28 Eylül 2012 Cuma

Bİr Gece

Bilgisayarımı kapatıp çıktım. Kapının dışında yer alan parmak okuma cihazı 02.14’ü gösteriyordu. Bu geceki mesaim geride bıraktığım yüzlercesi gibi sona ermişti. Asansörü çağırıp aşağıya indim. Bu binaya taşındığımızdan beri bizden nefret ediyor gibi gözüken güvenlik görevlilerinden görece daha genç olanın, sanırım 40 yaşlarındaydı, kapısını tıklatarak uyandırdım. Her zamanki gibi beş karış suratla ve elindeki anahtarlardan doğru olanı diğerlerinden ayırarak kapıya doğru geldi.

Hava az önce yağan yağmura rağmen beklediğim kadar serin değildi. Üstüme giydiğim ikinci kat gereksiz olmuştu ama çıkarmadım. Yol uzundu, belki üşüyebilirdim. Bisikletimin anahtarını bir arkadaşımda unuttuğum için tramvayla gelmek zorunda kaldığım işten araç olmadığı için yürüyerek dönmek zorundaydım. Sokak lambalarının yarattığı sarımsı gecede eve doğru yürümeye başladım.

İstanbul insanlar yokken oldukça güzel. İşe girdiğimden beri bu güzelliği bolca tadıyorum. Yaşam belirtileri yok değil, var. Örneğin sarı taksiler. Gece geç saatlerde en çok gördüklerim onlar. İş merkezlerinin önünde muhabbete koyulmuş ya da içeriye doğru bakarsanız bulmaca çözen güvenlikçileri de unutmamak gerek. Birkaç tinerci de olur mutlaka parkta kafa olmakla meşgul. Tüm bu insanlarla aynı geceyi paylaşmak dışında bildiğim ortak bir yanımız yok. Durup konuşsak belki "tanışık" çıkarız.

Tophane civarındayken arkamdan birinin geldiğini hissettim. Sonra yanımdan geçtiğini gördüm. Sarı askılı tişört, kırmızı şapka, kırmızı şort ve kırmızı ayakkabısıyla gece sporuna çıkmış bir yabancıydı. Kulağında kulaklığıyla dış dünyayla pek fazla ilgilenmiyordu.

İlerlemeye devam ettim.

Ara sıra ara sokaklardan yüzlerinde sarhoş bir gülümseme olan gruplar çıkıyordu. Muhtemelen taksimde geçirdikleri gecenin ardından evlerine dönüyorlardı. İki kız taksime çıkan merdivenlerde arkadaşlarına fotoğraflarını çektiriyorlardı. Yanlarından ilgilenmiyor gibi geçerken gecenin başlangıcından merdivenlere geldikleri ana kadarki hayatlarını merak etmiyor değildim.

Taksiler yanımdan geçerken yavaşlayarak dikkatli gözlerle gözlerime bakıyorlardı ama onlara verecek param yoktu. Zaten gökyüzündeki yıldızlar şehrin ışıklarına rağmen gözükebilirken yani havada tek bir bulut parçası bile yokken hiç gerekli değildi. Yürüyebilirdim.

Karaköy’den geçerken yanımdan geçip giden sporcu adamı gördüm tekrar. Ara sokaklardan birine girerken başındaki kırmızı şapkayı çıkardı. Saçları bembeyazdı. Spor böyle bir şey demek ki. Oysa ben en fazla 30 yaşlarında diye düşünmüştüm.

Galata köprüsünden geçerken oraya has yağlı ve tuzlu bir koku vurdu yüzüme. Balıkçılar köprünün ayağına yakın bir yerde tekneden midye indiriyorlardı kırmızı file çuvallar içinde. Onlara artık angarya gelen işler bana olmak istediğim yer gibi geliyordu. Özeniyordum hayatlarına.

Köprü üzerinde tek tük balık tutanlar vardı. Aslında hem sayı olarak hem de tuttukları balık olarak tek tüktüler. Deniz bu akşam pek cömert değildi anlaşılan. Onlara olta, çapari, oltaya takmaları için karides ya da solucan satan yaşlı adam da oradaydı. Bir battaniyeye sarınmış uyuyordu. Hayatı hep o köprüde mi geçiyor diye merak ettim. Yalnızlığı yalnız hissettiriyordu.

Eminönü yer altı çarşısından yolun karşısına geçtim. Mısır Çarşısı’nın yanındaki peynircilerin önündeki yoldan ara sokağa saptım. Burnuma gelen koku teyzemin oğluyla amcasının yoğurthanesinde çocukken geçirdiğimiz zamanları getirdi aklıma.

Loş sokakta yürürken bir anda 2 büyük köpek karşıma çıktı ve belli ki benden hoşlanmamışlardı. Hırlayıp havlıyorlardı. O sokağın bekçileri olmalılardı. Ben de onlara bağırdım. Bunun üzerine durdular. Ama hala kızgındılar. Derken sahipleri de arkalarında belirdi. Sanırım oranın esnafından birileri. Köpeklere isimleriyle hitap ederek sakin olmalarını söylediler. Yine de yanlarından geçerken köpeklerden biri bacağıma doğru hamle yaptı ama sahibinin sert bir tepkisiyle eylemini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Yoluma devam ettim.

Kepenkleri yarıya kadar indirilmiş ya da kaldırılmış fırının önünden geçerken dışarıya sızan mavi floresan ışığının ardından sesler geliyordu. Mesaiye en erken başlayan onlardı sanırım. Ekmek hamurunu tutturuyor olmalılardı. Duyumsadığım kokular yine yabancı değildi. Aklıma babamın çarşıda işlettiği fırını getirdi. Yaz tatillerinde orada olmaktan hoşlanırdım.

Fırını geçtikten hemen sonra arkadan hızla yaklaşan ayak sesleri duydum. Ya da pati… Az önceki köpekler havlayarak peşimden geliyorlardı. Sanırım yanlarından ellerim cebimde geçip gitmeme bozulmuşlardı. Arkamı dönüp bir kez daha yüksek sesle bağırdım. Her köpek gibi daha fazla yaklaşmayıp durdukları yerden havladılar. Peşimden gelmeyeceklerine emin olduktan sonra yürümeye devam ettim.

Eve varmama 100m’lik bir yokuş kala devriye atan bir polis aracı yanımdan ağır ağır geçti. Ardından gecenin karanlığı çöktü ve sokak lambaları yanmayan sokağı kocaman ağzıyla yuttu. Milyonluk İstanbul’da benden başka kimse olmadan eve doğru yürüdüm. Kediler, fareler ve yarasaları es geçerek söylüyorum. Onlar kendi işlerindeydi.

Çantamın arka gözünden anahtarımı alıp demir kapının deliğine soktum. Ve bir saniye sonra İstanbul'un uyku tutmayan sokaklarından bir kişi daha eksilmişti..

12 Eylül 2012 Çarşamba

Uyumak Boğulmaktan İyİ

Duvarda asılı olduğu yerden tam olarak 04:45’i gösteren yeşil saatin önünden geçen genç adam dolabın kapağını büyük bir susuzlukla açtı. Neyse ki soğuması için bıraktığı suyuna kimse dokunmamıştı. Şimdi yapması gereken tek şey açık kalan dolap kapağının sarımtırak loş ışığıyla aydınlattığı mutfakta günler öncesinden kalmış tabak, çatal ve tencere yığının arasından temiz bir bardak bulabilmekti. Her şeyin kusursuzca kusurlu olduğu bu evde başkaları ağzına dikmiş olabilir diye suyu ağzına dikerek içmemek garip bir paradokstu. Zaten paradokslar her zaman gariptiler.

Yine akşamdan kalmaydı. Son birkaç aydır öyleydi. Hayat her zamankinden sıkıcı değildi belki. Yalnızca görmezden gelmeyi şu sıralar beceremiyordu.

Az önce musluğun altında çalkalayarak temizlediği için etrafından damlalar akan yarı dolu bardağıyla salona geldi. Sehpanın üzerindeki çöplerin arasından sigara kutusunu bularak içinden bir tane aldı. Çakmağı her zaman kutunun içine bırakırdı ama yoktu. Muhtemelen sigarasından otlanan ev arkadaşları sigaralarını yaktıktan sonra çakmağı aldıkları yere koyma nezaketinde bulunmamışlardı.

Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirerek balkona çıktı. Kahverengi ve siyah renklerde iki köpek karşı binanın inşaatında kullanılmak üzere gelişigüzel yola yayılmış kum yığının en tepesinde kavgayla karışık birbirleriyle oynuyorlardı. Bir süre onları izledi.

Sabahın bu saatinde havlayıp hırlamaları yan apartmandaki beyaz fanilalı adamı uyandırmış olacaktı ki camı açarak elindeki bir buçuk litrelik suyu köpeklerin üzerine fırlattı. Köpekler kuyruklarını kıstırmaya bile fırsat bulamadan kaçtılar.

Genç adam tekrar salona döndü. Yanmamış sigarası hala ağzındaydı. Kanepenin koluyla yastıklarının arasındaki boşluğa elini soktu. Bir süre tecrübeli bir baytar gibi sağa sola hamleler yaptıktan sonra pembe renkli bir çakmakla birlikte çıkardı elini.

Tekrar balkona çıktı. Sigarasını yaktı. Derin bir nefes aldı. Dünya yıkılacakmış gibi oldu. Ama yıkılacakmış gibi olması ona hiçbir şey hissettirmedi.

Bir şeyi hissedebilmek için o anki duygu akışında farklı bir şeylerin olması gerekirdi. Ama o anda hiçbir şey olmamıştı. Tüm hisleri aynıydı ve ağzında hala pas tadı vardı. Biraz da bira aroması.

Hayatın anlamını düşünmek yoruyordu onu. Pes etmemişti hala. Pes etmeyenler yorulurdu. Hayatın anlamını arıyordu gözlerine torbalar yerleştiren düşünceler içinde. Ama bir türlü bulamıyordu. Ve bundan hayatın anlamı olmadığı sonucunu çıkarıyordu.

Belki de hayatın bir anlamı vardı. Belki de bunu öğrenmek için yeterince zeki değildi. Belki tecrübe eksikliğiydi. Belki de şimdilik şansı yaver gitmemişti. Beklemeliydi. Şans her zaman dönerdi. Şanslıyım dediğinde de şanssızım dediğinde de… Bir şekilde dönerdi. Çünkü şans dediğimiz dönek bir orospu çocuğuydu.

Ateşi izmaritine yaklaşan sigarayı siyah yuvarlak lekelerle kaplı olan balkon duvarına bastırdı. İçeriye girip elindeki izmariti sehpanın üzerinde duran kül tablasına bıraktı. Gün ışığıyordu. Biraz yatsa iyi olurdu. Uyumak becerebildiğinde tüm bu olanlardan iyiydi.