11 Temmuz 2018 Çarşamba

Patrick Melrose - Dizi Sohbeti (İnceleme)


Başrolde Benedict Cumberbatch'in oynadığı Patrick Melrose beş bölümlük bir mini dizi olarak yayınlandı.

Edward St. Aubyn'in romanlarından uyarlama bu dizi hakkında düşüncelerimi, hissettiklerimi paylaştım.


25 Haziran 2018 Pazartesi

24 Haziran 2018 Seçim Yazısı: "Adam kazandı!"


Uzun zaman sonra bu blog'da bir yazı paylaşıyorum. Daha önce bir seçim yazısı paylaşmadım. Hem tarihe kişisel not olarak hem de ileride açıp baktığım zaman düşüncelerimin ne kadar doğru olup olmadığını görmek adına buraya bırakıyorum.




“Adam Kazandı!”

24 Haziran 2018, Türkiye açısından olumlu ya da olumsuz sonuçlarını yıllar sona göreceğimiz bambaşka bir dönemin başlangıcı olacak.
2019 Kasım’ında yapılması gereken seçim 16 ay öncesine alındı ve muhalefet hazırlıksız yakalanarak AKP+MHP işbirliğiyle RTE yeni sistemin ilk Cumhurbaşkanı oldu.
Seçim gününe kadar yapılan anketlerin büyük bir çoğunluğu Cumhur İttifakı’nın 300’ün altında kalacağını, Cumhurbaşkanlığı seçiminin de 2. Tura kalacağını söylüyordu. Fakat böyle olmadı!
Şimdi kesin olmayan fakat büyük oranda belli olan sonuçlara bakalım. Bu arada İnce’nin de kaybettiğini kabul ettiğini belirtelim bunu yazdığım sırada.

AKP: 42,54
MHP: 11,11
Cumhur Toplamı: 53,65
CHP: 22,64
İP: 9,97
SP: 1.35
Millet İttifakı: 33,96
HDP: 11.69
Bu sonuçlara baktığımız zaman seçimin gizli kazananının MHP olduğunu görüyoruz. Çünkü bırakın %10’u, %7’yi geçmesi zor görünüyordu. CB sonuçlarıyla da kıyaslarsak aşağı yukarı şu çıkarımları yapabiliriz.
MHP, 7 Haziran 2015’te 16,29 oy oranına sahipti. Şu an İP ve MHP toplamı %21’i geçiyor. Yani yaklaşık %5 artış var bu iki partide. Peki ne olmuş olabilir?
İP, kesinlikle CHP’den oy almış. MHP 1 Kasım 2015 sonuçlarını korumuş fakat asıl olay, 7 Haziran’dan sonra kaybettiği yaklaşık %5’i geri almış. Bunun da AKP’den geldiği apaçık. Yani İP yaklaşık %7 civarında bir oyu MHP tabanından alırken %3’ü CHP’den almış görünüyor.
Bunun yanı sıra HDP %3-4 civarında CHP’den oy koparmış. Bunu da Selahattin Demirtaş’ın %8.3’lük oranından anlıyoruz.
Ayrıca CHP, oy oranındaki kayba rağmen milletvekili sayısını arttırmış. Aynı şekilde AKP 300’ün altında kalarak hem milletvekili kaybetti hem de MHP ile işbirliği yapmaya mecbur kaldı. RTE, ittifakın toplam oyundan %1 kadar az almış. Bu da MHP seçmenini yanına çektiğini gösteriyor.

İP’in oranı bize neyi gösteriyor? 

Şu an genel başkanının mecliste olmaması içeride gerilime ve yönetim zafiyetine neden olabilir. Bir yılı doldurmamış bir partinin barajı geçecek oy potansiyeline ulaşması önemlidir fakat var olan durum ister istemez sorun yaratabilir.
Haliyle mecliste genel başkanı olamayan ve grup kurabilecek tek parti an itibariyle İP. Bu MHP’ye geri dönüşleri beraberinde getirebilir mi?
HDP ve Demirtaş arasındaki oy farkı da CHP seçmeninin inisiyatif almasının sonucu olarak yorumlanabilir. Öte yandan CHP’nin hem İP’e oy kaybetmesi, hem de HDP’ye barajı geçirme çabası gelecek seçimlerde bu şekilde bir tavırdan çok, kendi bildiği yolda ilerlemesi seçeneğini ortaya çıkarabilir ve ister istemez HDP’yi baraj altına sürükleyebilir. Gözden kaçmaması gereken bir noktadır bu!

Peki MHP’nin bu beklenmedik başarısı? Bölünmesine rağmen oylarını koruması ve hatta mv. sayısını arttırması?

Bu seçimin kritik noktası budur. Af talebi, Suriye’deki operasyonlar ve muhalif olsa da sandığa gittiği zaman partisinden vazgeçemeyen seçmenin etkisi olduğunu düşünüyorum. İP’in baştaki rüzgârını da kaybetmesi başka bir etken elbette. Bunda da İnce’nin muazzam performansı ve aldığı oy oranı sonuçların bu şekilde evirilmesine neden olmuş gibi.
%16-17’ler konuşulan İP’in MHP’den beklenenden az oy alması bu sonuçta etkilidir. Bunun yanı sıra CHP’den de daha önce de söylediğim gibi %3 civarı oy almışlar.

HDP, 1 Kasım sonuçlarını arttırmış görünse de görünmeyen CHP oyları olduğu açıktır. İlk turda HDP seçmeninin İnce’ye oy atmasının pek de mantıklı bir açıklaması yoktur! Çünkü HDP’den oy kaymalarının daha çok AKP’ye doğru olduğu açıktır. Yani kemik HDP seçmeninden bahsediyorum. Örneğin Diyarbakır’da 1 Kasım’da %72 oy oranına ulaşan HDP bu seçimde %67’ye düşmüş durumda. Bu da AKP’nin fazladan bir Mv. kazanmasını sağlamış. Aynı şekilde 7 Haziran’da da %79 HDP oyu olduğunu belirtmek gerek. Elbette, yöneticileri hapishanede olan, OHAL koşullarının en sıkı şekilde uygulandığı bu bölgede HDP yine de kazanandır. Ancak biraz önce de söylediğim gibi gelecek seçimde bu durum farklı bir duruma evirilebilir. Yani doğuda oy kaybetmeye devam ederse, seçmenini ikna edemezse baraj altında kalabilir. Önümüzdeki beş yılda bu konuda nasıl gelişmeler olacağını göreceğiz. Aynı şekilde İzmir’de 1 Kasım’da %46,76 alan CHP 24 Haziran’da %41,74’e düşmüş. HDP’nin de %8.64’ten %11.31’e yükseldiğini görüyoruz. Bu da bir başka örnek olarak burada dursun.

Seçim sonuçları 5 partili bir meclisi ortaya çıkardı. Daha renkli bir meclis görecek olsak da etkisi neredeyse olmayacağını da biliyoruz. Artık RTE’nin oluşturacağı ekip, meclis çoğunluğunu kaybetmiş AKP’den daha etkili olacaktır. Her ne kadar MHP veya diğer bir partinin desteğine ihtiyaçları olacak gibi görünse de bunun etkisi çok az olacaktır. 

Artık Meclis’te doğrudan muhalefet yapmanın anlamı kalmamıştır. Muhalefetin özellikle belediyeleriyle ve STK’larla işbirliği içerisinde olarak halka ulaşması gerekmektedir. Moral bozmadan yerel seçimlere hazırlıklarına başlamalı, adaylarını çok önceden belirlemelidir.

Tek tek partilerin oylarından kısaca şu çıkarımları yapalım;

AKP: RTE, “mesajı aldık” dedi. Meclis çoğunluğunu ikinci kez kaybediyorlar. Eski sistemde olsa hükümet kuramayacaklardı. Bui aslında 7 Haziran’a dönüştür fakat sistem için meclisin önemsiz olduğu bu ortamda çok da değeri yoktur. 15 Temmuz’dan sonraki sürecin AKP’ye oy kaybettirdiği açık. Bunun da iyi yönetilememeyle ilgili olduğunu söyleyebilirim.

CHP: Parti oy oranını düşürmüş olsa da milletvekili sayısını arttırdı. İnce’nin partisinin üzerinde bir performans göstermesi de ayrıca önemlidir. Yani CHP böylece gerçek potansiyelini görme fırsatı buldu. Gül, Şener v.b CHP dışında adaylarla seçime girseydi bu kadar belirgin olmayabilirdi durum. Buradan çıkarılacak sonuç artık kendisine odaklanması gerektiğidir CHP’nin. Kendi projelerini yaratmalı ve bunları halka ulaşacak şekilde sunmalıdır. CHP bu saatten sonra meclisin dışında da etkili olmak zorundadır.

MHP: Seçimin kilit partisi oldular. Bunda sandıkta mührü basarken partisine bağlı seçmenin etkili olduğunu düşünüyorum. Yani İP’e oy verecek bir kısım seçmen MHP’ye geri döndü. Elbette İP’e büyük bir oy kaybettiler fakat AKP’li mutsuz seçmen ve 1 Kasım’da yine AKP’ye giden oylar MHP’ye gelmiş görünüyor. İnsanlar Cumhur İttifakı’na oy vermeyi diğer partilere vermekten öncelik görmüş. Bahçeli’nin af çıkışının etkisi olduğunu düşünüyorum ayrıca. Elbette HDP/PKK arasındaki sert söylemin de insanların İP’ten uzaklaşmasına neden olduğunu varsayabiliriz. Belki çok az da olsa BBP etkisi olabilir.

İP: Akşener %10’un altında kalarak partisinden etkisiz bir performans ortaya koydu. Devlet yardımı olmadan, imece usulü seçime hazırlandılar. Daha kuruluşunun birinci yılını bile doldurmamışken %10’un üzerine çıkmaları başarıdır. 45 civarı Mv. Sayısına ulaştılar. İP bundan sonraki süreçte ortaya koyacağı söylemlerle daha etkili olabilir. Ancak genel başkanlarının mecliste olmaması bu etkiyi kaybetmelerine de neden olabilir. İP açık bir şekilde büyük oranda MHP’den oy almış, AKP ve CHP’den de oy devşirmiştir. Özellikle AKP ve CHP oylarını koruyup koruyamayacağı geleceklerini belirleyecektir.

HDP: Doğu’da kaybettiklerini Batı’da kazanmışlar. %11.5’un üzerinde oy almaları, Mv. sayılarını arttırmaları onlar için önemli. CHP ve HDP arasında oy geçişleri olduğu açık. Bunu göz ardı etmemek gerekiyor. HDP söylem ve icraat noktasında artık daha farklı bir yol izlemek zorunda kalacak. Önemli olan bir diğer şey de Demirtaş’ın ve diğer seçilmişlerin hapishanede olmasıdır. Onları unutmadan siyaset yapmaları gerekmektedir ve Batı’dan aldığı oyları buraya yönelik siyaset üreterek korumaya çalışmalıdır. Yani HDP barajı geçmiş olmayı “yeterli” bir başarı olarak görmemelidir. Demirtaş’ı neden %10’un üzerine taşıyamadık diye de sorgulamalıdır.



Yazı 25 Haziran 2018'de yayınlanmıştır.

18 Ekim 2017 Çarşamba

"Mindhunter" 1. Sezon Yazısı


Uzun süredir bir diziyi böyle keyifle izlememiştim sanırım. Mindhunter 10 bölümlük ilk sezonuyla gerçekten güçlü bir seyir sunuyor.

İki FBI ajanının – Holden Ford ve Bill Tench- daha o zamanlar bu şekilde anılmasa da “seri katiller” üzerine suçlu profili çıkarması üzerine yaptıkları araştırmaları izliyoruz. Ajanlarımız dizinin sürükleyici karakterleri olmakla birlikte onlara daha çok akademik anlamda katkı sunan Anna Torv’un karakteri Wendy Carr’ı da es geçmemek gerek.

Holden henüz 29 yaşında bir FBI ajanıdır. Akademide suçlu profilleri ya da  suçluyla arabuluculuk üzerine ders vermektedir ancak bu ona yetmiyordur. Davranış Bilimleri Bölümü’nden Bill ile tanışırlar ve şehir şehir gezerek yerel polislere deneyimlerini aktarırlar. Onların da bundan çıkarı vardır elbette, olaylara dahil olma, bu anlamda suçlu davranışı üzerine çalışma fırsatı sağlar bu yolculuklar. Ancak Holden için bunlar ufak uğraşlardır ve da fazlasını istemektedir. Gittikleri bir kasabada mahkûm olan Ed Kemper ile görüşmek ister. Bill başta bu görüşmelerin bir işe yaramayacağını düşünür ve golf oynamakla meşgul olur. Ed kim mi? Sekiz kadını vahşi bir şekilde öldüren, iri yarı bir katil.

Biraz önce de söylediğim gibi, bu suçlu psikolojisini anlama, bu anlamda profil çıkarma süreci içerisinde araştırmaları yenidir ve “seri katil” kavramı literatürde yoktur. Ed ve ona benzer katillerle konuşarak özellikle cinsellik içeren cinayetleri çözmeye başlarlar. Yerel polise yardım ederler mesela ve olay daha da büyümeden katili yakalarlar. Bunu da Ed ve diğer katillerle yaptıkları görüşmelerden sonra elde ettikleri bulgularla çözerler.

Ajanların saha deneyimi ve akademik olarak bu çalışmanın nasıl yürümesi gerektiği arasındaki çatışma dizide geri planda görünse de önemli bir nokta aslında. Suçluyu yakalamak için her yol mübah mıdır? Dizi aslında bir yandan gerçek olaylar ışığında bunları da sorguluyor ya da bu tarz sorular sormamızı sağlıyor. Psikoloji ve sosyoloji üzerine yapılan sohbetler, katil hikâyelerinin ardında saklı gizemleri ortaya çıkarıyor mesela.

Babası tarafından terk edilmiş, yalnız büyümüş, anne şefkatinden uzak çocukların katil olma eğilimleri üzerine ilerliyor dizinin ilk sezonu. En azından ajanlarımız olayları çözerken bunu ön planda tutuyor diyebiliriz.

Dizi gerçek olaylardan esinlenerek oluşturulduğu için daha da etkili oluyor ve özellikle anlatımda bunu görmek fark yaratıyor.

Çaylak ajanımız Holden’ın gelişimi her bölümde daha da belirgin oluyor. Nasıl ki katiller suçlarını daha incelikli, rastgele olmayacak şekilde işlemeye başlıyorlarsa, Holden de cinayetler üzerine kafa yorarken ve onları çözerken şüphelilere ya da suçlulara karşı ona göre ustalaşıyor. Dizi de geçtiği gibi “seri katiller” ajanlarımız için çok değerli birer madendirler.

Dönemi yansıtan bir dizi değil bana göre Mindhunter ancak bunu da es geçmiyor. FBI ve Akademi arasındaki “68 Kuşağı” gerilimi yer yer hissediliyor ancak çok da üzerinde durulacak bir noktada değil. Bunlar hippilik ya da anormal olarak tarif edilen dönemin geçişleri aslında.

Dizi görüntüleriyle, tasarımıyla ve metinleriyle öne çıkıyor. Her bölümde daha da içine çekiyor açıkçası. Elbette kovalamacalı polis hikayeleri arayanlara göre olmayabilir fakat yine de etkileyici bir dizi.

Final bölümünün final sahnesi ise bütün bir korku filmine dönüştürüyor her şeyi. O kadar iyi tasarlanmış ki, söylenecek söz yok.


Konu ilginizi çektiyse kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. J

18 Ocak 2016 Pazartesi

Film Yazısı: Suffragette – Diren! – 2016


Direne direne kazanan kadınlar.

13 Eylül 2015 Pazar

İlişki Durumu: Karışık 10. Bölüm Yazısı: "Ayşegül’ün Gözyaşlarıyız!"


Hani zaman geçer ve özlem başlar ya, Can’ın durumu da öyle işte. İş işten geçtikten sonra Ayşegül onun için değerli olmaya başladı. Ayşegül onu her şartta severim derken, Can için durum Ayşegül’ün elinden kayıp gitmesiyle, değerlenmesine dönüştü. Öyle gözlerini açıp kapatmayla, içinden totem yapmayla gelseydi keşke… Hayat öyle değil Can Bey!

İnsan şu hayatta ne yaparsa yapsın, duygularını kontrol etmek için ne kadar kendisini zorlarsa zorlasın, o iş o kadar da kolay olmuyor. Can ne diyor, “Anlaşmamızda kalbinin bana ait olduğu yazmıyor. İş icabı evlenmiş olabiliriz ama duygularımız buna dâhil değil.” Evet, duygular dâhil değil belki ama senin haberin yok be Can! Duygular çoktan işin içine girdi bile… Ve sen Ayşegül’ün kalbinin kimin için, nasıl atacağına – ya da atmayacağına- karar veremezsin.

Açıkçası Can’ı sevmiyorum. Berk Oktay da bu konuda yalan olmasın ama başarılı bir sevimsiz âşık yarattı. Bazı hal ve hareketleri çok doğaçlama geliyor niyeyse. Ayşegül bu bölümde, geçen bölüm yapılan sözleşmenin de etkisiyle ipleri eline aldı. Hatta durumu intikam alma boyutuna taşıdı. Ayşegül ve Can arasında, olan yine Murat’a oluyor. Adam ne yapacağını şaşırdı.

Üzülme sen, gün olur devran döner!
Dedik ya gönül bir kere yola çıktığı zaman dağları deler de amacına ulaşır. Ama şu hayatta çaresi olmayan en büyük hastalıklardan birisi de “karşılıksız aşk”tır. Ayşegül’ün durumu da böyle işte. Can ona kötü davranıyor. Onun görmediği zamanlarda iç çekip, ah vah etse de neye yarar? Karşısına geçip ben Elif’e gideceğim diyor. Ayşegül’ün gözünden sonunda aktı yaşlar.

İDK Can vs. BTTF Sarhoş Amca.
Bunun dışında Can ve Ayşegül atışmalarını daha da bir sevmeye başladım. Keyifli oluyor. Her ne kadar büyük oyuncu Can’ın acınası halleri bana garip gelse de eğlenceli. Hele Ayşegül’e reklam teklifi geldiğindeki halleri daha doğrusu kurduğu hayaller! Bayağı bayağı adam kendisini ‘homeless’ hayal etti. Makyaj abartı da olsa şahane olmuş. Aklıma Shameless’ın Frank’i ve Geleceğe Dönüş izleyenler bilir oradaki sarhoş amca geldi. Tipten çok karakter olarak elbette.


Can’ın aklı çok karışıktı bu bölümde. Tam dizinin adına yaraşır şekilde. Elif’le ne yapacağını bilmiyor, Ayşegül için sofralar kuruyor, onu Murat’a kaptırmak istemiyor. Ayşegül intikam aldığına sevinemedi bile. Diline doladığı ‘büyük gün’ neydi sonunda öğrendik ama ondan bir şey çıkmaz. Biliyoruz. Can öyle kolay kolay bırakmaz. Ayrıca Ayşegül’ün tam olarak neden boşanmak istediğini anlayamadım. Bir Sezen Aksu şarkısı der ki: “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” 

Bu Elif bi’ garip  a dostlar!
Bekle be kızım! Her şey güzel olacak. Açıkçası Murat ve Ayşegül olurmuş gibi geliyordu ama düşündükçe ve gördükçe uzaklaşıyorum bu fikirden. Elif ise türlü oyunlar peşinde. O da ne istediğini bilmiyor. Triplerden trip beğen arkadaş! Bir de o nasıl bir beyaz tendir öyle. Hiç mi güneşlenmedin? Denize girmedin? Anlamıyor ben…

Ayşegül hikâyesini tamamladı, senaryosunu yazdı ve artık film çekilmek için hazır. Bu arada da Murat’ın oyunları giriyor devreye. Ne olacak merakla bekliyorum ancak Murat’ın neden böyle bir şey yaptığını anlamadım. Tabii bu durum Can’ın kendi silahıyla vurulması anlamına da geliyor. “Kim n’apsın senin senaryonu?” laflarından sonra Ayşegül’ün senaryosunu yazdığı filmde başrol olarak yer alması enteresan olacak.
Bak bu sefer eğlenceli oldu!
Ayşegül ve Mediha arasındaki sürtüşmelere de bayıldım. Bu sefer tam oldu yani. Reklam çekimi için işbirliği içinde olmaları eğlenceliydi. İsmail Dede’nin de cidden her şeyi bilme hali yok mu? Beni öldürecek. Geçen yazımda da söylemiştim, Can’ın babası dizinin etkisiz elemanı diye, bu bölümde kendisini hiç göremedik. Hayret doğrusu…

Can’ın duyguları olgunlaşıyor. Aslında karakter de öyle. Ayşegül’le hep bir sempatik hep bir mızmız ama doğru an geldiğinde romantik kokular da yayılmıyor değil etrafa. Üstünü örtmeler, sürpriz yapmalar, onu beklemeleri falan fena değil. Kim derdi ki Can Tekin, Ayşegül’ün yollarını gözleyecek.

Bundan sonra ne olur bilinmez. Bir koltuğa iki karpuz sığmaz derler. Can iyi düşünecek, taşınacak kararını verecek. Elif’ten ona yar olmayacağını da er geç anlayacak.

Murat yemek yemekten vakit bulsa, belki yalnız kalmazdı! 
Yalnız fark ettiniz mi bilmem ama Murat sürekli bir şeyler tıkınma peşinde. Can evde pilav-makarna yesin, adam Ayşegül’ü yemeğe çıkarmak için mi yoksa yemek yeme bahanesi olsun diye mi bilinmez sürekli tıkınıyor. Bulduğu köfteci de artık neyse? Zenginlik böyle bir şey herhalde.

Neyse bu hafta da böyleydi. Can üzdü, Ayşegül intikam almaya çalıştı. Murat kovaladı ama yine yakalayamadı. Ama helal olsun, pes edecek gibi değil. Elif kendi halinde takıldı. Mediha her zamanki gibiydi. Biraz romantik biraz eğlenceliydi. Haftaya görüşmek üzere…

bu yazı daha önce ekranella.com'da yayınlanmıştır.

7 Eylül 2015 Pazartesi

İlişki Durumu: Karışık 9. Bölüm Yazısı: "120+1 Maddelik Evlilik!"


Sorumluluk almak zor iştir. Hele de gönülden gelmiyorsa hiç çekilmez. Evlilik de böyle işte!

16 Mayıs 2015 Cumartesi

İstatistiklerle Survivor All Star ve Ada Konseyi


Survivor AllStar tüm hızıyla devam ediyor ve neredeyse seçimlerden daha çok konuşuluyor. Bunda Acun Ilıcalı’nın haftanın dört günü gösterilen yarışmayı artık çarşamba gününe de taşıyarak beş güne çıkarmasının da etkisi büyük. Sanki geriye kalan iki gün Survivor İzni’ne dönüştü. Sosyal medya ve internette AllStar olmasının da etkisiyle büyük bir hayran kitlesi var yarışmacıların. Daha önceki yarışmalardan var olan kredileri, etkileri ya da yarışma sonrasında ekranlarda v.s yer almalarının da payı fazla. Bakmayın Ünlüler-Gönüllüler diye ayırdıklarına. Aslında hepsi birer ekran yüzü ve ünlü…

YarışmacıGM%H%Genel
Ünlüler
Hakan272543.4251.9244
Doğukan232837.9745.0940
Pascal173927.3930.3530
Anıl81930.3029.6229
YarışmacıGM%H%Genel
Gönüllüler
Hilmicem391278.0876.4777
Turabi281663.7963.6363
Hasan301660.3165.2160
Bozok281656.9263.6358

6 Mayıs Çarşamba akşamı ada konseyi bir araya gelecek ve ünlüler takımından bir kişi oradan ayrılacaktı. Bu yazıyı yazdığım sıralarda ilk aday Hakan olarak görünüyordu. Dedim ki bu kadar göndermek istedikleri bu insan evladı şimdiye kadar neler yapmış! İstatistiklerle ortaya çıkaralım. Öncelikle bu istatistikler erkekler arasında olacak. Zira kızlar tarafı şu an işimize yaramıyor. Açıkçası Ünlüler Takımı Merve-Serenay-Berna üçlüsüyle şu an Gönüllüler’e karşı ezici bir üstünlük kurmuş durumdalar. Özellikle Merve Oflaz gibi zayıf bir yarışmacının gidişi istatistiklerini epey bir yukarıya çıkarıyor. Bu yüzden Ünlüler Takımı adına yarışmaları kazanmalarında en büyük etken erkeklerin gösterdiği/göstereceği performanslara bağlı kalıyor. Niye? Çünkü kadınlar zaten iyiler eğer erkekler oyun alabiliyorsa Ünlüler’in şansı artıyor. Öte yandan diğer takım için durum biraz daha karmaşık.
Gönüllüler takım olarak daha iyiler. Hilmicem’in üst düzey performansı kesinlikle takımı bir tık öteye taşıyor. Diğer yandan Turabi de rakip takıma karşı fazlasıyla üstün. Hasan ve Bozok için ise rakipleriyle daha denk olduklarını söyleyebiliriz. Sahra-Begüm-Nadya üçlüsü genel olarak zayıflar. Fakat Ünlüler Takımı’nda Pascal ve Anıl’a oranla daha fazla kazanma oranları takım olarak önde olmalarını sağlıyor. Bunun en büyük sebebi de genel olarak güçlü olan Ünlüler Takımı’ndaki kadınların beceri isteyen yarışmalardaki başarısızlıkları. Özellikle Ünlüler takım halinde atışlarda yokları oynuyorlar. Fakat Ünlüler Takımı’nın kızları daha hızlı oldukları için bu açıklarını kapatabiliyorlar. En azından daha çok deneme yaparak oyunları alıyorlar fakat erkekler için bunu söylemek mümkün değil. Ünlüler takımının en iyi atıcısı olabilecek Pascal hep hızından dolayı geride kalıyor ve kaybediyor bu tür atış oyunlarını. Evet, çok fazla konuştum ama bu açıklamayı yapmak gerekiyordu.

Yazının konusu bütün erkeklerin performansına dayalı olacak demiştim. Yukarıda 5 Mayıs 2015 tarihi itibariyle sitede yarışmacıların birbirleriyle oynadıkları oyunların istatistikleri var. Hakan’ın ilk aday olması vesilesiyle onun şimdiye kadar ne yaptığını görelim.

İstatistik açıklamasını da yapayım hemen. G: Galibiyet, M: Mağlubiyet, %: Şu an adada olanların birbirleriyle olan yüzdeleri ve H%: İki takım için Hakansız veya Hilmicemsiz oranlar. Galibiyet ve mağlubiyetler de H% ile orantılıdır. Genel: Şimdiye kadar yaptıkları yarışmaların oranları.

 İlk olarak Ünlüler Takımı erkekler olarak zaten başarısızlar bunu biliyoruz. Fakat bunda en büyük etkenin rakip takımda Hilmicem gibi bir yarışmacının olduğunu söylemek gerek. Ünlüler Takımı’nın Bozok-Hasan-Turabi üçlüsüne karşı istatistiklerini yukarıda görebilirsiniz.

 Hakan’la başlayalım. Ünlüler Takımı adına en iyi erkek yarışmacı kesinlikle kendisi. Hilmicem’le veya onsuz bir şey değişmiyor fakat Hilmicem’e karşı performansı %43.42’yken onu dışarıda bıraktığımızda %52’e yaklaşıyor. Bu da demek oluyor ki dört oyundan iki tanesini alma potansiyelinden, dört oyundan ikisini kesin alıra doğru bir başarısı var. Neredeyse %9’a yakın bir sıçrama söz konusu.

Doğukan, Hakan’ın hemen ardından geliyor. Her üç oyundan birini garanti alır dediğimiz Doğukan Hilmicem’le oynamasa bunu dört oyundan ikisini alacak potansiyele çıkarıyor. Evet, Hakan potansiyeli aşarken, Doğukan sadece bir potansiyel oluşturabiliyor. %7’nin üzerinde kazanma ihtimali artıyor. Az değil!

Pascal ve Anıl’ı birlikte değerlendirmekte fayda var. Anıl sakatlığından önce de iyi bir yarışmacı değildi açıkçası. Sakatlıktan sonra daha da kötü performanslar sergiledi. Evet, sakatlığının etkisi büyük! Haliyle bu konuda diyecek bir şey yok. Fakat o zaman sen bir Survivor değilsin demektir. Öncelikle bunları geçelim. Nasıl ki adaya ayağı alçıda bir yarışmacı çağırmıyorsan, ayağı alçıda olan ve iyileşse bile tam performans gösteremeyecek olan birini oynatmak doğru değildi. Bunu da görüyoruz. Pascal ise kimi zaman iyi olsa da genel olarak kötü. İki yarışmacının da istatistikleri yukarıda görülüyor. Hilmicem’le oynasalar da oynamasalar da yüzdelerinde çok bir değişim yok. Pascal’ın %3 gibi bir artışı olurken, Anıl’ın %0.7 gibi bir kaybı oluyor. Bunun sebebi de Anıl ve Hilmicem 6 oyun oynamışlar ve ikisini Anıl kazanmış. Bu hep böyle olur muydu? Pek sanmıyorum.


Kısaca Anıl ve Pascal, her üç oyundan bir ihtimal birini kazanabilecek yarışmacılar. Düşünün üçünü de kaybedebilirler. Zira %33’ün üzerinde değiller. Tartışmasız Ünlüler’in sürükleyicisi Hakan olarak görünüyor. Dediğimiz gibi kızlar zaten aşmış durumdalar. Erkeklerden fazladan bir katkı beklediğimizde işte durum bu! Eh, sen Hakan’ı gönderebilirsin elbette. Ama takımını da düşünmek zorundasın.
Bir de yukarıdaki tabloda Gönüllüler’in Hakan’la oynamadıkları zaman ortaya çıkan performansları var. Hakan’a kötü diyenlere gelsin. Hilmicem ve Turabi, Hakan’la oynamadıkları zamanda neredeyse aynı performanstalar. Yani Ünlüler’e karşı belli bir ortalamaları var.

Hilmicem, Hakan’la oynamadığı zaman performansı %1.5 daha iyi oluyor. Bunun sebebi de Anıl’a karşı az oyun oynaması ve diğerlerine göre az fark yapması. Haliyle çok ufak ve hayali bir fark oluyor. Turabi için ise değişen bir şey yok. Bu da iki yarışmacının farkını ortaya koyuyor. Yani herkese karşı üstünler. Mesele Bozok ve Hasan’a karşı kazanmak. İşte bu noktada Hakan devreye giriyor. Hasan, Hakan’la oynamadığı zaman %60.31’den %65.21’e çıkıyor ve üç oyundan ikisini kazanma potansiyelini yükseltiyor. Hatta ve hatta Turabi’nin diğer üç yarışmacıya olan oranının üzerine çıkıyor. Diyeceğim odur ki Hakan, Hasan’ı %5’e yakın yavaşlatıyor.

Bozok için de aynı durum geçerli. Hatta daha fazlası demek mümkün. Eğer Bozok, Hakan’la değil de diğer yarışmacılarla oynasaydı, Turabi’yle aynı oranı yakalıyordu. Yani Turabi ve Bozok, Anıl-Pascal-Doğukan üçlüsüne karşı aynı oranda oyun kazanmışlar. Bozok, Hakan’a karşı 9 oyun alırken 12 kere kaybetmiş. Büyük bir fark gibi görünmese de Ünlüler Takımı’nda Bozok’a karşı üstünlük kuran tek yarışmacı Hakan! Yani Hakan, Bozok’u %7’ye yakın bir oranda yavaşlatıyor.

Bu paragrafı elemenin gerçekleştiği sıralarda yazıyorum. Yani sonuç belli Serenay birinci oldu ve Pascal’ı potaya çıkartarak onun elenmesini sağladı. Görülen o ki Pascal çok rahatlamış. Berna’nın üzüntüsüne diyecek bir şey yok. Ünlüler Takımı adına bundan sonra bir şey değişmeyecektir. Ha Pascal, ha Anıl! Hatta ve hatta Anıl oynamazsa işleri daha da zorlaşabilir. Zira Gönüllüler hem oyuncu değiştirme avantajına sahip olacaklar hem de Hilmicem ve Turabi’yle kazanmaya daha yakın olacaklardır oyunlarda. Eh sayı azaldıkça işler de zorlaşıyor. Fakat Ünlüler’de giden Doğukan ya da Hakan olsaydı o zaman işler daha da kötü olabilirdi. Zaten şimdiye kadar istatistiklerde de görüldüğü üzere Pascal’ın gitmesi takım adına en doğru şey oldu. Bundan sonra ne olacağını göreceğiz.

Şunu da söylemek isterim kii adada neredeyse hiç kimseyi desteklemiyorum. Buna performans ve adaya katkı olarak denge sağlayan Doğukan da dâhil. Hasan’ın politik hale gelmeye başlayan birincilikleri ise bana çok suni ve yapay geliyor. Özellikle son dönemde malum ortamlarda da konuşuldu üzere “dedikodu” yapma oranı gün be gün artıyor. Merve Aydın ve Anıl bu konuda zaten birinciliği kimseye kaptıracak gibi değiller. Serenay ise oldukça abarttı. Hassasiyet ve üzülme durumundan işi inada bindirdi ve bu kendisini ister istemez itici bir hale getiriyor. Turabi sessiz bir şekilde köşesine çekilmiş durumda. Bozok’sa çoktan belli olduğu üzere gidici sadece Nadya’dan önce mi sonra mı? Orası belirsiz. Sahra’ysa biraz daha ılımlı ve performansını arttırmaya başladı gibi. Begüm’se elenme telaşının ardından gelen hırsla gösterdiği performansın altına düşmeye başladı bile. Berna ve Pascal ikilisine sadece gülüyorum. Berna performansıyla takıma büyük katkı sağlıyor fakat hal ve hareketleri sıfırın altında. Pascal her anlamda etkisiz eleman. Hilmicem’e diyecek bir şey yok. O da yalnızlaşmaya başladı. Biraz ortamın zıpırı gibi takılıyor. Pek umursamıyor ama yarışmalarda gösterdiği performansla kazanmayı en çok hak edenlerden. Hakan’a da söyleyecek pek bir şey yok. Bir sinsilik var ama diğerlerine kıyasla adada melek gibi kalıyor. Belki de başka bir şeydir. En azından itici değil ama bu haliyle işi zor. Biraz daha az konuşsa ve ılımlı olsa bambaşka bir hal alabilir yarışma onun için. Söyleyeceklerim bu kadardır. Hakan’a laf edenler önce kendi performanslarına baksınlar. Gönüllüler’de yatıp kalkıp Hilmicem’e dua etsinler. Yoksa şimdiye kadar aldıkları oyunların çoğunu Ünlüler’e kaptırmışlardı ve belki de sayıca daha azlardı.

Bu yazı daha önce ekranella.com'da yayınlanmıştır.