29 Şubat 2012 Çarşamba

Hugo [2011]

Hugo, Martin Scorsese'nin 2011 yapımı 11 dalda Oscar adaylığı olan ve bunlardan beşini - En iyi görsel efekt, en iyi ses kurgusu, en iyi ses miksajı, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi sanat yönetimi- aldığı son filmi. Açıkçası film hakkında hiçbir şey okumadan izlediğim için hayli keyif aldım ve sürprizlerle karşılaştım. Çünkü filmi izlemeden önce bilim-kurgu olduğunu düşünüyordum ve hatta öyle de başladım. Uzunca bir süre beklentim fantastik, doğa-üstü şeyler olacağı yönündeydi. Bunun olmadığını da söyleyemem açıkçası, Scorsese bunu sinemanın o görsel zenginliğini ve yaratıcılığını sonuna kadar kullanarak yapmış. 


Film iki bölümden oluşuyor. ilk bölüm Hugo Cabret'in hikayesini anlatıyor bize. Fransa, Paris'te geçen hikayede Hugo annesini kaybetmiş ve babasıyla beraber yaşamaktadır. Babası bir saat tamircisidir. Bir gün eve bir otomaton getirir. Kurmalı, kuklaya benzer bir şeydir. Fakat bozuktur. Hugo ve babası onu tamir etmek için uğraşırlar. Buna çok yaklaşmışlardır ancak Hugo'nun babası vefat eder ve Hugo yalnız başına kalır. Amcası onu yanına alır. Amca Claude, ayyaş biridir ve şehrin tren istasyonunda saatlerin bakımından sorumludur. Bu Hugo için tek seçenektir. Amca zamanla Hugo'ya her şeyi öğretir ve istasyonu terk eder. Bundan sonra Hugo'nun oyuncakçı Georges ile tanışması, istasyonda nasıl yaşadığı ve otomatonu tamir etmek için verdiği çabayı seyre dalarız. Görsel anlamda aldığı ödülleri hak eden bir film. Her ne kadar 3D izlememiş olsam da filmi, bunu söylemek zor değil. 

Martin Scorsese, filmde kendine ufak bir rol de ayarlamış.
Filmin ikinci bölümüne doğru ilerlerken Georges babanın, Hugo ve otomaton ile ilişkisi başka bir boyuta atlamış ve artık o bizim için Georges baba değil, Georges Méliès'ın ta kendisidir. Sir Ben Kingsley'e şapka çıkarmak gerek, iyi oyuncu ve burada da bunu bir kez daha göstermiş. Méliès 500'ün üzerinde film çekmiş bu anlamda, fazlasıyla yaratıcı biri. Filmlerini yazmış, yönetmiş, onlarda oynamış. Méliès'ın bildiğim tek filmi olan  Aya Seyahat (Le Voyage dans la lune) ve diğer bir çok filmi öne çıkan görüntülerden. Scorsese, Méliès'ın öyküsünü filme öylesine güzel yerleştirmiş ki bundan yaklaşık 110 yıl önce çekilmiş filmlerine aşık oluyor, o kurguya merak salıyorsunuz. (yani ben salıyorum)

Georges Méliès
Georges Méliès filmde unutulduğunu düşünen, her şeyini kaybetmiş, bütün filmlerini kimya ürünü olması için satmak zorunda kalmış, hayata küsmüş biri. Hugo ile karşılaşması onun için dönüm noktası olacaktır. Hugo otomatonu tamir etmek için Georges babanın dükkanından bazı parçaları çalmaktadır ve bir gün yakalanır. George baba, Hugo'nun bu parçaları neden çaldığını öğrendiğinde kendisini kötü hisseder. Çünkü otomatonu yapan Georges Méliès'ın kendisidir. Ve o her şeyini kaybettiği zaman elinden çıkaramadığı tek şey odur. 

Film bundan sonra Méliès ve Hugo'nun yakınlaşması, Hugo'nun otomatonda babasından gelen bir mesajı araması, George babanın aslında kim olduğunu öğrenmesi etrafında geçer. Bir yandan da istasyon şefinin Hugo ile olan koşturmacaları filme hareket katarken, şefin çiçekçi kız Lisette ile aralarındaki yakınlaşma da keyif vericidir.

Ve mutlu son. Georges Méliès'ın hayatına giren, Hugo filmin sonunda onu hayata döndüren, tekrar hatırlanmasını sağlayan kişidir. Artık tüm dünya Méliès'ı hatırlayacaktır.

Film görsel anlamda, Georges Méliès'a yapılan saygı duruşuyla izlenmeye değer, şahane bir film. Martin Scorsese iyi bir iş çıkarmış. Senaryo'da bir o kadar güzel. Her ne kadar kendimce kurgu ile alakalı sorunlar olduğunu düşünsem de (hani bazı şeyler zorlama olmuş, derler ya öyle) insanın canı sıkıldığında, eğlenmek için, sinemaya olan merakından, görüntülerinden v.s. dolayı izlenecek bir film. 10/8 puanımı da bu filme veririm.


2 Kuş Sesleri:

film yazılarını beğeniyorum ancak bazen filmi tamamen anlatmış gibi oluyorsun ve bu benim gibi bunu bir gün izlerim diyen birileri için tedirgin edici oluyor.acaba okusam mı okumasam mı diye düşünüyorum.
tabi bu bakış açımızla da alakalı.belki sana göre filmin sonunu bilmek çok da önemli değil.belgesel kıvamında izliyorsun filmleri.ama işte bana göre de zamansal kurgusunda takip etmek daha güzel.o açıdan öyle yani :)

aslında uyarı koymayı düşünmedim değil ama ben de film hakkında merakım olmasına rağmen izlemeden okumadım hiçbir şey dostum :) evet film hakkında ufak tefek tüyolar var ama yazdıklarım filmin bütün havasını anlatacak kadar değil. yine de korumaya çalıştım. Teşekkürler :)