29 Ocak 2012 Pazar

z-a-m-a-n

Fotoğraf Linki


Halbuki 20'lerimin ortasındayım daha fakat zamanı anlamak, onun üzerimizdeki hükmüne söz geçirmek ne zor iş. Bir bu kadar daha gözümde nasıl büyüyorsa, aslında o kadar da kısa geliyor. Bir bu kadar daha yorucu, üzücü, zor bir nefes alma hali. Bekleyelim ve görelim.

27 Ocak 2012 Cuma

Osmanlı Mizah Yaşamı

Vakti zamanında Uygarlık Tarihi dersi için yazdığım bir şeydi. Arşivi kurcalarken çıktı karşıma. 
Aynı ders için yazılmış bir diğer yazı için Gülmek Barbarlıktır



Osmanlı Mizah Yaşamı

Osmanlı İmparatorluğu’nda gülme nasıl incelenebilir?’1 diye soruyor Fraonçois Georgeon ve ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi, karanlıkla eş anlamlı değildir; gölgelerden olduğu kadar ışıklardan da oluşmaktadır’, diye ekliyor. Osmanlı, Hacivat-Karagöz, Nasrettin Hoca, Keloğlan gibi bir çok güldürü ustasına tanıklık etmiştir. Osmanlı’da ki mizah ya da gülme imparatorluğa karşı olan bir duruşun göstergesidir de. Dile getirilen bütün gülmeceler halkın yaşadığı sorunların bir anlatısıdır da. Burada Necmi Erdoğan’ın popüler metis kavramına bir bakmak gerekecek diye düşünüyorum. “İktidar aygıtının dayattığı yasayla baş etme, yolundan saptırma, kaçma veya idare etmeye dayalı bir ilişki tarzı olarak popüler metis bir “arada olma” , “arada yaşama” sanatıdır.”2 Erdoğan bu kavramla Osmanlı toplumunda köylü ve devlet arasında ki ilişkiyi açıklamaya çalışır. Devlet, köylüden vergi almak için onun peşini bir an olsun bırakmaz bunun yanında köylü ise hep bir yolunu bulur ve kaçmayı başarır. İşte bu kaçmalar Osmanlı’nın mizah hayatına dahil olurlar bir yandan. Anlatılanlar, yaşananlardan gelen şeylerdir.

26 Ocak 2012 Perşembe

The Lion King vs. Pocahontas




2000 sonrası doğanların bu iki güzelim filmi izlediklerini pek sanmıyorum. Tabi film endüstrisi son 20 yılda fazlasıyla ileride. Animasyon filmler epey arttı. Hatta bir çoğu seriler halinde devam etmekteler. Her ne kadar The Lion King imdb sıralamasında Pocahontas'a hayli fark atmış olsa da ikisinin de yeri ayrıdır. Hatırladığım kadarıyla Aslan Kral, sinemada izlediğim ilk filmdi. İkinci film de Pocahontas'dır. Bu da benim için neden önemli olduklarını açıklıyor işte. Aslında yapılmaz böyle şeyler ama can sıkıntısından ikisini karşılaştırayım dedim. 90'larda çocuk olmanın iki güzel yanı olan bu filmler için sitenin sağ üst köşesinde anket var. İsteyen oylasın. Sadece keyfine.

Taraf tutmadan, anımsatalım diyerek aşağıya da The Lion King'ten bir müzik gelsin.
Müzik: Elton John, Sözler Tim Rice.
Bu parçanın performansı da Carmen Twillie'den.



Bu aralar!

Fotoğraf Linki


Arada güzel şeylerde olmuyor değil. Bu aralar keyfim yerinde bu yüzden. Uğraşılarım ve uğraşma ihtimalim olan şeyleri göz önüne alınca fena sayılmam. Tam istediğim yoldayım. Bugün Fenerbahçe Ülker Basketbol takımının Ülker Arena'daki ilk maçındaydım. Tabi çalışmak için. Maçı izleme şansım olmadı fakat yine de orada olmak, 10.000 seyirci ile o coşkuyu paylaşmak şahane. Hem para da kazanmış olacağım. Yani çalışmıyor değilim. Oradaki tüm etkinliklerde görev alacağım bir sene boyunca.

Bunun yanında İstanbul Üniversitesi'nin uzaktan eğitim fakültesi bünyesinde yer alan film merkezinde bizim 'iletişim özgür' ün ileteklemesiyle bir şeyler yapma şansım doğdu. Burada Gökçe Kaan'a yönlendirdi kendisi beni. Çok az da olsa tanışıklığımız vardı ama oho çok eskiler. http://filmdeney.com/ bu adresten işlerine bakmak mümkün. Hatta buradaki ekip, Film Merkezi ekibini de oluşturuyor. Şimdilik oraya haftada 2-3 gün gidip kurgu, kamera kullanımı gibi sinemaya özgü ve ilgimi çeken bu alanları öğreneceğim. Bunun yanında birbirimizi tanımış olacağız. Yani umarım olur. Gökçe Kaan'ın kendi projeleri mevcutmuş belki bunların içerisinde asistanlık yapma şansım olur. Hatta bu haftasonu konser çekimine gideceklermiş, oraya da gidebilirim. Konser fotoğrafı çekmek iyi olabilir. Bir de burada kuracağım ilişkilerin başka türlü faydası da olabilir bana.

O da şöyle ki, İstanbul Hatırası'ndan bir arkadaşım stüdyo açmayı düşünüyor. Tabi yazın. Bu aralar meşgul. Aslına bakarsanız ben de meşgulüm. Çünkü part-time iş, film merkezi ve yüksek lisansa hazırlanmak gibi güzel dertlerim olduğundan onun için en güzel atılım yazın olacaktır. Film merkezi üzerinden kuracağım ilişkiler belki bu stüdyoya yansıyabilir. Çünkü son 1.5 senedir fotoğraf ilgi alanıma fazlasıyla girdi. Bu sayede Altan Bal'a da teşekkürlerimi sunarım. Ve ilgi alanıma giren bir şey ile para kazanmak, bunu meslek edinebilmek hele de kendi işin olarak yapmak istediğim en yüce şeylerden biri benim adıma :)

Ve bu arkadaşıma fazlasıyla güvenmekteyim. Çünkü hırslı, istekli, insanı heyecanlandıran bir yanı var. Ah bir de aynı dönemin insanı olsaydık onunla..

Of böyle be. İşten yeni gelmiş, kafası kazan bir insanın ruh hallerini okudunuz. Sevgilerimle.

Tıkla Dinle bunu dinlemeden gitmeyelim bari. Tekrar tekrar. :)

not: çok gülücüklü oldu yazım. İşte ruh halim. naparsın...

24 Ocak 2012 Salı

Cengiz Bozkurt, Nam-ı Diğer Erdal Bakkal



Cengiz Bozkurt, Leyla ile Mecnun'da son dönemde şahane performanslar çıkarıyor. Aslına bakarsanız, dizi neredeyse onun üzerinde başka kurgular yapıp izleniyor bile olabilir. Benim kişisel fikrim bu yönde. Zira yeni karakterlerin girmesi ile hızını biraz kaybetti. Mecnun'un aşk adamı hali kaybolmaya başladı. Nadiren onun mimiklerine gülüyoruz, bu da ne kadar sürer bilinmez. Fakat 42. bölüm bir Erdal Bakkal gösterisini daha bize izletti. Sanki onun hikayesini izlerken, bir yandan Mecnun ortalarda dolaşıyor, kalp kırıyor gibi oldu. Şirin dizi boyunca bir kere göründü. Dede eskisi gibi ortalarda yok. Ve hatta "yer yarılsaydı da, yerin dibine gireydim" lafının ardından Mecnun'un yerin altına girmesi ve Dostoyevski ile karşılaşması dışında - Erdal Bakkal ve Nurten'in ailesini dışarıda tutuyorum- o fantastik yanı da pek görünmemekte dizinin. Zaten çoğu zaman hikaye sonuca bağlanamıyor bile ya da yarım yamalak. Eskisi gibi Dede'nin asasına da pek iş düşmüyor. Sanırım oralara dönmek gerek. En azından Leyla dizi de kalabilseydi bunlar olmayacaktı diye düşünüyorum. Ve bir dizinin olmazsa olması 'kötü adam' yoksa o dizi yürümüyor arkadaş. Olmuyor. Yakın zaman da o kötü adamı bulmaları dileğiyle. 

Seviyoruz.

20 Ocak 2012 Cuma

Bir 19 Ocak Daha Geçti!

Hrant Dink öldürüldüğünde, tabanı çatlamış ayakkabısıyla yerde yatarken ben 19 yaşımdaydım. Katil anında yakalandı. Suçlular hemen tespit edildi! Bitti mi? 5 yıl olmuş, 10 yıl olacak. Ve hatta daha da fazlası. Bitmeyecek. Hrant Dink'in ölümü diğer faili meçhuller gibi karanlık odalarda saklanılmak istense de, buna izin vermeyecek bir kitle doğdu, doğuyor ve doğacak. Her ne kadar eylem 'kafası' ile sorunlarım varsa da, binlerce insanın orada var olması, Dink için, ondan öncekiler için ve gelecek için bir vücut oluşturması önemli. Orada yürümek, bütün kimliklerinden, yanlılığından, taraftarlığından, partizanlığından sıyrılmayı da gerektiriyor diye düşünüyorum. Ve orada var olmanın en önemli yanı unutturmamak için olmalı. Sessizce korumak inancı. Pek de söyleyecek bir şeyim yok aslında, her zaman olduğu gibi söylenen söylendi çoktan. Orada var olmamın hüznüyle çektiğim - bilindik kareler olsa da- fotoğraflar aşağıda.

"Sessizlik, en büyük haykırıştır" - Friedrich Nietzsche




18 Ocak 2012 Çarşamba

Gezdim, Gördüm, Öğrendim.

24+6= 30 (çok az kalmış hissi), başlıklı yazıma bir atıfla yazayım bunu. Ne yazacaksam artık. Sadece bir kaç hatırlatma. Tamam yurt dışına hiç gitmemiş olabilirim ama yine de gittim, gördüm diyebileceğim yerler var. 2006 yılında liseyi bitirip, üniversiteye gelene kadar bir kaç yer dışında gördüğüm yerler o kadar az ki. Hala da çok var diyemem. Ama en azından elimde bir şeyler var. Bazı arkadaşlarım yurt dışına giderken ben Türkiye'de onların gidemeyeceği yerlere gittim. O yüzden o kadar da hayıflanmıyorum. Üniversite'ye kadar, Bursa'ya, Çanakkale'ye gitmişliğim var. Bunların dışındakileri saymaya gerek yok. Hatta lise hayatım boyunca İstanbul'a bile gelmedim. Çünkü İstanbul'a gitmek benim için ödül olacaktı. Üniversiteyi kazanmak ve İstanbul.


Bu andan itibaren kısa kısa neler yapmışım bi bakalım hele. 2007 yılında hayatımda ilk defa Ankara'ya gittim. Liseden arkadaşım Alptuğ'un yanına hem onu görmek hem de doğum gününü kutlamak için gitmiştim. Bir parçada olsa yeni bir şehir görmüştüm. 2007 Ocak, Ankara karlar altındaydı. Bu benim ilk şehir dışına kendi başıma çıkışımdı aslında. 

17 Ocak 2012 Salı

Laflar 10

Fotoğraf Linki

 Önce cümlelerim tükeniyor,
     Sonra kelimelerim.
       Biraz geçince, harflerim de bitiyor.
         Koca bir sessizlik kalıyor bana.

"Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık."

14 Ocak 2012 Cumartesi

24+6= 30 (çok az kalmış hissi)



Hani bayıldığım bir müzik tarzı değil belki ama 5 kişinin bir araya gelip yaptığı şu iş, beni heyecanlandırıyor. Ortaokuldayken gitar merakım had safhadaydı. Ortaokul sonda bir gitarım da olmadı değil ama anne ve babanız gitarı aldıklarında işlerinin bittiğini düşündükleri zaman, pek de ilerleme kaydetmeniz olası görünmüyor.

10 Ocak 2012 Salı

Woody Allen Sperm Olursa!




Belki izleyenleriniz vardır. Bu hikayede, -zaten kısa film- Allen, sperm oluyor. Bir insan vücudunun nasıl işlediğini kendi mizahi üslubuyla şahane anlatmış Allen. Yıllar önce izlemiştim ama yine aklıma geldi işte. Hani bilmeyenleriniz vardır gibisinden. Yanlış hatırlamıyorsam kısa filmlerden oluşan bir dizi bu. Tabi ki birbiriyle alakalı konular hakkında. Zaten 'Cinsellik Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey' gibi bir şey ismi bu dizinin. İngilizcem pek iyi olmadığından ve çevirme işlemiyle uğraşamayacağımdan böyle yazdım. Neyse film hakkında bir şey yazmayacağım. Unutursam burada dursun, ayrıca birilerinin de hoşuna gider diye koyuyorum. Gerekli bilgiler burada TIKLA 


Ayrıca görüntünün kötü olduğunun da farkındayım. Ama alt yazılı bunu bulabildim. Bu kısa film serisinin adı linke tıklamayanlar için Every Thing You Always Wanted to Know About Sex. Çok hatırlamamakla beraber diğer kısalarda iyiydi. Allen, naparsın?

1 Ocak 2012 Pazar

Laflar 9

Fotoğraf Linki


- Beklemek zor geldiğinden değil bu halim,
     Sadece hep sorduğum şey,
        'neyi beklediğim?'