2 Ekim 2009 Cuma

Şiddeti Olumlayan Bir Kahraman

Toplum ve Sinema dersi için ödev olarak yazdığım bir yazıydı. Paylaşmak istedim.





Şiddeti Olumlayan Bir Kahraman

GİRİŞ

V for Vendetta filminde olaylar geleceğin totaliter[1] İngiltere’sinde geçmektedir. 2005 yapmı bir film olan V for Vendetta 2006 yılının Mart’ında gösterime girmiştir. V for Vendetta, Alan Moore'un yazıp David Lloyd'un çizdiği aynı adlı çizgi romandan (V for Vendetta) beyaz perdeye uyarlanmıştır ve filmin başrollerini Hugo Weaving ( V) ve Natalie Portman (Evey Hammond) paylaşmaktadır.

Film, İngiliz tarihine Barut Komplosu[2] olarak geçen, Guy Fawkes’ın 1605 yılının 5 Kasım’ındaki Parlemento Binasını havaya uçurma girişimi sırasında yakalanması ve ardından idam edilmesiyle başlar. Guy Fawkes, bu olaydan ötürü İngiltere’de “vatan haini” ilan edilmiştir. İngiltere’de insanlar her 5 kasımda bu “vatan haini”nin yakalanıp cezalandırılmasını şenliklerle kutlarlar.
ŞİDDETİN GÖRÜNÜMÜ

İngiltere’de baskı yönetimi hüküm sürmektedir ve gece 23.00’den sonra sokağa çıkma yasağı vardır. Evey bu yasağa rağmen sokağa çıkmış ve Kolculara yakalanmıştır. Kolcular, Evey’in evine gitmesine izin vermezler ve onun kendileriyle birlikte olmasını isterler. Evey bunu kabul etmez fakat Kolcular Evey’in üzerine yürürler ve ona saldırırlar. Kolcular orada şiddet yoluyla bir egemenlik alanı oluştururlar ve buna karşı çıkabilecek kimse yoktur. Şiddet onların kullanabileceği meşru bir araçtır. Kolcular orada hem yasa-koruyucu olarak bulunurlarken, bir yandan da yasa-koyucu olarak vardırlar. Kolcular Evey’e bir teklifte bulunurlar yani onla bir uzlaşma arayışı içindedirler fakat buna yinede her ne yolla olursa olsun ulaşmak istemektedirler.
Walter Benjamin “Şiddetin Eleştirisi” makalesinde şöyle der;
Bu iki şiddet biçimi, modern devletin bir başka kurumunda, ölüm cezasında olduğundan çok daha doğa dışı bir bileşke, bir tür hayali karışım oluşturacak biçimde bir arada bulunur: polisten söz ediyorum. Doğru, bu yasal amaçlara hizmet eden şiddettir. (uzlaşma hakkını içerir), ama aynı zamanda geniş sınırlar içinde bu amaçların hangi amaçlar olduğuna kendi başına karar verme yetkisine sahiptir (hüküm verme kararını içerir).
... Eğer yasakoyucu şiddet zafer aracılığıyla değerini kanıtlamak zorundaysa, yasakoruyucu şiddet de tek başına yeni amaçlar koyamayacağına ilişkin bir sınırlamaya tabidir. Polis şiddeti her iki koşuldan da azat edilmiştir. Yasakoyucudur, çünkü karakteristik işlevi yasaların beyanı değil tüm hükümler için yasal hak iddiasında bulunmadır, aynı zamanda yasakoruyucudur, çünkü bu amaçların hizmetindedir. ... Böylece polis, herhangi bir hukuksal durumun söz konusu olmadığı sayısız olayda, “güvenlik nedeniyle” kendi başına müdahalelerde bulunur... [3]

Burada Benjamin polisten bahsederken, filmde kolcular (polis görevi gören) onların rolünü üstlenmişlerdir. Diktatör rejiminin kolcuları, sokaklarda onu temsil etmektedirler. Onlar bilirler ki kimse yaptıklarından ötürü onlardan hesap sormayacaktır. Onlarda dilediklerini yaparlar, yani bir nevi yasakoyarlar.

Bu sırada kahramanımız V olay yerine çıkagelir. Usta bir dövüşçü olan V üç kolcuyuda yere serer. Bunu yaparak suç işlemiş, egemene ve yasalara karşı gelmiştir. O, o andan itibaren iktidarın gözünde bir suçludur. İktidara karşı şiddet kullanmıştır. Egemen için şiddetin uygulanmasında sorun yoktur, kolcular egemen adına şiddete başvurduklarında bu egemen hukukun şiddeti olduğundan sorun yoktur. Benjamin hukuk dışı şiddet hakında şunları söyler: “... şiddet, hukukun elinde olmadığı sürece, hizmet ettiği yasadışı amaçlar dolayısıyla değil, bizatihi hukukun dışında var olması dolayısıyla, hukuka karşı bir tehdit oluşturur. Şiddetle savunulabilir bi görüştür bu, insan “büyük” bir suçlunun, amaçları ne kadar sapkın olursa olsun, nasıl da sıklıkla, halk arasında gizli bir hayranlık yarattığını düşünmeden edemiyor.”[4] İktidar şiddeti kontrol edemediğinde, yani yasakoruyucu işlevini yerine getiremediğinde, şiddetin yasakoyucu işlevi onu alaşağı eder. “Bu şiddet Büyük Suçlu’da, hukukun karşısına, yeni bir hukuk ilan etme tehdidiyle çıkar, kayda değer örneklerde, tıpkı ilkel çağlarda olduğu gibi, toplumun gözünü korkutabilir. Dışsal güçler onu savaşma hakkı vermeye zorladığı sürece, şiddetin yasakoyucu niteliğini onaylamaktan başka çaresi kalmayan devletse, şiddetten yalnızca bu yasakoyucu niteliği yüzünden ürker.” (Benjamin, Şiddetin Eleştirisi, sf. 108).

V, Evey ile tanıştıktan sonra ona birşey göstermek istediğini söyler ve onu bir binanın tepesine çıkartır. Saatler artık 5 Kasım’ı göstermektedir ve V, Çaykovski'nin 1812 Uvertürü eşliğinde Londra Ağır Ceza Mahkemesini havai fişeklerle beraber patlatır. Şehri bir müzik sarmıştır. İnsanlar sokağa çıkma yasağına aldırış etmeden dışarı fırlamışlardır. V 1605 yılında Guy Fawkes’ın yapmak istediği işi, halkı zorbalıktan kurtarıp, onları özgürlüğe kavuşturacak birşeyler yapmak adına başlangıç olarak bu binayı havaya uçurmuştur. V kimdir? Bir terörist, bir vatan hanini mi yoksa bir özgürlük savaşçısı mıdır? O gün, ülkedeki bütün televizyon kanallarına aynı yayını vererek halka bir konuşma yapar. Binayı kendisinin havaya uçurduğunu, 400 yıldan fazla bir zaman önce Guy Fawkes’ın özgürlük, eşitlik adına yapmak istediği şeyleri hatırlatmaya geldiğini ve bir daha ki 5 Kasım’da Parlamento Binası’nı havaya uçuracağı sırada halkı bu baskıcı, diktatör rejime karşı arkasında durmaya çağırır.

OLAĞANÜSTÜHALİN PENÇESİNDE BİR ÜLKE

Ülkede sanki sürekli bir olağanüstü hal hüküm sürmektedir. Herşey devlet tarafından kontrol altındadır. İnsanların özgürce düşünebildiği, fikirlerini söyleyebildiği bir ortam yoktur. Başbakan Adam Sutler (John Hurt) bütün ülkeyi ele geçirmiş bir hükümdar/egemendir. Carl Schmitt egemene dair şunları söyler: “ Egemen, olağanüstü hale karar verendir. ... olağanüstü halde hukuk devleti anlayışına uygun bir yetkiye yer yoktur. ... O hem son derece acil bir durumun söz konusu olup olmadığına, hem de bunu bertaraf etmek için ne yapılması gerektiğine karar verendir.”[5] Adam Sutler’ın de tam olarak yaptığı budur, kurucu şiddet yoluyla sağladığı egemenliğini korumak için, olağanüstü hali ilan etmek ve hukuku askıya alarak hem hukuku gerçekleştirmek hem de hukuku dışarda bırakmaktır. Schmitt’ten devam edersek; “ Olağanüstü halden bahsedebilmek için prensip olarak sınırsız yetkinin söz konusu olması, yani mevcut düzenin bütünüyle askıya alınması gereklidir. ... Olağanüstü halde devlet, hukuku, kendini koruma hakkına dayanarak askıya alır.” Bu doğrudur, film boyunca devletin kendini korumak adına, kendi iktidarını, güvenirliğini sağlamak adına halka yalan bilgiler vererek onları manipüle etmeye çalıştığını ve onlara baskı yaptığını görürüz.

KAOS ORTASINDA BİR BİYO-İKTİDAR ÖRNEĞİ

Dedektif Finch (Stephen Rea) V’yi adım adım takip etmektedir. Onun her yaptığı harekette, onun ve devlet hakkında yeni şeyler öğrenmektedir. Araştırmalarını daha da derine indirmek ister. Sonucunda devletin güvenliğini sarsacak çok gizli bilgiler edinmeye başlar. Adam Sutler’ın Muhafazakar Parti liderliğinde nasıl Başbakan olduğunu, neler yaptığını öğrenir. Devlet binlerce insanın ölmesine neden olan bir biyolojik projenin destekleyicisidir. Bu proje ile üstün insan ırkını yaratmak isterler fakat işler yolunda gitmez ve bu çalışmanın yürütüldüğü kampta bir patlama sonucu herşey yerle bir olur. Yine de ellerinde bir şey vardır, kamptaki deneklerden birinin kanı virüsü yenebilmiş ve savaşma kabiliyetine sahiptir. Devlet bunu yaymak için, bir metro istasyonu, bir okul ve bir su arıtma tesisini hedef olarak seçer.Yüzlerce insan bu deneye kobay olurlar ve kısa bir sürede ölürler. Bu sırada medya sayesinde insanlara korku salınmıştır. İlaç şirketi sahibi bazı parti üyeleri de bu işten kazanç sağlamışlardır. Sona yaklaştıkça Adam Sutler yapılan seçimler sonucunda Başbakan olmuştur.

5 Kasım günü yaklaştıkça ülkede bir panik havası esmeye başlamıştır. Halk olan olaylara tepki göstermeye başlamıştır. Başbakan Sutler, o gece halka bir konuşma yapacaktır. Bu konuşma da ulusun bağımsızlığının tam ve eksiksiz itaate bağlı olduğu, sokağa çıkma yasağına karşı gelenlerin düşman ilan edileceklerini ve cezalandırılacaklarını söleyecektir.
Filmin bütününe baktığımızda devletin yaratmaya çalıştığı sağlıklı, itaatkar bir toplumdur. İnsanlar sürekli dinlenmekte, takip edilmekte, televizyon kanalları ve gazeteler aracılığıyla manipüle edilemekte, sürekli bir yasaklamanın içinde tutulmaktadırlar. Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm: Şiddetin Eleştirisi ve Siyasetin İmkanı başlıklı yazısında Foucault’un klasik iktidar ve modern iktidar hakkındaki söylemini şu şekilde açıklar:
Foucault klasik iktidarla modern iktidarı, her iki iktidar biçiminin hayat ve ölüm karşısında aldıkları tavırla birbirinden ayırır. Klasik iktidar doğrudan güç uygulayan, gücünü hayatta bırakmak veya öldürmek yetkisine sahip olmasından alan mutlak bir iktidardır. Oysa modern dönemde iktidar hayat üzerinde dolaylı bir iktidara sahiptir, ölümle tanımlanmaktan ziyade “hayatı yöneten bir iktidardır” Değişen bu iktidar biçiminin yaptığı ilk şey, iktidarı egemenden alıp, tekil varoluşların standartlaştırılıp, eşitlenmesiyle oluşturulan nüfusa (population) vermektir. Böylece son yüzyılda dünya tarihinin gördüğü en kanlı şiddet olayları ortaya çıkabilmiş, katliamlar ve soykırımlar zorunlu hale gelebilmiştir. Artık sorun iktidarın temeli olan nüfusun biyolojik varlığının bilgisiyle ilgilidir, egemenin hukukî varlığıyla değil. Bu modern biyoiktidar, kendisini türle, ırkla yani nüfusun biyolojik bilgisiyle kendisini var kılar ve hayat üzerinde konumlanır. Siyaset artık nüfusun sağlığıyla, varlığıyla ilgili hale geldiğinde bu varlığı tehdit edebilecek her türlü odak öldürülebilir hale gelir. Dolayısıyla artık iktidar hayatta bırakma veya öldürme yetkisiyle değil, hayatı desteklemekle güçlenir. Hayat üzerine konumlanan bu iktidarın sınırı ölümdür. Bu iktidar çerçevesinde ilk hedef bedendir. Beden bir makine olarak görülerek bedenin disiplini, kabiliyetlerinin artırılması, gücünün ortaya çıkarılması, bu yolla bedenin uysallaştırılması, verimlilikler sistemi ve ekonomik kontrol sistemine entegrasyonu hedeflenir ki bu durum Foucault tarafından “insan bedeninin anatomo-siyaseti” olarak tanımlanır. İkinci önemli nokta da Foucault tarafından “düzenleyici kontroller” olarak tanımlanan “nüfusun biyosiyaseti”dir. Biyosiyaset nüfusun doğurganlık, ölüm-doğum oranları, hastalık düzeyi, yaşam uzunluğu bilgileri ve düzenlemelerini kapsar.
Bu şekilde bir iktidar yatırımıyla bedenlerin uysallaştırılması, yönetilmesi, yaşamın işletilmesinin hesaplanması, nüfusun kontrolü ve bedenlerin özneleştirilmesi yoluyla bioiktidar oluşur. Bedenlerin üretime koşulması, kapitalizmin gelişmesi ve bioiktidar için varolma koşuludur. Beden üzerindeki bu yatırım modern devletin yapısını oluştururken, bu sayede beden de “değerlenmiş”, kutsallaşmıştır. Foucault modern insanı özetlerken, Aristo’nun siyaset gibi kapasitesi de bulunan bir hayvan olarak tanımladığı insanın, binyıllardır yaşayan bir varlık olduğunu, ancak modern insanın siyasetinin, kendisini kendi varoluşuna oturtarak yaşayan bir varlık olarak kendisinin biyolojik varoluşunu sorgulamaya açtığını ifade eder. Bu tanımlama aslında modern dönemde biosun yok olduğunun, yerine zoénin siyasallaşarak her yere yayıldığının ifadesinden başka bir şey değildir.
Foucault ilerleyen sayfalarda modern dönemde hukukun “kılıç” tehdidiyle değil, düzenleyici, norm oluşturucu, normalleştirici olarak işlediğini söyler. Dolayısıyla insan olmak hukuksal bir özne olmaktan daha fazla bir şeyi oluşturmaz hale gelir. Bu şartlar altında siyasi mücadelenin asıl amacı ve alanı hukuk değil, hayat haline gelir. “Hak” kavramı tam da bu noktada, eski hukuk sisteminin idrak edemeyeceği bir kavram olarak gelişir. Hak artık özneyi özne yapan şey olarak ortaya çıkar, yaşama hakkı, artık sağlıkla, bedenle mutlulukla, ihtiyaçların doyurulmasıyla ilişkilidir. Bu biyoiktidar analiziyle Foucault, modern dönemde şiddetin bu kadar yaygınlaşmasının ve farklılaşmasının kökenini değişen iktidar paradigmasında aramaktadır. İktidarın ve şiddetin değişen yüzü ise değişen beden algısı, hak kavramı ve kurumlarıyla topluma sirayet etmiş biyosiyasette anlaşılır.[6]
Nuh Yılmaz’ın Foucault’un biyoiktidar kavramı üzerine bu sözleri anlatmak istenileni açık bir şekilde göz önüne seriyor. Devlet günümüzde insan bedenini kontrolü altında tutmaktadır. İnsanlara şekil veren, onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğreten bir disiplin toplumunda yaşamaktayız. V for Vendetta’da V şöyle der: Toplumlar kendi devletlerinden korkmamalı, devletler kendi toplumlarından korkmalı. Bu görüldüğü gibi karşılıklı bir durum mudur? Aynı şiddetin kullanımında olduğu gibi, devlet kendi meşruiyetini sağlamak için şiddete başvururken, kendi hukukunun dışındaki bireysel şiddete; kendisine karşı bir tehdit oluşturduğu için tahammül edemiyor. Yani devlet korkmamak için korkutuyor demektir. İşte bu nokta da şunu sorabiliriz. Toplum herşeye rağmen direncini kaybetmez ve korkmazsa ne olur? V, yaklaşık dört yüzyıl önce Guy Fawkes’ın deneyipde yapamadığını, Parlamento Binası’nı havaya uçuracağını söylerek bir yandan buna yanıt arıyor ve aynı zamanda cevabını da veriyor. Yapacağı eylemin bir sembol olduğunu ve buna anlam kazandırcak olanlarında insanlar olduğunu söylüyor. Giorgio Agamben, Kutsal İnsan’ın Giriş’inde Foucault’un biyoiktidar kavramından bahsederken şunları söylüyor:

Foucault’a göre, bir toplumun “biyolojik modernliğinin eşiği”, yalın bir canlı beden olarak bireyin ve türün, toplumun siyasal stratejilerine dahil edildiği noktaydı. Foucault’nun College de France’de verdiği dersler 1977’den sonra “toprak-temelli Devlet”ten “nüfus Devleti”ne geçiş ve bunun sonucu olarak da, egemen iktidarı ilgilendiren bir sorun olarak ulusun sağlığı ve biyolojik hayatının önemindeki artış (ki bu şekilde tedricen “insanların yönetimi”ne dönüşüyor) üzerine odaklanmaya başlıyordu. “Bunun sonucunda ortaya çıkan şey, en sofistike siyasal teknikler kullanılarak başarılan, insanın hayvanlaştırılmasıdır. Bütün tarih boyunca ilk defa olarak sosyal bilimlerin önündeki imkânlar orta yere seriliyor ve aynı anda hem hayatı korumak hem de bir soykırıma yetki vermek mümkün oluyor”. Özellikle de, bu açıdan bakıldığında, bir dizi amaca-uygun teknoloji kullanmak suretiyle deyim yerindeyse kendisine gereken “uysal bedenler”i yaratan söz konusu yeni biyoiktidarın ulaştığı disiplinci denetim olmasaydı, kapitalizmin gelişimi ve zaferi mümkün olmayacaktı.[7]


“Uysal bedenler” V’nin filmde karşı çıktığı şeydir. O topluma özgürlüğünü yeniden kazandırmak için ortaya çıkmıştır. O, onu yaratanların düşmanıdır ve her birinden intikamını almadan da durmayacaktır. V’nin kendisine has sembolünün de, Anarşizm’in sembolünü çağrıştırdığını söylememiz gerekir. V insanları birlik olmaya çağırıyor, bütün ülkedeki insanlara Fawkes maskesi yollayarak onları Parlamento Binası’nın yerle bir oluşunu izlemeye davet ediyor. İnsanlar bir senelik süreçte ülkede olup bitenlerin farkına varmaya başlıyorlar. Şiddeti, şiddetle bastırmak; film boyunca karşımıza çıkan bir önermedir. V bunu desteklercesine şunu diyor: Şiddet iyi amaçlar için kullanılabilir. V’nin iyi amaçlardan kastettiği şey Adalettir. O adaleti sağlamak uğruna, topluma özgür olabileceğini hatırlatmak uğruna şiddeti önerir. Böylece adaleti sağlamak uğruna yapılan şiddeti olumlar. Benjamin şunları söyler: “ ... bir etkinin, sözcüğün asıl anlamıyla şiddet olarak tanımlanması için, ahlaki meselelerle ilişkisi olması gerekir. Bu meselelerin alanı hukuk ve adalet kavramları tarafından belirlenir.” (Benjamin W., Şiddetin Eleştirisi, 101) V kendi şiddetini adaleti yerine getirmek üzerine temellendirmiştir. Aynı şey Devlet’in şiddetinde de görülmektedir. Her iki tarafta kendi adaletlerini sağlamak için şiddete başvururlar.

BİR DÖNEME ATIF: THATCHERİZM

Film günümüz kapitalist toplumlarına gönderme yapar. Alan Moore bu öyküyü 1979-1990 yılları arasında iktidar da olan “Demir Leydi” lakaplı Başbakan Margaret Thatcher’ın yönetimindeki İngiltere’den esinlenerek kaleme almış. Thatcher’da aynı filmdeki Sutler gibi Muhafazakar Parti’nin başındadır. Thatcherizm terimide bu dönem de ortaya çıkmıştır. Thatcher’ın uyguladığı ekonomik ve siyasi politikaları ifade eder. İngiliz Sosyolog Anthony Giddens Thatcherizm için şunları söyler: “Thatcherizm, devletin ekonomik yaşamdaki rolünün sınırlanmasına ve piyasa güçlerine güvenin hem de ekonomik büyümenin temeli olmasına öncelikli önem veriyordu. ... Thatcherizmdeki belki de en güçlü süreklilik unsurlarından birisi, Bayan Thatcher’ın kişiliği ile ahlaksal üslubuydu. Meydan okuyan tavrı pek çok seçmenin gönlünü kazanmasa da, ulusal bir lider olarak sahip olduğu nitelikler saygı uyandırmaktaydı.”[8] Film bize toplumla ilgili sosyo-ekonomik olarak fazla detay sunmasa da, Sutler’ın bir Başbakan olarak tavırları Thatcher’ı bize hatırlatmaktadır. Yine de film de kendi partilerinin iktidara gelmesiyle zengin olan papaz ve asker figürleriyle kapitalist dünyanın olmazsa olmazı din ve ordu kurumlarının varlığını göstermektedir. Karl Marx 1843 yılında kaleme aldığı Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş. adlı yazıda din için: “Din, halkın afyonunu oluşturuyor” derken; Benjamin de Şiddetin Eleştirisi adlı yazısında orduya ithafen: “Militarizm, şiddetin devletin amaçlarına hizmet eden bir araç olarak zorla evrensel düzeyde kullanımıdır” der. Din ve ordu devletin devamını sağlayabilmek için olan iki kurumdur. İki kurumda insanları özgür düşünceden yoksun bırakıp, sorgusuz-sualsiz devlete bağlanmalarını sağlayan kurumlardır. İkiside insanları tahakkümleri altına almaktadır. Zaten Sutler’ın yaptığıda bu değil midir?

SONUÇ

5 Kasım günü geldiğinde Parlamento Binası’nın yerle bir olması için her şey hazırdır. Çanların günün ilk anıyla beraber çalmasıyla, Çaykovski'nin 1812 Uvertürü sokaklarda yankılanmaya başlar. Binanın etrafı askerlerle havadan, karadan çevrilmiştir. Bu sırada V Başbakan Sutler’ın yardımcısı Creedy (Tim Pigott-Smith) ile anlaşmıştır. Creedy ona Sutler’ı verecektir, o da kendisini ona teslim edecektir. V, Creedy’nin elinden Sutler’ın ölümünü izler fakat daha sonra Creedy’i de öldürür. Bu sırada kendisi de yara almıştır. Sevdiği kadın olan Evey’in kollarında can verir. V’nin ölümü ve film boyunca onun yüzünü hiç görememiz onun taşıdığı sembolik anlama gönderme yapar. V şöyle der: “Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.” Nasıl ki Guy Fawkes onun için kurtuluşun sembolüyse, onun da yapmak istediği yüzündeki maskeyle özgürlük için bir sembol oluşturmaktır. O ölmüştür fakat ölen sadece bedenidir, onun bıraktığı anlam yaşamaya devam etmektedir. İnsanlar yüzlerinde Guy Fawkes maskeleriyle sokaklardadırlar. Askerler Başbakan Sutler ve Creedy’den gelecek emirleri beklemektedirler fakat kimse yanıt vermez. İnsanlar, askerlerin üzerilerine doğru yürümektedirler. İnsanlar baskıcı, totaliter devlete karşı bir araya gelmişlerdir ve onlarda V gibi yeni bir dünya yaratmak için Parlamento Binası’nın önündedirler. İnsanlar maskelerini çıkarmışlardır ve binanın yerle bir oluşunu izlerler.

Kısaca söylemek gerekirse film, baskıcı bir yönetimin, insanları nasıl kontrol altına aldığını, onları nasıl denetlediğini, disipline ettiğini, yasaklar koyduğunu, şiddet yoluyla baskıladığını, insanlara sadece maddi varlıklarından ibaretlermiş gibi davrandığını anlatıyor. Ve günün birinde ortaya çıkan kahraman tüm ülkeyi bu durumdan kurtarmak için harekete geçiyor ve insanlara onların gerçekte sahip oldukları şeyi onlara hatırlatıyor.. Bu da onların, Özgürlükleridir.


[1] Totaliterizm faşist, teokrasist sistemlerin belirgin tanımıdır. Total rejim, halkın beynini yıkama, halkı güdümlemedir. Bireyin özerkliği ve öznelliği yoktur. Birey, yönetimin manipülasyonlarına açıktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz. Yönetim aleyhine fikir öne sürenler sürülür, işkence edilir, öldürülür. Bkz. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Totalitarizm)
[2] Komplocuların amaçları, sık sık günümüz teröristlerinin amaçlarıyla karşılaştırılmaktadır. Buna karşılık onların hedefleri terör yaratarak devlet yönetiminde söz sahibi olmak değildi. Asıl amaçları İngiltere devlet yönetiminde ve Katolik monarşik rejimde kökten bir devrime gitmekti. Terörizm hareketi ya da politik hazımsızlık sonucu gösterilen düşmanca bir tepki olmaktan çok, anarşist kaygılar taşıyan bir eylemdi. Bu yönüyle Barut komplosu, sadece İngiltere'nin değil, tüm dünyanın siyasî tarihini değiştirmeyi hedefleyen bir devrim girişimi olarak kabul edilebilir. Bkz. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Barut_komplosu)
[3] W. Benjamin, Şiddetin Eleştirisi sf. 110-111, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr. E. Efe Çakmak
[4] W. Benjamin, Şiddetin Eleştirisi sf. 105, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr. E. Efe Çakmak
[5] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat, “Egemenliğin Tanımı” sy. 13-14-15, Dost Kitabevi Yayınları, 2005 Ankara
Çvr. Emre Zeybekoğlu
[6] Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm, Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002, Sayı: 24
[7] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, sy. 12, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
[8] Anthony Giddens, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 2006








1- Benjamin Walter, Şiddetin Eleştirisi, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr.E. Efe Çakmak

2- Schmitt Carl, Siyasi İlahiyat, “Egemenliğin Tanımı”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005 Çvr. Emre Zeybekoğlu3- Yılmaz Nuh, Biyoiktidar ve Liberalizm,Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002,Sayı: 244- Agamben Giorgio, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 20015- Giddens Anthony, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 20066- http://tr.wikipedia.org

3- Yılmaz Nuh, Biyoiktidar ve Liberalizm,Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002,Sayı: 24
4- Agamben Giorgio, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
5- Giddens Anthony, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 2006
6- http://tr.wikipedia.org

0 Kuş Sesleri: