6 Kasım 2011 Pazar

Midnight in Paris


Keşke şu dönemde yaşasaydım, diyenlerden misiniz? Kendi zamanınızı – yani şimdiyi- sıkıcı, kasvetli bulanlardan mısınız? Öyle sanıyorum ki, o zamana gidebilseydik -bu belki rüyalarımızda ve hayallerimizde mümkündür- nasıl olurdu diye sorar dururduk. Evet, hayallerimizin çağına, yıllarına gidebilmek fikri ne kadar cazip ve olağan dışıysa, Woody Allen'ın son filmi Midnight in Paris'de öylesine olağan dışı. Elbette sinema hayallerin yeri fakat hayalleri böylesine yaratıcı bir dille ve sıkmadan gösterebilmekte başka bir yetenek gerektiriyor.

Allen, yazıp, yönettiği son filminde Hollywood'un içinde hapsolmuş, Hollywood için basit hikayeler yazan bir senarist olmaktan bunalmış Gil Pender'in, Paris'e aşık olma ve oraya yerleşme öyküsünü anlatıyor bizlere. Bunu yaparken de Pender'in, o hep hayallerini süsleyen yıllarına -buna belki de Allen'ın hayali demek yanlış olmaz- 1920'lere götürüyor bizleri. 2010 ve 1920 yılları arasında mekik dokuyan bir adamın hikayesi bu. Yaşadığı zamandan zevk alamayan, hayran olduğu kimseleri içinde barındıran Paris'i, 1920'ler de düşleyen Gil Pender'in yolculuğuna tanıklık ediyoruz 90 dakika boyunca.  

0 Kuş Sesleri: