18 Ekim 2017 Çarşamba

"Mindhunter" 1. Sezon Yazısı


Uzun süredir bir diziyi böyle keyifle izlememiştim sanırım. Mindhunter 10 bölümlük ilk sezonuyla gerçekten güçlü bir seyir sunuyor.

İki FBI ajanının – Holden Ford ve Bill Tench- daha o zamanlar bu şekilde anılmasa da “seri katiller” üzerine suçlu profili çıkarması üzerine yaptıkları araştırmaları izliyoruz. Ajanlarımız dizinin sürükleyici karakterleri olmakla birlikte onlara daha çok akademik anlamda katkı sunan Anna Torv’un karakteri Wendy Carr’ı da es geçmemek gerek.

Holden henüz 29 yaşında bir FBI ajanıdır. Akademide suçlu profilleri ya da  suçluyla arabuluculuk üzerine ders vermektedir ancak bu ona yetmiyordur. Davranış Bilimleri Bölümü’nden Bill ile tanışırlar ve şehir şehir gezerek yerel polislere deneyimlerini aktarırlar. Onların da bundan çıkarı vardır elbette, olaylara dahil olma, bu anlamda suçlu davranışı üzerine çalışma fırsatı sağlar bu yolculuklar. Ancak Holden için bunlar ufak uğraşlardır ve da fazlasını istemektedir. Gittikleri bir kasabada mahkûm olan Ed Kemper ile görüşmek ister. Bill başta bu görüşmelerin bir işe yaramayacağını düşünür ve golf oynamakla meşgul olur. Ed kim mi? Sekiz kadını vahşi bir şekilde öldüren, iri yarı bir katil.

Biraz önce de söylediğim gibi, bu suçlu psikolojisini anlama, bu anlamda profil çıkarma süreci içerisinde araştırmaları yenidir ve “seri katil” kavramı literatürde yoktur. Ed ve ona benzer katillerle konuşarak özellikle cinsellik içeren cinayetleri çözmeye başlarlar. Yerel polise yardım ederler mesela ve olay daha da büyümeden katili yakalarlar. Bunu da Ed ve diğer katillerle yaptıkları görüşmelerden sonra elde ettikleri bulgularla çözerler.

Ajanların saha deneyimi ve akademik olarak bu çalışmanın nasıl yürümesi gerektiği arasındaki çatışma dizide geri planda görünse de önemli bir nokta aslında. Suçluyu yakalamak için her yol mübah mıdır? Dizi aslında bir yandan gerçek olaylar ışığında bunları da sorguluyor ya da bu tarz sorular sormamızı sağlıyor. Psikoloji ve sosyoloji üzerine yapılan sohbetler, katil hikâyelerinin ardında saklı gizemleri ortaya çıkarıyor mesela.

Babası tarafından terk edilmiş, yalnız büyümüş, anne şefkatinden uzak çocukların katil olma eğilimleri üzerine ilerliyor dizinin ilk sezonu. En azından ajanlarımız olayları çözerken bunu ön planda tutuyor diyebiliriz.

Dizi gerçek olaylardan esinlenerek oluşturulduğu için daha da etkili oluyor ve özellikle anlatımda bunu görmek fark yaratıyor.

Çaylak ajanımız Holden’ın gelişimi her bölümde daha da belirgin oluyor. Nasıl ki katiller suçlarını daha incelikli, rastgele olmayacak şekilde işlemeye başlıyorlarsa, Holden de cinayetler üzerine kafa yorarken ve onları çözerken şüphelilere ya da suçlulara karşı ona göre ustalaşıyor. Dizi de geçtiği gibi “seri katiller” ajanlarımız için çok değerli birer madendirler.

Dönemi yansıtan bir dizi değil bana göre Mindhunter ancak bunu da es geçmiyor. FBI ve Akademi arasındaki “68 Kuşağı” gerilimi yer yer hissediliyor ancak çok da üzerinde durulacak bir noktada değil. Bunlar hippilik ya da anormal olarak tarif edilen dönemin geçişleri aslında.

Dizi görüntüleriyle, tasarımıyla ve metinleriyle öne çıkıyor. Her bölümde daha da içine çekiyor açıkçası. Elbette kovalamacalı polis hikayeleri arayanlara göre olmayabilir fakat yine de etkileyici bir dizi.

Final bölümünün final sahnesi ise bütün bir korku filmine dönüştürüyor her şeyi. O kadar iyi tasarlanmış ki, söylenecek söz yok.


Konu ilginizi çektiyse kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. J

0 Kuş Sesleri: