31 Ekim 2011 Pazartesi

Laflar 4

- üzüldüğümden değil,
     sevincimden ağlıyorum, dedi.
          ağlıyorsun ya,
                ağlama! -

29 Ekim 2011 Cumartesi

Alex Webb - Magnum Photos


MEXICO. Oaxaca state. Tehuantepec. 1985. Children playing in a courtyard.

                         
            MEXICO. Mexico City. 2003. Cotton candy being spun at the Zocalo.



Kesin bir hareket mevcut. Sevmiyordum açıkçası. Fotoğraf çekmeye kasmak falan diyordum. Yine denebilir elbette. Kuş, böcek çekmek de var işin içinde. Ama başka bir şey "hareket" unsuru. Webb'in fotoğraflarına hayran değilim fakat iyiler. Öyle seyredilir işte. Hani açıp bakın. Aklınıza kesin bir fikir, bir hikaye gelir. Daha fazlası için magnumphotos.com adresine yönlendirebilirim sizleri. İlgili olanlarınız zaten biliyorlardı da. Hani sıkıldınız ya, ne yapsam diyecek oldunuz. Buraya girip fotoğraf bakın. Hatta merak edin. Başka neler çekmiş bu adamlar deyi verin. Bence demelisiniz. Göz zevkiniz artsın. Artacaktır. Sevmeme ihtimaliniz de var ama başka gözle bakın fotoğraflara. O zaman tat alacaksınızdır. Dedik ya çiçek, böcek çekmek var bir de. O başka. Ben de yapıyorum. Ne zevksizim. Yapmamak gerek. Çok fazla bakmam, çok fazla çekmem gerek. Siz fotoğraf meraklısı insanlar. Bunu yapın. Amatörlüğün ötesine geçebilmenin tek koşulu bu bence. Daha çok fotoğraf izlemek, daha çok berbat fotoğraf çekmek. Makinenize hakim olun ayrıca. Varsa etrafınızda az da olsa güvenip fikrini alabileceğiniz birileri bırakmayın peşlerini. Hani ben yaptım mı? Hayır. Ama yolu öğrendim. Size de bunu tavsiye ediyorum. Hiç yoktan fotoğraf sever oldum. Saçma gelmiyor değil. Ama tadı başka.
Bir de bu adamlarla aşık atmak zor. Mesela bu adamlar deprem olunca anında oraya koşuyorlar. Öle adamlar. Paraları olmasa bile ceplerinde, otostop ile giderler yine de giderler ama. Tırın içine atlarlar giderler. Öyle adamlar. Yani bakınca akıl kârı bir iş değil fotoğraf. Ama tutku meselesi. Tutuluyorum her an daha fazla. Ama tembellik ediyorum. Üzücü. Neyse şimdilik yolu bileyim. İleride yola çıkarım.

Laflar 3

- İçme, dedim.
          İçti.
                Sonra bitti,
                       geç oldu dedi, gitti.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Çok Severdi Onu



Onu çok severdi. Günlerini onsuz, ondan ayrı geçirmeyi sevmezdi, yapamazdı. Onu dinlerdi hep, o da onu dinlerdi. Bazen birbirlerine sevgi sözcükleri söylerlerdi. Bazen bağırırlardı birbirlerine ama hiç sevgileri tükenmezdi. Birbirlerinden hiç ayrılacakmış gibi değillerdi doğrusu. O, onu bırakmazdı ki. Gitmesine izin vermezdi. Çünkü onu çok severdi.

Her gün eve onu görme hevesi, heyecanıyla gelirdi. İşten çıkmayı dört gözle beklerdi. Kapı deliğine anahtarı soktuğunda ve içeri girerken onu arardı gözleri.. Hemen yanına gider sımsıkı sarılırdı... Beraber göğüslerlerdi zorlukları... Onu hiç yalnız bırakmazdı. Yine oturur konuşurlardı karşılıklı, birbirlerine anlatacak çok şeyleri olurdu her gün.. Hafta sonları sahile giderlerdi.. Kumsalda birbirlerine söylerlerdi sevgi sözcüklerini..

Laflar 2

- Sefillik aldım kendime
                  Bol bol giyerim diye -

25 Ekim 2011 Salı

Laflar

- Kemancı, kemanını kırmış, şarkı bitmiş -

23 Ekim 2011 Pazar

4-5-6 Mart 2011 / Bölümler

Not: Böyle şeyler yazmaya başlamıştım. 3. gün sonunda bitmiş. Daha fazla sanıyordum. Hepsi bu. Pek yazasım yok buraya. Ondan böyle. 

Bölümler

Bugün Merve ile Kadıköy'de ki o kahvecide türk kahvesi içtik. 4.3.11

*Aylardır görmüyordum Merve'yi. Kızmıştı bana. Belki haklıydı da. Aldığım yanlış kararlar sevdiğim insanların çevremden uzaklaşmasına neden oluyor. Az da olsa düzelttik herhalde.

*Mekanın sahibi ya da çalışanı olan yaşlı ve sakallı adam fazla sertti. Burada fal bakılmıyor, dedi. Zaten falı biz bakıyorduk, baktırmadık ki. Çokta meraklısı değilim zaten falın, anlamam da. Ama niye acaba? Merve adamın uyuz olduğunu söylemişti. Ama bu kadar olacağını tahmin etmemiştim. Biz de kalktık, dağıldık.

16 Ekim 2011 Pazar

-3-

Üşüyorum. Battaniyenin ve yorganın işe yaramadığı bir an. Ve an'lar. İçimi ısıtacak, nefesiyle bana hayat verecek bir an ile örülse belki daha anlamlı olabilirdi bu üşüme hali. Ama ufacık odam yalnızlığıma iyice hapsediyor beni. Eşyalar dağılmış dört bir yana. Kirli sepetim dolmuş. Kitaplarım yerlerde. Öylece bez dolabıma bakıyorum. Boş gözlerle. Aslında etraf çok renkli ama hayatıma etkisi ne? Bu gece erken yatmanın zarafeti inecek göz kapaklarıma. Ve umut dolu ruhum renk aramak için açacak gözlerini sabaha.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Geçti


"Aşkım" "Bebeğim" "Hayatım" falan da filan. Bunu yapabiliyorsunuz. Nasıl yapıyorsunuz? Hadi yapıyorsunuz, hiç mi utanmanız yok? Çok zor bir şey değil mi? Korkmuyor musunuz? Çok korkuyorum be! Bünye sarıp sarmalanıyor böyle anlarda. İyice uzaklaşıyorum. Güvenmiyorum kendime. Ben ki en romantik dehlizlerde kendini kaybetmiş biriyim. Korkuyorum. Yapabilirim gibi gelmiyor. Korkuyorum zira. Alamıyorum o sorumluluğu. İstesem de veremiyorum sevgimi. Katlanamıyorum baskıya. Sorulara, sorgulamalara. İnsanca bir ilişki kurmak zor geliyor işte. Kaçıyorum ta en başında. Tam olacak derken, içime şüphe tohumları ekiliyor. Ruhum daralıyor. Kandırıyormuşum gibi geliyor kendimi. Bir ilişkiye başlayınca daha da dibe sürükleniyorum. Oysa ben biri olsun, yanımda olsun. Hissedeyim istiyorum. O başlangıçları yeniden yeniden yapmaktan bıktım. Yoruldum. Çok zor be! Yapmak ister miyim? Bilmem. Bilemiyorum çünkü. Öyle biri olur ki yaparım bile diyemiyorum. Ama bunu da derim biliyorum. Taa derinlerde var o şey! Duruyor. Çıkacak bir gün. Beklemenin bir anlamı hep oldu zira benim için. Yine olacak. Ama yoruldum. Yaşlı da değilim ki! Beyazlarıma çok var daha. kırışıklık kaldıramaz bu beden. Varlığını hissettir be! Hadi canımın içi.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Son Sigara Hadisesi




“Son sigarayı içmeden yatamama” diye bir hastalık mı var acaba diye soruyorum kendime. Cevap çok can sıkıcı oluyor. - Son sigara diye bir şey yoktur. İçtiğiniz o son sigaranın üzerinden bir kaç dakika geçtiği an yeni bir “son sigara” isteğiniz hortlayıveriyor yerinden. Ya uykuya bahane arıyorum, ya yapacaklarıma demektir bu son sigara isteği her seferinde. Çünkü her son sigara, her geç yatmak, güne geç başlamak demek ve hatta içten içe “hayata tutunamıyor muyum ?” dedirtmek de bana. Burada yeri gelmişken belirteyim sevgili Atay'a atıf yapma peşinde değilim -bunu derken bile yaptığımın farkındayım, affola!- ama ne yapacağınızı bilip o şeyi yapamıyor olmak ve hatta yapabilecekken yapamıyor olmak beni deli ediyor. Yoksa size böyle olmuyor mu hiç?

2 Ekim 2011 Pazar

-2-

Gözlerimde çapak olmadan uyandığım bir gün olacak mı acaba? Uyanmayı ağırlaştıran en önemli etken bu kir topakları. Kalktım. Etrafa bakındım. Pencereden odaya cılız güneş ışıkları sızıyordu. Yine de göz kapaklarımı kaldırmak zulüm gibiydi. Kapıyı açıp salona girdiğimde Sezgin ve Özer oturmuş, karşımdaydılar. Yüzümü yıkamadan ve hatta gözlüğümü takmadan bilgisayarın başına geçtim. Özer çoktan anlamıştı. Gelmesini beklediğim mesaja bakacaktım. Çünkü saat 12.00'yi çoktan geçmişti. Ama mesaj yoktu. Anlaşılan bir şeyi daha becerememiştim. Artık bünye alışmış, kaybetme hissini yoğun bir şekilde tatmıştı son günlerde. İş görüşmesine gitmek için saatlerin geçmesini bekliyordum. Öylesine posta kutuma baktım. Geç de olsa gelmişti mesaj. Kazanmıştım. 

1 Ekim 2011 Cumartesi

-1-

 - Etraf dağınık. Havlum bir yerde, pantolonum yatağın üzerinde. Birazdan toparlayacağım ve yine dağılacak. Ben toparladıkça dağılıyor çünkü. Kitaplarım var sağda solda saçılmış etrafa. Beş kişiyiz evde. Birazdan okey oynayacağız. Bundan önce böreğimizi yedik, çayımızı içtik, üstüne de sigaramızı yaktık. Bu ne kadar daha böyle gidebilir. Boşluk var doldurulmayı bekleyen. Doldurulması gereken. İçeriden sesleri geliyor. "parfüm" dedi Özer. Ne diye dedi bilmiyorum. Sanırım odasında ki eşyaları inceliyorlar Özer'in. Aslında yatma vakti çoktan geldi. En iyisi uyumak, izinlerini isteyip.