanlık çöktüğünde rüyalarımda, gün ışıdığında hayallerimde yer alıyorlardı. Onlara yaklaştığımı, tenlerine temas ettiğimi, vücutlarında açılan yerleri, süzülen kanı ve hatta gözlerindeki sesleri bile görüyordum. Aldığım hazzı hissediyordum. Heyecanlı ruh halim sakinleşmiyordu o son sevişmeye kadar. 

Şimdi anlıyorum tüm o kitapları okumamın ve filmleri izlememin nedenlerini. Hepsi beni ben olacağım güne götürüyordu. Ben olacağım gün bir seri katil olacağım aklıma gelmemişti. Ama bu wikipedia ya da başka bir sözlükten baktığınız zaman hakkımda yapılabilinecek bir tanımlama. Yoksa ben kendimi seri katilden ziyade tutkulu bir adam olarak görüyorum. Farklı hissediyorum. Tabi tabi herkes kendine göre farklıdır zaten… Ama benim farklılığım farklılıklar kısmına göre de biraz aykırı. Aşk anlayışım… Aşk anlayışım tüketiyor. Ölümden bile alamayacağım o hazzı aşık olduğum insandan alıyorum ve sonucunda o bitiyor.

...

İlki en zoruydu. Hani şu orta okul aşkları gibi. O yaşta değildi elbette. Yalnızca o yaştaki bir çocuğun yaşıtına açılması gibi bir şeydi. Çok sıkıntılıydı. Açılmak, kendini ifade etmek, reddedilme korkusu, kelimeleri toparlayamamak, titremek, bunu saklamaya çalışmak, sesindeki titreyişin seni ele vermesi… Bu ilk aşama.

İkinci ve esas aşamada ise sivri cisime elimin gitmeyişi, zorlanarak elime alabilmem, son anda göz göze gelmemiz, dudaklarımla dudaklarına yapışmam, bu sırada hamlemi yapmam, derinin zorlandığını ama yırtamadığımı hissetmem ve çok daha şiddetli ittirmem, ani bir sarsılış kollarımın arasında, ağzından çıkıp ağzımda kaybolan sesler, elimden damlayan koyu sıcak sıvı…

Ama bir kez kendini ona emanet ettiğinde –ki bu karşılıklı bir şey- her şey o kadar güzel oluyor ki… Parçalar yerine oturana dek zor gözüken bir puzzle gibi olduğunu fark ediyorsun.

Önce-flört esnasında- beceriksizce parçaları uydurma çabası, gerginlik, başarısızlık ve bu denemelerden sonra ustaca doğru açıları bulma, uygun şekilde yaklaştırma, rahatlama, kabullenme. Vücudun karşı tene değen her bir santiminin onu kendinden bir parça sanması, bütünleşme. Kusursuz bir uyum. Sıcak ve ıslak…

Belirtmeliyim ki çoğu ilişkinin aksine hızlı hareketler değil beni zirveye taşıyan -tek başına hiçbir zaman yeterli olmuyor- ben kanı arzuluyorum. Onunla bir bütün olmayı, canını almayı arzuluyorum. Bundan öncesini değersiz görmüyorum yalnızca bir bütünün dışlanamaz ama daha az önemli bir parçası olarak görüyorum.

Hazır hale geldiğimizde ben önceden belli olan yönteme göre hareket ediyor ve -bu yalnızca birkaç kez doğaçlamaya bırakıldı- doruk noktasına ulaşmadan hemen önce kanının sıcaklığını hissediyorum. Ve ondan sonrası zamanı geldiğinde ölümümden bile alamayacağım bir haz anı. Sabaha kadar yanı başında yatıp o geceyi tekrar tekrar kafamda yaşıyorum. Her anı hatırlıyorum. Hatırlamak değil bu hissetmek aynı zamanda. Bunu siz yaşamadan bilemezsiniz.

Bunları anlatmak bu sabah yolun karşısında gördüğüm kısa saçları da dahil kıyafetleriyle makyajıyla baştan aşağıya siyahlar içinde metalci görünümlü kızı getirdi aklıma. Bir tek kırmızı bilekliği farklı bir renkteydi. Dikkatimi de o çekmişti zaten. Bir süreliğine ailemin yanına gelmiştim. Geldiğimin 2. günü gördüm onu. Sanırım buraya yeni taşındılar. Daha önce görmemiştim. Tatlı bir gülümseyişi var. Tıpkı ilk aşık olduğum kızdaki gibi. Sanırım bu yaz tahminimden daha uzun bir süre buralarda olacağım.

Bunları size anlatmaya karar verdim çünkü beni yanlış anlamanızı istemem. Hayatta tek bir aşk olur inancı koskoca bir yalan. Ben hepsini çok sevdim. Ama aynı zaman diliminde yalnızca 1 tane aşk olur ve ben buna inanıyorum. Çünkü duygular tek bir yöne yönelmelidir. Aşk o zaman aşktır.

Neyse aslında insanlar özel ilişkilerini anlatmamalı ama şu an biraz yalnızlık çekiyorum ve bu yüzden size 38 ölüm hikayemi anlatacağım. Teker teker…

uğur s.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Uzay Boşluğunda Salınan Dİyaloglar - Ona kİtap aldım

Kitabı ona almıştım. Okuma alışkanlığına destek oluyordum. Elimde o sırada Uçurtma Avcısı vardı. Ona verdiğim ilk kitap da buydu. Onu okuyup bitirdikten sonra şimdi Bin Muhteşem Güneş’i okuması yerinde olur diye düşündüm. O elimde olmadığı için Taksim Mefisto’dan gidip aldım. Biraz İstiklal’de dolandıktan sonra dükkanlardan birinin önündeki çıkıntıya oturarak onu aradım. Her zamanki gibi açtı telefonu. Sonunda yumuşatma olmayan bir “Aloo” ile. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Diyalog gıcıklaşmaya başlayana kadar karşılıklı devam ettik. “Sana kitap aldım.” dedim. “Hayır, ben öyle bir şey istemiyorum Uğur.” dedi.
-Yaa kendime aldım sana okuman için vereceğim.
-“Sevmiyorum ben böyle şeyleri.” dedi.
-“Nasıl şeyleri seviyorsun?” dedim.
 -“Ne gibi?” dedi.
Cevap vermeyecekti. Hiçbir zaman cevap vermezdi. Zaten tüm kızlar da böyle yapardı.
-“Hiçbir şey gibi.” dedim. Ne zaman alacaksın kitabı?
 -“Bilmem.” dedi.
-Tamam, Cuma uygun mu?
-Hımm bir bakmam lazım. 
-Neye bakacaksın?
-Programıma.
-Ha o kadar yoğunsun yani?
-Olamam mı?
-Olursun tabi. Ama bana da 1 küçük gün ayırabilirsin tabi.
-Ne günü oğlum?!
-Dünya günü.
-Ne?
-Dünya hoşlandığına hoşlandığını söyleme günü.

Tabi bunu demedim. Zaten ne öyle liseli aşıklar gibi. Yine de dememem gerektiğini düşünmeden önce böyle demeyi düşünmüş olsaydım diyebilirdim belki.

-Yok bir şey geyik yapıyordum. Cuma olur bence. Sen yine de bak programına da… Cuma olur.
-….
-Ama bir şartım var.
-Ne gibi bir şart?
-Gelip sen alacaksın.
-Oha hiiç gelemem o kadar yolu.
-Ya kızım bir kere de sen yorul. Gördüm de bu kadar bencilini görmedim.
-Çalışıyorum oğlum ben, yoruluyorum.
-He ben çalışmıyorum yani?
-Seni bilemem o senin sorunun.
-Tamam kes. Şartım şu: Kitabı almaya Eminönü’ne geleceksin. Sonra Eminönü’nden bana gideceğiz.
-Haa oldu. Sonra?
-Sonra konuşacağız.
-Ne konuşacağız?
-Ne konuşacağımızı buradan söyleyebilecek olsaydım konuşmak için bana gelmene gerek kalmazdı.
-Öff felsefe yapma.
-Kes len! Tarzım bu. Beni böyle kabullen.
-Uğur saçmalama.
-Tamam bırak şimdi bunları Cuma bana geliyorsun. Ne konuşacağımızı biliyorsun zaten. Sonra istersen evine kadar bırakırım seni, istersen ablana bırakırım. İstersen bende de kalabilirsin. Tabi prenses hazretleri evimizi beğenirlerse.
-Iyyy bilmiyorum o evde uyuyabilir miyim?! (Bu konuda haklıydı evimiz kesinlikle titiz insanlara göre değildi)
-Uyumak zorunda değilsin başka şeyler de yapabiliriz...

...demek isterdim muzır bir ifadeyle. Tabi bunu da diyemedim. Aslında niyetim eve kız atmak da değildi gerçekten. Yalnızca artık bir sonuca bağlanmasını istiyordum. Ve konuşmamın tam metnini hazırlamamıştım yani kısaca ne konuşacağımı bilmiyordum ama büyük ihtimalle ben de olumsuz konuşacaktım. Yani sevgili olamayacağımızı ama onu istemiş olduğumu, hala da hoş bulduğumu söyleyecektim. Ama bence olmaz, yürümez diyecektim. Bunları kaçan kovalanır mantığıyla söylemeyecektim tabi. Bu konuda bir beklentim yoktu. Yalnızca olayların dramatize halini seviyorum. Yoksa onun ne cevap vereceğini bilmiyordum ki merak ettiğim de buydu zaten. Sevdim seni hoş çocuksun değince egom mu tatmin olacaktı bu da ayrı bir konuydu. Amma velakin onun da benden hoşlandığını biliyordum fakat bunu itiraf edecek kadar mütevazi bir harekette bulunacağını sanmıyordum. Zaten kızlar her daim böyledirler.

-Tamam o zaman, o gün gelsin de bakarız. Hadi sen işine dön de azar yeme yine benim yüzümden.
-Tamam. Hadi öptüm görüşürüz.
-Görüşürüz.

Telefonu kapattım ve doğruldum. Mp3’ümün boşta sallanan kulaklıklarını kulağıma yerleştirdim. Birkaç deneme ve duraksama ile gittiğim yöne doğru akan kalabalığın arasına karıştım. Eve varana kadar konuşmamızın tüm detaylarını tekrar tekrar düşünmüş olacaktım.

27 Temmuz 2012 Cuma

Yazarlar, İnsanlar ve Ben

Bir adam kötü olabilir. Bencil olabilir. Sapık olabilir. Beceriksiz olabilir. Yalancı olabilir. Ayyaş olabilir. Küfürbaz olabilir. Çekilmez bir insan olabilir. Ama bir adam bir yazar olduğu taktirde hepsini insani göstermeyi başarabilecektir. Ve bu şekilde insanlar tarafından sahip olduğu tüm kötü özellikleriyle beraber yaşamış olduğu boktan hayattan dolayı takdir edilecektir. Takdir edilmekle de kalmayacaktır. Bir çok insan o hayata özenecektir. Öykünmeyi düşünecektir. Ama beceremeyecektir. 

Sokakta gördüğü üstü başı dağınık, saçı sakalı birbirine karışmış insanlara burun kıvırarak bakanlar bakmaya devam edecektir. İğrenirler onlardan. Ve iğrenmeye devam edeceklerdir. 

Yazarın boktan hayatına özenirken o hayatı yaşamaya cesaret edememelerini anlarım ama hem özenip hem de o hayattan tiksinmek iki yüzlülüğünü anlayamam. 

Anlarım da en fazla küçümseyerek acırım.

 Kitapta yer aldığında kabullenilen o insanı özellikler ete kemiğe büründüğünde farklı şekilde okunurlar. Oysa kitapta okuduğunuz onların hayatı. Sizden daha az bağlı değiller hayata. Güzel mobilyalı evlerinin olmaması, temiz kokulu arabalarının olmaması, pahalı elbiselerinin ve marka aksesuarlarının olmaması bu durumu değiştirmiyor. Onlar yalnızca olmak istemedikleri kişi olmayı reddediyorlar ve bunun için savaşıyorlar. Ve bunun için savaşmak belki de araba almak için çalışmaya yeterli zamanı bırakmıyor. Yoksa onlar da ister arabalarının olmasını. Çalışırlar gerekirse ki gerektiği kadar çalışırlar zaten. Ama kendilerini bir döngüye sıkıştırmadan. Hayatlarını birilerine teslim etmeden. 

Tembel ve işe yaramaz değildirler aslında. Ya da her toplulukta olabileceği kadar vardır onlarda da. Hayatlarını ellerinde tutmak isterler yalnızca. 

Yaşım 25. Kısmen düzenli bir hayatım var. Yakınlarımın benden beklentileri kapitalizminkilerle örtüşüyor. Bu beklentilerden iğreniyorum ve kısmen düzenli hayatımı küçümsüyorum. Para kazanmak için bedenimi, zihnimi, zamanımı ve yaşamımı veriyorum. Şu anda bunu yapıyorum kendime. Onların istediklerini yapıyorum. Ama ben bu olmak istemiyorum. Ben hayatı kendi elinde tutan bir adam olmak istiyorum. Böyle olursa iç organlarımı kemiren küçük böcek de belki vazgeçer rutin faaliyetinden.

ugur s.

20 Temmuz 2012 Cuma

Duş - Düştükten Sonra

Gözlerini açtığında etrafında kırmızı, koyu bir sıvının biriktiğini gördü. Oradan hemen kalkmazsa üstüne bulaşacaktı. Böyle düşündü. Kalkmaya çalıştı. Boynunu birazcık kıpırdatabileceğinden daha fazlasını hissetmiyordu kaslarında. Kalkamadı. Gözlerindeki buğu yavaş bir şekilde çözüldükçe acısı artıyor, gitgide dayanılmaz bir hal alıyordu. Sanki milyonlarca böcek küçük kıskaçlarıyla kıstırıyordu çıplak tenini. Canı çok yanıyordu. Dünya sabit duruşunu yitirmişti.
Tüm bu sarsıntılı anda bilincini yitirmek üzereyken sağ tarafında hareket eden bir şey dikkatini çekti ve o anda her şey o şeyin etrafında sabitlendi. Yerden kalkmayı beceremese de kafasını tüm kaslarını zorlayarak sağa doğru çevirmeyi başardı. Dikkatini çeken şey banyonun zemininde dolaşan küçük bir karıncaydı. Ona doğru geliyordu ama doğrudan doğruya değil. Karıncalara has garip bir rota izliyordu. En sonunda zemine yayılan kırmızı sıvının sınırına geldiğinde keskin kıskaçlarını o sıvıya değdirdi. Arkasında,uzakta başka karıncalar da belirdi. Onlar da o garip rotayı izleyerek kırmızı sıvının sınırına geldiler ve uzun kıskaçlarını kırmızı sıvıya değdirdiler.
Tok bir vızıltı duydu. Boynunu çeviremeyerek yalnızca gözlerini çevirdi vızıltının geldiği yere. Simsiyah ve upuzun kılları olan kara bir sinek uçuyordu havada. Kıllarının arasında konduğu yerlerden ya da belki de bir önceki yemeğinden bulaşan pislikler vardı. Giderek alçaldı ve kırmızı sıvının üzerine kondu.
Bir süre bir şey olmadı. Sonra yavaş yavaş hareketlenme olmaya başladı. Kırmızı sıvı sineğin konduğu yerden dışa doğru koyulaşmaya ve mat bir renk almaya başladı. Üzerinde kalın kirli sarımsı taneler belirdi. Taneler lastik gibi incelerek uzadı. Uzayan taneler hareket etmeye başladı. İğrenç bir ritimde hareket ediyorlardı. Acı çeker gibi ama arsızca. Koyu kırmızının üzerinde minik salınımlar yarattılar. Sonra birden cüsselerine göre hızla ama yavaşça ilerlemeye başladılar. Ona doğru geliyorlardı. Şimdiye kadar yalnızca izleyici olduğunu düşünürken bir anda öyle olmadığını anlamak korkutucuydu. Kalkmaya çalıştı. Beceremedi. Gittikçe yaklaşıyorlardı. Çizgi şeklinde ağızlarındaki keskin dişlerini görebiliyordu. Bu durumun imkansızlığını sorgulayamayacak kadar hızlı çarpıyordu kalbi. Yapması gereken ilk iş yattığı yerden kalkmaktı. Düşünme işini daha sonra da yapabilirdi.
Sayılarının ne zaman arttığını bilmediği kara sinekler üzerine konmaya başladı. Üzerine doğru gelen kurtçuklarla arasındaki mesafeyi kontrol ederken sineklerin üzerine konmasını umursamıyor gibiydi. Artık çok yaklaşmışlardı. En öndeki kurtçuğun alnına değmesine bir saniye kala son bir deneme yaptı ve hissettiği o korkunç acıyla birlikte başarısız oldu. O anda yumuşak ve soğuk bir şey hissetti teninde. Birden hızla kalktı yattığı yerden. Kalktığı anda acı kesildi, gözlerinde donuk bir bakış belirdi, hareketleri mekanikleşti. Başını geriye doğru çevirdi. Aşağıda, yerde hareketsiz bir şekilde yatıyordu bedeni. Kan başının etrafında küçük bir birikinti oluşturmuş orada kurumuştu. Başının altından üstlere doğru kaynayan böcekler o iğrenç ritimleriyle hareket ediyorlardı. Böceklerin tiz çığlıkları, üzerinde uçuşan kara sineklerin boğuk vızıltılarıyla karışıyordu.
Solmuştu teninin rengi. Döndü. Yavaş hareketlerle duşa girdi. Hala akan suyun altına...
Tek bir noktaya takıldı gözleri. Yavaşça sardı etrafını buhar ve yavaşça çözüldü. Çözülen buharla birlikte çözüldü. Karanlıktı artık her yer.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Duş - Nedensİz Başlangıç

Soyundu yavaşça. Böyle daha rahat hissediyordu kendini. Bir süre aynada yansımasını inceledi. Kısa bir süre sonra aynanın önünden ayrıldı. Musluğu açtı. Etrafı buharla sarılı su duşun zeminini delercesine indi aşağıya. Eğildi. Musluğun hizasından suya bakmaya başladı. Tüm uyarıcılara kayıtsız suyu izlemeye koyuldu. Su sanki onunla konuşuyor gibiydi. En azından onun bakışları öyleydi. Buhar kapladı her yeri yavaşça.
Belki 1 saat orada durdu. Zamanın o anda tam olarak olağan akışında olduğunu sanmıyorum. Sonunda doğruldu. Alev alan suyun altına girdi tereddütsüzce. Suyun temasıyla kısa sürede kızardı bedeni. Haşlanıyordu hızlıca. Donuk gözlerinde ne vardı? Zihnindeki şey ona ne söylüyordu? Başını hafifçe yukarı kaldırmış öylece bakıyordu. Derinlikte-suyun değil tamamen bilinç derinliğinde-boğulmak üzereydi. Her yeri kızarmış, derisinin altı su toplamaya başlamıştı. Şırrrrr! Su sesi büyülüyordu onu. Haşlanmakta olan bedeninin yanında değildi o sırada. Az sonra süre doldu, gezi bitti. Gözünden akan soğuk bir damla ile bir anda anlam kazandı bakışları. Derin bir nefes aldı aynı anda. Sıcak! Hızla musluğa uzandı,kapatmak için. Yanıyordu. Vücudunun her yeri yanıyordu. Korku dolu gözlerle baktı etrafa. Anlayamıyordu. O acıyı anlasa, o anda delirirdi. Ardından her yer karardı ve yere yuvarlandı boş bir varil gibi. Şıp..şıp...
Musluğu iyi sıkamadığını düşündü. Kırmızı kapladı banyonun zeminini.

-ilk bölümün sonu-

17 Temmuz 2012 Salı

Göster ama elletme (nereye kadar

hayallerimiz gösteren ama elletmeyen kızlar gibi gün içinde aklımızda dönüp dururken
gece olup da herkes odalarına çekildiğinde sahte zevkler için mastürbasyon nesnelerine dönüşüyordu
hiç bir zaman ileri geri gidemeyeceğimiz hayatların üzerinde yalnızca kafamızın içinde gidebiliyor oluşumuz ayıplanmamalı
ama
utanç başarısızlık anında aktif olmaya kurulmuş bir bubi tuzağı olduğundan
başarısız olduğumuz her an gizlenmeye itiliyorduk

dün gece yine gizlice onları düşündüm
yapmak istediklerimi ama beceremediklerimi
o kadar kolay değildi istediğin bir hayatın içine girmek
o hayatın da seni istemesi gerek
sonuç çoğu zaman başka bir şey istediğimden, başarısızlık
kabullenmek mi gerek acaba
denemenin ardından başarısızlık, mutsuzluk ve uykunun geleceğini

6 Temmuz 2012 Cuma

Gidiyorum!

Gidiyorum. Olayı romantize etmeyeceğim ama askerlik yolu göründü bana. yaklaşık 5 hafta sonra askerim. İyi-kötü geçer-biter umarım. Hani bi duyuru değil de. Zamanı geldiğinde buralar iyice boş kalacak. Yazılmayacak vs. Hem belki bilmek isteyen de olur diye.

İstanbul öyle muhteşem bir şehir ki, bazen onu özlemeniz gerekiyor. Benimkisi de öyle. Özlemle dolu gelmek istiyorum bu şehre.


3 Temmuz 2012 Salı

Çünkü üstüme gelme lan sen de

Ondan ayrı kalmayı beceremediğim her bir dakikanın bedelini o anda, sonrasında
ve gece yatağıma yattığımda fazlasıyla ödüyordum.
Vicdan gününü sektirmeyen bir alacaklı gibi
dikiliyordu karşıma



Ondan uzak durmalısın.
ondan uzak durmalıyım
Senin bir kız arkadaşın var.
benim bir kız arkadaşım var
Üstüne üstlük onun da sevgilisi var.
onun da bir sevgilisi var
Ne olacak?
bilmiyorum
Gözlerinin içine bakabilecek misin her ikisinin de?
bilmiyorum
Zaten başlasa da yürümeyecek bir ilişki.
başlasak da yürümeyecek
Onun ve senin bambaşka hayatlarınız var.
bambaşka hayatlarımız var


Mavi gözleri, mavi gözleri, mavi göz, mavi, ma…


Zaten kabul edeceğini de nereden çıkardın ki?
kabul edeceğini de nereden çıkarıyorum ki
O kadar kolay mı?
 kolay değil



Ensesini açıkta bırakan kısa sarı saçları… sarı saçları… saçları..


Önce nazikçe reddedecek sonra da herkese anlatacak.
öyle olacak
Gülüp alay edecekler seninle
rezil olacağım
Ve bir daha onu göremeyeceksin.
 ve bir daha onu göremeyeceğim



Bembeyaz teni, bembeyaz teni, bembeyaz, beyaz…


Yeter! Artık onu düşünmeyi kes! Saçmalama!
saçmalamamalıyım
Evet!
ama elimde değil.

Yanlış olduğundan emin olsam da,
uzak durmam gerektiğini bilsem de yapamıyorum.
Onunla yan yana geldiğimde ateşin rüzgarla yan yana gelmesinde olduğu gibi
ani bir yangın başlarken midemde ve vicdanım su basmaya çalışırken o söz dinlemez alevlere ben de vicdanım gibi bunun olmaması gerektiğinin farkındayım. Ama hangi canlı ona hayat katan bir varlıktan uzaklaşmak istemiştir ki? Ben de isteyemiyorum açıkçası. Aklım ne derse desin duygularım başka bir şey istiyor. Yasak bir şey, olmayacak bir şey, olsa da olmayacak bir şey. Ve bu çekim alanının etkisine karşı koyamamak yaşadığımı hissettiriyor. Heyecanlandırıyor. Tüm bunlardan sonra geriye vicdanıma hesabı ödemek kalıyor. Neyse ki varlığı varlığımı sarhoş ediyor. Ve sarhoşken hesap pek de umursanmıyor.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Hıyara Not

Bok var. Şu an aslında berbat hissediyorum. Hani sonunu bilirsiniz de ama içinizde ufak bi ihtimal parçası vardır ya. olmayacak şeyin olmasına dair. O hissin ben ... Yok küfür de ederim de. etmeyeyim. Silerim zaten. Bana miras kalsın bu.



Ama benim küfür derdime bu şarkı ile çare bulabiliriz sanırım. Derdim aşk meşk de değil. Bıraktım lan hayatı. Hayatın. Çok içlendim lan. Ama ağlamak yok. resmen kendin ettin kendin buldun. Okumayın ayrıca. Kendime miras bırakıyorum dediğim gibi. 

Lan sen ha sen hıyar. şimdi bir sene daha geçecek. Sen de yine bi bok olmayacak. Hıyarın teki olacaksın sadece. Yani hep olduğun gibi. Salak hırsların olacak. Kızgınlıkların. Lan güçlüsün sen. Yapmak istediğini de yapabilirsin. Sadece koşmuyorsun. Koşmayı bırakmayacaktın. Bıraktın ne hale geldin gör işte. Bunları okuyorsan ki okursun sen. Malsın çünkü. Neyse. Vallahi neyse. git sikimsonik işlerinle uğraş sen. Yaşamı anlamlı kılmak için uğraşma zaten. Görme etrafını. Kaybol çukurlarda, karanlık tünellerde. Cebindeki kibriti yakmak gelmesin aklına. 

Bu kadar şimdilik kendime yakınma. Umarım sen hala öyle değilsindir. 

Hayal Gücünüzü Kaybetmeyin



"Olacaklar olacak bir gün nasılsa" 

Ne olacak bir gün acaba? Ne zaman olacak? Ben sabırlı büyüdüm, sabırla büyüdüm. Sanki hep yalnızlığımla büyüdüm. Elbette yaşıyorsam beni sevenler olduğu için, bir saniye sonrasını merak ettiğim için, yapmak istediklerim için. Olacakların merakı gitmiyor ki bünyeden. Son zamanlarda çok sıkılganım. Bir gün önce ilgimi çeken şey, ertesi gün ilgimin kıyısından köşesinden geçmiyor. Bu insanlar için, nesneler için ve bir çok şey için geçerli. Ama istediğim sabit şeylerde yok değil var. Belki de ölene kadar olacak şeyler bunlar. Bir oda. Bugün bir arkadaşa dedim. "bir odam olsaydı kendi gezegenimi yaratırdım" Yok işte! 

Yani siz odası olan, kendi gezegenini yaratanlar. Yapılacak çok şey var gibi. Aşkla, sevişmeyle, saçma subuk şeylerle geçiyor zaman. Bir saniye bile değerliyken ben ve siz. Evet siz de, mal gibisiniz zira. Böyle giderse bi bok olacağı yok. Niye değerler yaratamıyoruz? Burada renkler, zevkler meselesine de hiç girmeyelim. Yaratmak. Olay tamamiyle bundan ibaret. 

Neyse kafam karışık. Hayal gücünüzü kaybetmeyin!

19 Haziran 2012 Salı

Ona Son Kez Baktığımda Yüzü Bir İlkbahar Sabahı Gibiydi

4 Haziran 2012 Pazartesi

Kurtach Krallığı - Bölüm:1 Kralın Doğuşu

Kurtach Yanardağı
Kurtach Krallığı çok eski zamanlarda varlığını sürdürmüş, yeri bilinmeyen bir ülkenin adıdır. Adını Kurtach Yanardağı'ndan aldığı söylenir. Halkı Kurtach Yanardağı Tanrılarına inanırlar. Tanrıların onlara bolluk, bereket getirdiklerine dair güçlü inançları vardır. İnsanları sakin huylu, kavga etmeyen, birbirleriyle uyumlu, Krallarına sağdıktırlar. Kuruluş tarihçeleri hakkında bilgi bulmak imkansıza yakındır. Bunun yanında bilinen ilk Kurtach Kralı, Kral I. Sonta'dır. Adil, halkını seven, cesur bir kral olarak anılır. 

Bizim hikayemiz. 32. Kurtach Kralı, III. Gootji'nin zamanında geçmektedir. Fakat ondan önce babası Kral Saru'dan biraz bahsedelim.

Kral Saru ülkeye tam tamına 47 yıl hizmet etmiş ve 83 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Halkı onu çok sevmektedir. Kurtach Yanardağı Tanrıları'nın her zaman onun yanında olduğuna inanılırmış. İnsanlar mutlu, bolluk, bereket ve huzur içinde yaşamlarını sürdürürlermiş onun zamanında. Kurtach Krallığı, Kurtach Yanardağı eteklerine kurulmasının yanında denizle de iç içe bir ülkeymiş. Yanardağın yüzü Saet denizine bakarmış. Kral Saru ayrıca zeki bir adammış ve bilime önem verirmiş. Onun zamanında Kurtach Krallığı denizcilikte ilerlemiş ve Tato denilen gemiler inşa etmişler. Balık avcılığında ustalaşmışlar. Çiftçilik, hayvancılık, zanaat v.b. iş alanlarında da iyilermiş. 

Kral Saru 36 yaşında babası IV. Takata'nın ardından tahta geçtiğinde üç çocuğundan ikisi, erkek Kumi ve kız Tamara dünyaya gelmişlerdi. Üçüncü çocukları Gootji Kraliçe Kufi, 27 yaşındayken dünyaya geldi. Gootji'nin doğduktan sonra yaşaması çok zor olmuştu. Kara bir kışın ortasına doğmuştu Gootji. Ülkede hastalıklar vardı. İnsanlar ölüyordu. Kral Saru oğlu Gootji'nin iyileşmesi için Kurtach Yanardağı Tanrılarına yalvardı, kurbanlar kesti, adaklar adadı.  Sonunda Saru bu isteğine kavuştu ve Gootji yaşama tutundu.

Gootji'nin doğumu ülkede hastalıkları azalttı. Kara kış sona erdi. Gootji'nin doğumu ülkede bayram ilan edildi.


-Bölümün Sonu-



26 Mayıs 2012 Cumartesi

KÜRTAJ HAKKIMIZI TARTIŞTIRMIYORUZ!


KÜRTAJ HAKKIMIZI TARTIŞTIRMIYORUZ! 

Erkek egemenliğine, muhafazakarlığına, kadınlara yönelik saldırılarına şaşırmadık

En az 3 çocuk diye yola çıktı hızını alamayıp 3 de yetmez 5 tane doğurun diye devam etti.

Şimdi ise “sezaryenle doğuma karşıyım, kürtaj cinayettir” diyor Başbakan!

Patriyarka kadın bedenini yüzyıllardır denetliyor ve sömürüyor. Bütün dünyada kadınlar kürtaj hakları için, bedenlerini erkek sistemin egemenliğinden kurtarmak için mücadele ederken, Türkiye’de de erkekler ve erkek devlet bedenlerimiz üzerine karar verebileceğini iddia ediyor. Kadınların bedeni devletin ve erkeklerin mülkü değildir, denetleyemezsiniz.

 Söylemeye devam ediyoruz!

Kürtaj hakkımızdır! Bedenimiz bizimdir! Doğurmaya da ne zaman ve nasıl doğuracağımıza da biz karar veririz.

Biz feministler 27 Mayıs Pazar saat 12.30’da Başbakan Tayip Erdoğan’ın “kürtaj cinayettir” açıklamasına karşı “bedenimiz bizimdir” demek için Başbakan’ın Dolmabahçe’deki ofisinin önünde (Beşiktaş Akaretler durağının karşısında) buluşuyoruz.

Mesele ne fıtrat ne de çocuk meselesi Düpedüz Erkek Tayyip’in kadınlara saldırısı

İstanbul Feminist Kolektif

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Everybody Lies, Everybody Dies




8 sezon sonunda House M.D. dünyanın en çok izlenen dizilerinden birisi sona erdi. Açıkçası bu diziyi izlemeye başlayalı bir sene oldu ama arayı kapatıp, finale yetişmeyi başardım. Biraz da benim şanssızlığım sanırım. Elbette 8 sezon boyunca bu diziyi izleyenler için durum farklıdır. Zira ben 2 ayda 7 sezonu devirirken, onlar 7 sene beklediler. Karakterler gözlerinin önünde yaşlandı. Ben pek anlamadım desem yanlış olmaz.

Şahane bir final miydi? Bence hayır. Zaten House'un bölümlerinin kalitesinden çok çoğu zaman House karekterinin performansı diziyi öne çıkarıyor. Ama benim için beklendiği gibi bir son oldu. Cenaze sahnesinden çok önce daha bitmediğini anlamıştım. Zaten House'u öylece öldürmeleri de beklenemezdi. Gelecekte ne olacağı belli değil çünkü. Ekşi sözlükte dolanırken Doctors on the Road adında bir diziden bahsedildiğini gördüm. Belki Wilson ve House'dur bilinmez. Pek sanmıyorum.


Final her şeye rağmen iz bırakacak cinstendi. Tek eksik Cuddy'ydi. Olmalıydı. Olmamış. Herkesi görmek hoştu. Hala başlamamış olanlar varsa başlayın. Seveceksiniz.

                       

22 Mayıs 2012 Salı

Cev Mev Hikaye!



Dellendim. Konu ilginizi çekmeyecektir ama insanı çileden çıkarıyorlar. Dünya boktan bi yer. Çılgın, holiganlaşmış bir taraftar değilim fakat Fenerbahçe canımdır, ciğerimdir. Ulan! Sen nasıl son avrupa şampiyonu takımı CEV (yani voleybolun şampiyonlar ligi)'e almazsın. Mal mısın acaba? Neyse.

CEV yetkili hazretleri, Fenerbahçe'nin Bakü'deki 4'lü finallerdeki tavrına alınmış. Küsmüş de, kızmışta. Kafasızlık böyle bir şey herhalde. Fenerbahçe'nin Wild Card başvurusunu kabul etmemişlerde, Galatasaray'ı kabul etmişler. Galatasaray'ı kabul etmeleri umurumda bile değil ama Fenerbahçe'yi böylesine salakça bir nedenle kabul etmemeleri. Son üç yılda CEV'de aldığı dereceler sırasıyla 2., 3. ve son olarak Şampiyon bir takım bu! Bir takımı hele de şampiyon bir takımı ünvanını korumasını nasıl engellersin anlamış değilim. Kuraldı, zarttı, zurttu bunlar palavra. Etik diye bir şey olmalı. Spor yapıyor bu insanlar, içine ettiler iyice.

Sevgili, Voleybol Federasyonu Başkanı Karabıyık'da bunu normal karşılamış. Paşam ya! Bu takım geçen senede Dünya Şampiyonu oldu be! Of çıldırmamak elde değil. Gerzeklik. Çok kızdım.  "Fenerbahçe'nin katılmaya hak ettiği kupa zaten CEV Kupası. Bu kupaya katılmasına engel bir durum da yok." diyor sevgili Karabıyık. Umurunda bile değil. Sanıyor ki, onun sayesinde Türk voleybolu ilerledi, hele de kadın voleybolu. Yok ya! Ula Fenerbahçe gelene kadar Eczacıbaşı ile Vakıfbank kendi aralarında takılıyorlardı. Geldik, CEV Cup'ta gösterdik gücümüzü, Sonra ŞL'nde. Dünya Şampiyonu olduk. Dünyanın en iyi voleybolcuları geldi. Gamova'yı bilir misiniz? Diğer takımlar yatırımlarını arttırdı. Vakıfbank Şampiyonlar Ligi'ni aldı. Normal sezonu namağlup bir şekilde 1. bitiren sonra kıçlarından attıkları uydurmaca bir play-off ile Fenerbahçe'yi saf dışı bıraktılar. Hadi o Fenerbahçe'nin beceriksizliği diyelim. Yazık la! Harbiden yazık. 

Çok kızdım çok!

Bölüm II: Nefret

Bahar neşhe getireceği yerde, soluk bir zihni daha da belirsiz bir hale getirmekten başka bir şey yapmamaya devam ediyordu. Etin kemiğe tutunması, ruhun bedeni azıcık ittirmesi yaşamaya yetiyordu. Duygular her saniye biraz daha karmaşıklaşıyor ve bir o kadar da değersizleşiyordu. Sadece bir tanesi yüzünü göstermekten çekinmiyor, şeytanın yardakçısı gibi ortaya çıkıp duruyordu. Nefret!

Nefret, bütün tanımlarından sıyrılmış iyi-kötü demeden sirayet etmekteydi zihnin derinliklerine. Zira öyle kuvvetli ki yaptıklarının ve hatta yapmadıklarının bile nefretini taşıyan bir akıl ortalıklarda salınmaktaydı. Yaşamaktan nefret ediyor, ölmek istiyordu. Ölmeyi beceremeyip ölemediği, çünkü bunu bile yapmak istemediği için ölmekten de nefret ediyordu. Yapmak istediklerinden nefret ediyordu, yapamadıklarından nefret ediyordu, yaptıklarından nefret ediyordu. Olduğu şeyden, olamadığı şeyden nefret ediyordu. Birbirini doğuruyordu her biri. Olmak ve olamamak meselesi daha da belirginleşiyordu işte. Ve dedik ya, o duygu, kaybolacak gibi olmayan o duygu sarmalıyordu zihni.

Gereksiz yere ağlayacak duruma geliyor, kirpiklerinden akacak bir damla yaşı son anda durduruyordu. Ağlamasını bile beceremiyordu. Ağlayamıyordu ki gülebilsindi. Gülmek ve ağlamakta değerini yitiriyor kendini daha da duygusuz hale getiriyordu. Tüm duyguların yok olduğu kaybolduğu bir evreni düşlemek bazen onu rahatlatıyordu. Bu bile o kadar kısa sürüyordu ki nefreti katlanarak büyümeye devam ediyordu. Halbuki!

20 Mayıs 2012 Pazar

Müthiş

Kendimle dalga geçmeye karar verdim. Daha rahat oluyor. Hem eğlenceliymiş de kendimle dalga geçmek. Dalga geçilmeye müsait bir adammışım. Bilememişim onca yıl beraber yaşadığım bizzat kendimi.

Mesela kız arkadaşımdan ayrıldım. Ayrıldık işte… Neyse.. Klişe sözler söyledik birbirimize. O sensiz nasıl ederim nasıl yaparım falan filan falan dedi.. Bense birkaç ay sonra sen sevgili bulacaksın ben sevgili bulacağım nasıl ederim nasıl yaparım kalmayacak falan filan dedim. Dedim. 2 ay sonra buldu. İşe iyi yönünden bakıyorum. En azından %50 haklı çıktım. Sana mı %50? Ona %50 diyebilirsiniz. Ben de öyle diyorum. 

Müthiş sözlerim var hayata dair. Müthiş felsefi sözler. Birkaç yıl geçince müthiş boş sözlere dönüşüyor. Korkuyorum müthiş hayallerim varken müthiş boş bir hayata dönüşmesinden. Olabilir. Neden olmasın? Ortam müsait bu konuda. Zemin futbol oynamaya müthiş elverişli.

Bizi bu müthişlik yaktı zaten. Ne varsa müthişlikte var sandık. Hoş hala da öyle düşünüyorum.

..................

Ha! Bak mesela Galata’dan aşağıya doğru yardırırken afet gibi bir kız hemen önümden geçince ne varsa müthişte var diyorum. Tam gönül rahatlığıyla seyre dalacağım hop yanında bir adam. O da müthiş zengin oluyor tabi. Müthişe müthiş. Ya da ben en müthiş öyle bok atabiliyorum uzanamadığım ciğere. Uyuz uyuz bakışlarımdan müthiş rahatsız olmuş gibi gözükmüyorlar. Demek ki müthişlik böyle bir şey. Sen orada istediğin triballerde dolaş. Onlar “Hımm? Efendim? Bana mı dedin?” modundadırlar. Müthiş bir moddur bu. O müthiş umursamazlık modu. Müthiş insanın yanındayken uzayda boşluk kaplama adına gerçekleştirdiğin o umarsız mücadele onların müthiş umursamazlığında eriyip gidiyor bünyeden. Müthişler yani… müthiş… Müthişim müthişsin müthiş ve müthişiz müthişsiniz müthişler. Bu paragrafı da facebookdaki müthiş şairlerin tarzıyla bitirmek istedim. dilime dolandı a.q.

Google'a müthiş yazdığımda işte tam da istediğim fotoğraf  çıktı. Müthiş adam sırıtışı.
O değil de fotoğrafı da aldık başımız derde girmesin. 

Nereden geldim ben bu müthiş olayına bilemiyorum. Gerçi nereden başladığımı biliyorum da nasıl geldiğimi bilemiyorum. Saçmaladığımın farkındasınız değil mi? Ben de farkındayım ama susmak gelmiyor içimden. Susunca düşüncelere gark oluyorum. İşe gidince de düşüncelere gark oluyorum. Sonra eve dönüyorum yine düşüncelere gark oluyorum. Gark oluyorum gurk oluyorum. Gurk oluyorum gark oluyorum. Midem bulanıyor. En sonunda gidip kusup rahatlıyorum. En azından sonrasında bir 10 dakika ferahlık oluyor.

Ne diyordum? Ha yüzde elli elli. Öyle işte dostlar. Yüzde yüze sahip olsa herkes mutlu olacak gibi. Ama olmuyor işte dostlar. Mutlaka birileri piç olacak ki müthiş müthiş olabilsin. Yine müthişe sardırdım. Çık lan ağzımdan! Zaten ağzı bozuk bir yazı oldu. İyice saydıracağım şimdi. Kafam atık ulan! Kafam!.. atık  tık   tık tık   tık

 uğur s.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Bölüm I: Karamsarlık




Güneşin yüzünü bir gösterip, bir kaybolduğu, artık baharı ha geldi ha gelecek diye beklediğimiz günlerdendi. Gündüzler her an biraz daha uzarken, içim kararıyordu yavaşça. Terk edilmişlik hissi bünyede sarmalanıyor, yalnızlığın insanı delirten yoğunluğu gittikçe artıyordu o bahar da. Ne yapacağını bilmeyen, bilemeyen kaybolmuş bir insan daha dünyaya “merhaba” demişti artık. Kuyruğunu kovalayan köpek gibi aynı yerde dönüp duran bu insan artık yere yığılmayı bekler gibiydi. Zevkin bedensel hazlardan öteye gidemeyeceğine olan inancı fazlaydı ve hatta zevkin var olabileceğine bile inanmıyordu desek, yanlış olmaz.

Günleri birbirinin aynı, sıradan demek bile sıradan hale gelecek kadar sıkıcı, bunaltıcı ve iç karartıcıydı. İçtiği sigarayı bile bitiremiyor, hemen söndürüyor ama öylesine keyifsiz ve ne yaptığını bilmez bir halde ki yenisini yakmak çok da uzun sürmüyordu. Parmaklarının arasında duran, ateş saçan tütün yığını, küllerini yere savurmaktan hiç çekinmiyor. O ise buna kayıtsız bir seyre dalmış, ayaklarını uzatmış derin nefeslerle anı geçiştiriyordu. Evet öyleydi. Yaptığı şey yaşamak değil, “anı geçiştirmekti.”  

19 Nisan 2012 Perşembe

Şişmanlar Yarışıyor!



Yer Şarköy. Saat 03:14 civarı. Halbuki yatağıma yatmış, uyku haline girmiştim. Biraz televizyon izleyip uyurum diyordum. Önce “Bir Çocuk Sevdim” adlı diziyi bitirdim. Uyumak pek de bana göre değildi. Sonra şişmanların yarıştığı bir program başladı. Bu arada şunu da söylemem gerekiyor. Televizyon sadece üç kanalı gösteriyor. Star, Atv ve Haberturk. O da muhteşem Türk aklının ürünü olan televizyonun arkasına evde bulunan metalin sokulması suretiyle. Bu da bir adet çatal.

Program şişmanların verdiği kiloları dinleme ve dambıl kaldırma, indirme gibi hareketlerini izleme üzerine kurulu. Anladığım kadarıyla arada bir de yarışıyorlar ve ödül kazanıyorlar. İzlediğim yarışmada ellerinde ortasında delik bulunan bir tahta ile top taşıyorlar. Otuz adet top taşıyan grup günün galibi olacak. Ve uzun uğraşlar sonucu kırmızı takım kazanıyor. Bu arada sürekli yarışmayı anlatıyorlar ve koşmalarından bahsediyorlar. Çok dikkatli gözlerle izlememe rağmen koşmalarına dair bir iz bulamadım. Anlaşılan şişmanlar yürümeyi bilmiyorlar.

Ödül mü? Ailelerinden gelen mektuplar. Kırmızı takım gözyaşları içerisinde Ebru Hanım'dan mektuplarını alıyorlar. Normalde gülüp geçeceğim şeydir ama benim de gözlerim doluyor. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Fakat Ebru Hanım'ın kırmızı takıma sorduğu, “mavi takımın mektuplarını verelim mi?” sorusuyla hüzün bünyeye yayılıyor. Sanırsınız yıllardır görmedikleri ailelerinden uzaktalar, gurbetteler. Öyle bir duygu seli mevcut. Bunları izleyenin ağlamaması imkansız neredeyse. Ben de onlara eşlik ediyor, şişmanlarla şişmanlaşıyorum.

Tabi ödüller mektup olunca iki takımda evde bir araya gelip, birbirlerinin mektuplarını okuyorlar. Aslında herkes kendi mektubunu kendisi okuyor da, herkesin duyacağı şekilde. Bundan sonra biraz önce ağlayan o insanlar da gülüşmeler, kahkahalar laylaylomlar. Ortam bir anda şenleniyor. Ve final, yarışma bitiyor. Ben de ağlamaktan kurtulamayan bünyemle bu yazıya gömülüyorum.

Star'da bu seferde, ev dekorasyon programı başlıyor. Onu da izlemeden yatmam artık. Zaten Haberturk'te enerji bakanı var. Onu mu izleyecektim?

10 Nisan 2012 Salı

Laflar 12

fotoğraf linki


elleri saçlarında güzel bir kadındı.
ruhuyla usulca tenimi okşardı.
var gibi belki de yok gibi,
bir görünür, bir kaçardı.

6 Nisan 2012 Cuma

Doctor Who Fragman Heyecanı!



Uzun zamandır Doctor Who'dan bir ses bekliyordum. Geç tanışıp, aceleyle bütün bölümlerini bitirdikten sonra yeni bölümlerin gelmesini bekledim durdum. Hala bir şey yok ortada ama şu 72 saniyelik fragman bile yetiyor insana. Doctor Who sevenler dediğimi daha iyi anlayacaktır. 

10. Doctor'dan sonra bütün oyuncuların değişmesine rağmen (River Song hariç) ve hatta acaba kalite düşecek mi diye sorarken hiç de öyle olmadı. Elbette David Tennant'ın yeri ayrıdır. Ama Matt Smith'te işi fazlasıyla iyi götürüyor ve bölümlerin kalitesi de arttıkça seyir zevki başka oluyor. İşte bu fragman bile bunu doğrular nitelikte. Vahşi batıya gidiyor anlaşılan maceraperestlerimiz bu sefer. Bakalım ne olacak? Ne zaman olacak? 

Bekliyoruz.

3 Nisan 2012 Salı

Açılan Köprü - Olaylar Olaylar

Çetin Abi ile küçük beyaz konteynırında oturmuş ince belli çay bardaklarında neskafe içiyorduk. 500gb’lık harici belleğine bilgisayarımda olan birkaç filmi atıyordum. Filmleri atma teklifi benden gelmişti. Burada daha bekleyeceğe benziyorduk ve boş boş durmaktansa bir şeylerle uğraşmak daha iyiydi. “Bilgisayar yanımda istersen bende de film var” demiştim, diğer güvenlik görevlisi arkadaşına cd kapağında göğüs uçları yıldız şeklinde rozetle kapatılmış kocaman bir çift göğüs resmi kullanılan rus filminin ne kadar sıkıcı olduğunu anlattığı esnada. Filmin yarısından çoğu arabada geçiyormuş. Çetin Abi’nin beklediği olaylar gelişmemiş. İşte o sırada ben girmiştim muhabbete: “Bu Rusların kitapları da böyle abi; varsa yoksa mekan başka bir halt anlatmıyorlar” diye. Sonra normal olarak durmuş ve kurduğum cümleyi düşünmüştüm. Niye böyle saçma bir şey söylemiştim ki? Dostoyevski’yi, Çehov’u, Tolstoy’u, Gorki’yi bir kalemde si.. silip atmıştım. Neyse ki karşı çıkan olmamıştı. 

İşten geç çıktığım için kendi kendime kızmak anlamsızdı. Çıktığım saatte köprünün ben gidene kadar kapanmış olacağını düşünüyordum ama Atatürk Köprüsü’ne vardığımda köprü hala açıktı. İlk gelen bendim. Diğerlerinin gelmesi de çok uzun sürmedi.


Biliyorsunuz gibi anlattım da biliyor musunuz acaba? Haliçten geçen 3 köprüden 2’si açılıyor şu anda benden öğrendiğiniz gibi. Bunu zaten bilenler ukalalık yapmasın. Bu olay haftada 2 kere ayda ortalama 9 kere yılda… Neyse... Bu olay Pazartesi ve Çarşamba günleri gerçekleşiyor. Haliç’deki tersaneye bakıma giren ve çıkan gemilerin geçebilmesi için Galata Köprü’sü ve Atatürk Köprü’sü gecenin 3’ü gibi açılıyor. Köprü açıldıktan sonra yaya ve araç geçişine kapatılıyor. Açılana kadar geçtin geçtin. Geçemedin mi kalıyorsun olduğun yakada. Geçişe kapatmasalar da geçemezsin zaten. Açılan kısım öyle gerilerek atlama yöntemiyle aşılacak gibi değil. Kocaman bir tankerin geçeceği kadar büyük.

Çetin Abi ile ilk yakalanışımdan tanışıyoruz. Kendisi Atatürk Köprüsü'nde özel güvenlik görevlisi. Arabasıyla barikata çarpıp son sürat boşluğa doğru süren sarhoş bir sürücünün önüne “Dur! Geçemezsin!” diye bağırarak çıkacak kadar işine sadık olmasının yanında eğlenceli bir adam da. Geçen ben yine yakalanmıştım köprünün açık haline. Orada benim gibi yakalanan adamlardan biri sormuştu “Abi bu köprü hep böyle kalkıyor mu? diye. İmalı bir şekilde sırıtarak “Kalkıyor! Kalkıyor!” demişti de oradan anlamıştım eğlenceli olduğunu. Diyalog sonrasında şöyle gerçekleşmişti: “E ne zaman inecek abi?” “Dur sen de yaaa.. Zevk almaya bak. Birazdan iner.” Az biraz götlük de var şimdi sende Çetin Abi. Kusura bakma da… 

Ama o da ne yapsın gecenin o saatinde çeşit çeşit insan doluşunca n'apsın yani canı sıkılıyor insanın.

Tatlıcı var bir tane; o hep yakalanıyor mesela. Hani şu el arabalı olanlar var ya. Kerhane tatlısı dedikleri tatlıyı satan. Ben nedense hiç sevemedim o tatlıyı. Ama orada bekleyenlerden biri seviyormuş. Adam ilk önce yarım porsiyon istiyor, tatlıcı tatlıyı yarıya bölmeye razı olmayınca da cebinden biraz daha para çıkarıp tam porsiyon almaya razı oluyordu.

O sırada yanımda duran tokatlı yaşlı amcanın dediğine göre izmaritin oldukça leziz bir balık olduğunu öğreniyorum. Bence pullu ve kılçıklı olmasından dolayı hiç de iç açıcı gözükmeyen bu balık o amcanın dediğine göre en lezzetli balıklardan biriymiş. Kafasına göre küçük gibi gözüken örgü balıkçı şapkası ve sırtındaki çantadan dışarı fırlayan 2 oltayla bana oldukça inandırıcı gözüküyor. Gecenin bu saatinde buraya gelecek kadar balıkçıysa o balıkçı sözüne güvenebileceğim bir balıkçıdır diye düşünüyorum. 2 sene önce tutup da pişirmediğimiz izmaritlere üzülüyorum. Ayrıca dediğine göre bu sıra kefal çokmuş.

Bir de aklıma başı sarılı Hataylı geliyor. İstanbul’a arkadaşının gel sana iş ayarlarız sözüyle gelip de arkadaşının telefonundan ulaşamayan adam. Başına sardığı atkıyla devamlı zıplıyor durduğu yerde. Üşüdüğü çok belli. “Hataylı olunca alışamadın herhalde İstanbul’a diyoruz. “He yaa!” diyor “Alışamadım bir türlü bu İstanbul’a”. Ne kadar zamandır İstanbul’dasın diye sorunca da bu sabah geldiğini öğreniyoruz. Garip bir adamdı o da. En son Yeni Cami'ye gidiyordu oradaki cami görevlisine emanet ettiği bavulunu almak için. Bavulunu buldu mu, işe girdi mi, İstanbul'a alıştı mı ne oldu bilmiyorum.

Ben bunları düşünürken beklenen an geliyor ve köprü yaklaşık 2 saatlik bir bekleyişten sonra hayalet gemiye benzeyen 2 tane hurda geminin römorkör yardımıyla zıt taraflara geçmesiyle kapanıyor. Ve bize de geçiş izni veriliyor. Çetin Abi o sırada görev başında olduğu için selamımı uzaktan çakıp eve gitmek üzere yola koyuluyorum.

Köprü üzerinden geçerken geceleri yaşamak güzel diye düşünüyorum. Hava serin ve sokaklar sana ait. "Öyle mi yaşasam acaba?!" diyorum kendi kendime ama sonra vazgeçiyorum. Hatta vazgeçmekle kalmayıp "Bir daha bu köprüye yakalanırsam..." diye de ekliyorum üstüne. Hayır Çetin Abi iyi hoş adam da donmayan yerimiz kalmıyor o soğukta.

Florian Thalhofer çekmiş bunu.Bu fotoğraftaki köprü Galata  Köprüsü.
Yukarıdaki olaylar ise Atatürk Köprüsü'nde vuku buldu

koza-uğur s.