1 Ağustos 2012 Çarşamba

Uzay Boşluğunda Salınan Dİyaloglar - Ona kİtap aldım

Kitabı ona almıştım. Okuma alışkanlığına destek oluyordum. Elimde o sırada Uçurtma Avcısı vardı. Ona verdiğim ilk kitap da buydu. Onu okuyup bitirdikten sonra şimdi Bin Muhteşem Güneş’i okuması yerinde olur diye düşündüm. O elimde olmadığı için Taksim Mefisto’dan gidip aldım. Biraz İstiklal’de dolandıktan sonra dükkanlardan birinin önündeki çıkıntıya oturarak onu aradım. Her zamanki gibi açtı telefonu. Sonunda yumuşatma olmayan bir “Aloo” ile. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Diyalog gıcıklaşmaya başlayana kadar karşılıklı devam ettik. “Sana kitap aldım.” dedim. “Hayır, ben öyle bir şey istemiyorum Uğur.” dedi.
-Yaa kendime aldım sana okuman için vereceğim.
-“Sevmiyorum ben böyle şeyleri.” dedi.
-“Nasıl şeyleri seviyorsun?” dedim.
 -“Ne gibi?” dedi.
Cevap vermeyecekti. Hiçbir zaman cevap vermezdi. Zaten tüm kızlar da böyle yapardı.
-“Hiçbir şey gibi.” dedim. Ne zaman alacaksın kitabı?
 -“Bilmem.” dedi.
-Tamam, Cuma uygun mu?
-Hımm bir bakmam lazım. 
-Neye bakacaksın?
-Programıma.
-Ha o kadar yoğunsun yani?
-Olamam mı?
-Olursun tabi. Ama bana da 1 küçük gün ayırabilirsin tabi.
-Ne günü oğlum?!
-Dünya günü.
-Ne?
-Dünya hoşlandığına hoşlandığını söyleme günü.

Tabi bunu demedim. Zaten ne öyle liseli aşıklar gibi. Yine de dememem gerektiğini düşünmeden önce böyle demeyi düşünmüş olsaydım diyebilirdim belki.

-Yok bir şey geyik yapıyordum. Cuma olur bence. Sen yine de bak programına da… Cuma olur.
-….
-Ama bir şartım var.
-Ne gibi bir şart?
-Gelip sen alacaksın.
-Oha hiiç gelemem o kadar yolu.
-Ya kızım bir kere de sen yorul. Gördüm de bu kadar bencilini görmedim.
-Çalışıyorum oğlum ben, yoruluyorum.
-He ben çalışmıyorum yani?
-Seni bilemem o senin sorunun.
-Tamam kes. Şartım şu: Kitabı almaya Eminönü’ne geleceksin. Sonra Eminönü’nden bana gideceğiz.
-Haa oldu. Sonra?
-Sonra konuşacağız.
-Ne konuşacağız?
-Ne konuşacağımızı buradan söyleyebilecek olsaydım konuşmak için bana gelmene gerek kalmazdı.
-Öff felsefe yapma.
-Kes len! Tarzım bu. Beni böyle kabullen.
-Uğur saçmalama.
-Tamam bırak şimdi bunları Cuma bana geliyorsun. Ne konuşacağımızı biliyorsun zaten. Sonra istersen evine kadar bırakırım seni, istersen ablana bırakırım. İstersen bende de kalabilirsin. Tabi prenses hazretleri evimizi beğenirlerse.
-Iyyy bilmiyorum o evde uyuyabilir miyim?! (Bu konuda haklıydı evimiz kesinlikle titiz insanlara göre değildi)
-Uyumak zorunda değilsin başka şeyler de yapabiliriz...

...demek isterdim muzır bir ifadeyle. Tabi bunu da diyemedim. Aslında niyetim eve kız atmak da değildi gerçekten. Yalnızca artık bir sonuca bağlanmasını istiyordum. Ve konuşmamın tam metnini hazırlamamıştım yani kısaca ne konuşacağımı bilmiyordum ama büyük ihtimalle ben de olumsuz konuşacaktım. Yani sevgili olamayacağımızı ama onu istemiş olduğumu, hala da hoş bulduğumu söyleyecektim. Ama bence olmaz, yürümez diyecektim. Bunları kaçan kovalanır mantığıyla söylemeyecektim tabi. Bu konuda bir beklentim yoktu. Yalnızca olayların dramatize halini seviyorum. Yoksa onun ne cevap vereceğini bilmiyordum ki merak ettiğim de buydu zaten. Sevdim seni hoş çocuksun değince egom mu tatmin olacaktı bu da ayrı bir konuydu. Amma velakin onun da benden hoşlandığını biliyordum fakat bunu itiraf edecek kadar mütevazi bir harekette bulunacağını sanmıyordum. Zaten kızlar her daim böyledirler.

-Tamam o zaman, o gün gelsin de bakarız. Hadi sen işine dön de azar yeme yine benim yüzümden.
-Tamam. Hadi öptüm görüşürüz.
-Görüşürüz.

Telefonu kapattım ve doğruldum. Mp3’ümün boşta sallanan kulaklıklarını kulağıma yerleştirdim. Birkaç deneme ve duraksama ile gittiğim yöne doğru akan kalabalığın arasına karıştım. Eve varana kadar konuşmamızın tüm detaylarını tekrar tekrar düşünmüş olacaktım.

0 Kuş Sesleri: