30 Temmuz 2014 Çarşamba

6. Sokak (3/3)

Uğur yerden gizlice aldığı taşı kargaları korkutmak için ama sinirinin etkisiyle bu amacına hiç uygun düşmeyen bir hızda -oldukça sert bir şekilde- fırlattı. Duman ile Kara o sırada birbirlerine bakıp kanatlarını karınlarına vura vura gülüyorlardı. Taş, Kara’nın kafasında patladı. Başka bir anlatımla Kara’nın kafası taşın darbesiyle patladı ve paramparça oldu. Bir kaç saniye ayakta kalan bedeni yana doğru devrilip ardında kırmızı izler bırakarak çatıdan aşağıya doğru yuvarlandı.
Duman gelen tehlikeyi hissedip uçmak için kanatlarını açmışken gördüğü sahneyle donup kaldı. Etrafa -siyah tüyleri yolunmuş gibi tek tük üzerinde duran- kanlı et parçaları yayılmıştı. Bunlar Kara’nın kafasından geriye kalanlardı. Duman yüzünde donuklaşan gülüşüyle şok olmuş bir halde kalakalmışken Sarı Nuri’nin geldiğini fark etmedi. Sarı Nuri aşağıdan gelen taşla irkilmiş, yere sinmiş ama kararlı bir avcının yapması gerektiği gibi çabuk toparlamış ve fırsattan yararlanmıştı. Kocaman açtığı ağzıyla Duman’ı boynundan kavramadan hemen önce sivri tırnaklarını çıkardığı pençesiyle kafasına sağlam bir darbe indirdi. Bu darbe ne yazık ki onu yalnızca sersemletti. Bu darbeyle ölmüş olsaydı ölümü Kara kadar hızlı olabilirdi. Ancak Sarı Nuri’nin sımsıkı ve gittikçe daha da sıkılaşan sipsivri dişleri arasında, kurtulamadığı bir kapanda korkunç bir acıyla çırpınırken nefessiz kalıp ölene kadar dünyayayı yaklaşık 3 dakika boyunca 45 derecelik bir açıyla izlemek zorunda kaldı. Daha sonrası onun için yoktu.
Sarı Nuri avının hareketsiz kalmasını bekledikten sonra kuytu bir yer bulma amacıyla çatılardan atlayarak hızla uzaklara gitti.
Uğur karganın cansız bedenini görüp korkunç bir vicdan azabına uğradı. Onu öldürmek istememişti. Atölyeye girip elinde bir poşetle geri çıktı. Yüzünü buruşturarak Kara’yı ayağından tutarak çöp kovasına götürdü. Tek ayağıyla çöp kovasının açma mekanizmasına basıp açılan boşluktan Kara’yı bıraktı.
Popcorn yıllarca PİB’e hizmet etmesine rağmen az önce gördüklerini soğuk kanlılıkla karşılayamadı. Son raporunu merkeze iletip ölümcül bir virüs bulaştırmak için Uğur’un bacağına zıpladı. Bacağında kaşıntılı bir acı hisseden Uğur pantolununu yukarı doğru sıvazladığında bacak kılları arasında ufak tefek hareket etmeye çalışan koyu kahverengi noktayı farketti. Kedi baktığı için pirelere alışkındı. Önemli olan ilk hamlede yakalamaktı. İlk hamlede olmazsa kaçma şansları oldukça fazlaydı. Bir süre hareket etmesi için izin verdi. Uzun tırnaklı dokungaçlarını bacağına sapladığında pirenin hareketleri kısıtlanacağı için o anda hamlesini yapacaktı. O anda hamlesini yaptı.
Popcorn virüsü enjekte ederken az önce gördüklerinin duygusallığında aceleci ve dikkatsiz davranmış bu nedenle gelen tehlikeyi fark edemeyerek fırlatma ünitesini çalıştırmakta geç kalmıştı. Ne derler bilirsiniz duygusallara yer yok.
Uğur baş parmağı ile işaret parmağı arasında yakaladığı Popcorn’u müthiş bir baskıyla sıkıştırdı. Bunu sersemletip de kaçmaması için yaptı. Sonra iki parmağını ileri geri oynatarak pireyi tırnağına getirdi. Pireler o kadar ince ve küçüktüler ki tırnak gibi sert bir cisim olmaksızın öldürülemeyeceklerini biliyordu. Popcorn başı tırnakta yer alacak şekilde yan yatmış olarak sonunu bekliyordu. Yaptıklarından pişman değildi. PİB’e hizmet etmekten dolayı içini sıcak bir duygu kapladı. Bekle beni Mick dedi vazifesini tamamlamış bir askerin gururlu edasıyla. Geliyorum. Ve ölmeden önce son sözlerini haykırdı.
“PİİİİİİİİİÖÖÖÖÖÖÖÖÖ!” (Pirelere Özgürlük)
Küçük bir çıtlama sesi duyuldu. Uğur dikkatle tırnağına baktıktan sonra elini havada sallayıp pantolonuna sildi. Sonra yine tırnağına baktı. Birşey kalmamıştı. Atölyeye girdi ve kapıyı kapattı.
Gün mor kır çiçeklerinin üzerine düşen güneş huzmeleriyle aydınlandı. Sonra karardı. Sonra yine aydınlandı. Bu döngü böyle devam ederken 3 gün boyunca atölyenin kapısı açılmadı. Uğur’un telefonuna şarjı bitene kadar sayısız arama düştü. Meraklanan ailesi şehir dışında olduğundan dolayı Uğur’un 3 gündür nerede olduğunu, şu anda ne yapmakta olduğunu sorup öğrenmesi için Uğur’un bir arkadaşından ricada bulundular. Kız bu ricayı kabul edip ertesi gün Atatürk Oto Sanayi 6ncı sokağa gitti. Uğur’un atölyesinin önüne geldiğinde kapıyı çaldı. İçeriden hiç bir ses gelmedi. Bir daha çaldı. Yine ses yoktu. Uğur’un ev arkadaşlarından aldığı yedek anahtarla kapıyı açıp içeri girecekken kapının zaten açık olduğunu farketti. İçine ansızın şüpheci bir korku doldu. Kapıyı itirdiği gibi geri sıçraması bir oldu.
-Ayy Fare!
Ayy Fare eskiden olduğu gibi hızlı adımlarla deliğine koşmadı. Bunun yerine kızın karşısında küçük kollarını önüne getirip iki ayağı üzerinde kalktı. Küçük siyah gözlerini kızın gözlerine dikti. Günler öncesinden ölmesi gerektiği ama ölmediği için artık ölümü kandırabilen bir fare olduğunu düşünüyordu. Ve ölümden korkmuyordu. İşin aslı ise PİB’in onunla işi henüz bitmemişti. Değerli bir aracı kaybetmek istemedikleri için sahip oldukları biyolojik ve kimyevi verilerin yardımıyla almış olduğu zehrin panzehirini yaparak kan yoluyla Ayy Fare’ye enjekte etmişlerdi. Panzehir o kadar etkiliydi ki yalnızca 1 günde kendine gelmişti. Tabi Ayy Fare bunları bilmiyordu ve kendini tanrısal bir yaratık olarak görüyordu. Ona göre artık onu hor gören herkesten çok daha üstün bir varlıktı. Gözlerini kadının gözlerine kibirli ve hükmeder bir şekilde dikip kaçmaması bu düşüncesindendi. Ancak suratında ani bir seğirme olduğu an yeni edindiği hükmeder ifade yerini eskiden sahip olduğu korku dolu ifadeye bıraktı. Sarı Nuri’nin sonsuz derinlikteki bir mağarayı andıran ağzına girip vücudundaki kemiklerin çatırdayarak kırıldığını duyarken ölümün kandıralamayacağını farketti. Son sözleri olamadı ama ölmeden hemen önce küçük bir cıyk sesi çıkardı. Sarı Nuri avını kaptığı gibi hızla uzaklaştı.
Atölyeye gelen kız iğrendi ama farenin öldürülmüş olması da içini rahatlattı. Bir çok insan gibi farelerden pek haz etmiyordu da. Atölyenin kapısını açıp içeriye girdi. “Uğur” dedi ama cevap veren olmadı. Tekrar “Uğur!” dedi biraz daha yüksek sesle. Cevap gelmedi. Bunun üzerine içerdeki odaya girdi ve o anda ilk yaptığı elini ağzına götürmek oldu. Çığlık atmasın diye değil. Miğdesindekiler çıkmasın diye. Ama ağzına götürdüğü eli bu konuda bir işe yaramadı. Sabah yediği herşeyi çıkardı ve ardından da çığlığı kopardı. Hemen yan atölyelerden insanlar geldi. Gördükleri Uğur’un yerde yatan morarmış cesediydi. Vücudu garip bir şekilde çarpıklaşmıştı. Yüzünün -garip bir simetriyle- yarısı fareler tarafından kemirilmişti. Çok belirgin olmayan ama insanı boğan bir koku vardı.
Bir süre sonra polise ve sağlık hizmetlerine sunulan otopsi raporuna göre yıllar önce ortadan kalktığı sanılan çok ölümcül bir virüs nedeniyle ölmüştü. Otopsiyi yapan ukala tavırlı doktor Uğur’un çıplak bedenin yanında elinde tuttuğu bistüriyi farklı noktalara dokundururarak genç meslektaşlarına ölüm anını kronolojik olarak anlatırken ölünün nasıl acılı bir süreçten geçtiğini adeta haz duyarak ballandıra ballandıra anlatıyordu.
O malum günden sonra Sarı Nuri hayatın anlamını bulmuş gibiydi. Çiftleşmek evet bu dünyada en sevdiği şeylerden biriydi. Ama avlanmanın çok daha ayrı bir yeri vardı. Ve özünde o bir avcıydı. Kısa sürede işi kapmıştı ve elinden kaçabileni pek olmuyordu. Her işte bu böyleydi ve ona göre tanrının sevgili kedisiydi. Bu düşünceler içinde patisini yalarken köşedeki çam ağacından kuş cıvıltıları geldi. Hemen aşağıya sinip kulaklarını dikti. Kusursuz doğallığıyla büyüleyici bir müzik gibiydi aç yavruların çıkardığı sesler. Bunlar yumurtadan daha 2 gün önce çıkmış gugukçuk yavrularıydı. Buna sevindi. Doyurmazdı ama yavru kuş eti en lezzetlisiydi. Ve de en kolayı. Yere yapışmasına ya da hızlı olmasına gerek yoktu. Uçup kaçamazlardı.
Güneş yerde yamuk duran taşın bakış açısından baktığımızda Sarı Nuri’nin hayaları altından doğarken Sarı Nuri ağır adımlarla hiç acele etmeden ağaca doğru yürüyordu. Kır çiçeklerini hafifçe sallandıran bir rüzgar vardı. Arka fonda The Doors’dan “When The Music’s Over” çalıyordu.

0 Kuş Sesleri: