29 Şubat 2012 Çarşamba

Hugo [2011]

Hugo, Martin Scorsese'nin 2011 yapımı 11 dalda Oscar adaylığı olan ve bunlardan beşini - En iyi görsel efekt, en iyi ses kurgusu, en iyi ses miksajı, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi sanat yönetimi- aldığı son filmi. Açıkçası film hakkında hiçbir şey okumadan izlediğim için hayli keyif aldım ve sürprizlerle karşılaştım. Çünkü filmi izlemeden önce bilim-kurgu olduğunu düşünüyordum ve hatta öyle de başladım. Uzunca bir süre beklentim fantastik, doğa-üstü şeyler olacağı yönündeydi. Bunun olmadığını da söyleyemem açıkçası, Scorsese bunu sinemanın o görsel zenginliğini ve yaratıcılığını sonuna kadar kullanarak yapmış. 


Film iki bölümden oluşuyor. ilk bölüm Hugo Cabret'in hikayesini anlatıyor bize. Fransa, Paris'te geçen hikayede Hugo annesini kaybetmiş ve babasıyla beraber yaşamaktadır. Babası bir saat tamircisidir. Bir gün eve bir otomaton getirir. Kurmalı, kuklaya benzer bir şeydir. Fakat bozuktur. Hugo ve babası onu tamir etmek için uğraşırlar. Buna çok yaklaşmışlardır ancak Hugo'nun babası vefat eder ve Hugo yalnız başına kalır. Amcası onu yanına alır. Amca Claude, ayyaş biridir ve şehrin tren istasyonunda saatlerin bakımından sorumludur. Bu Hugo için tek seçenektir. Amca zamanla Hugo'ya her şeyi öğretir ve istasyonu terk eder. Bundan sonra Hugo'nun oyuncakçı Georges ile tanışması, istasyonda nasıl yaşadığı ve otomatonu tamir etmek için verdiği çabayı seyre dalarız. Görsel anlamda aldığı ödülleri hak eden bir film. Her ne kadar 3D izlememiş olsam da filmi, bunu söylemek zor değil. 

Martin Scorsese, filmde kendine ufak bir rol de ayarlamış.
Filmin ikinci bölümüne doğru ilerlerken Georges babanın, Hugo ve otomaton ile ilişkisi başka bir boyuta atlamış ve artık o bizim için Georges baba değil, Georges Méliès'ın ta kendisidir. Sir Ben Kingsley'e şapka çıkarmak gerek, iyi oyuncu ve burada da bunu bir kez daha göstermiş. Méliès 500'ün üzerinde film çekmiş bu anlamda, fazlasıyla yaratıcı biri. Filmlerini yazmış, yönetmiş, onlarda oynamış. Méliès'ın bildiğim tek filmi olan  Aya Seyahat (Le Voyage dans la lune) ve diğer bir çok filmi öne çıkan görüntülerden. Scorsese, Méliès'ın öyküsünü filme öylesine güzel yerleştirmiş ki bundan yaklaşık 110 yıl önce çekilmiş filmlerine aşık oluyor, o kurguya merak salıyorsunuz. (yani ben salıyorum)

Georges Méliès
Georges Méliès filmde unutulduğunu düşünen, her şeyini kaybetmiş, bütün filmlerini kimya ürünü olması için satmak zorunda kalmış, hayata küsmüş biri. Hugo ile karşılaşması onun için dönüm noktası olacaktır. Hugo otomatonu tamir etmek için Georges babanın dükkanından bazı parçaları çalmaktadır ve bir gün yakalanır. George baba, Hugo'nun bu parçaları neden çaldığını öğrendiğinde kendisini kötü hisseder. Çünkü otomatonu yapan Georges Méliès'ın kendisidir. Ve o her şeyini kaybettiği zaman elinden çıkaramadığı tek şey odur. 

Film bundan sonra Méliès ve Hugo'nun yakınlaşması, Hugo'nun otomatonda babasından gelen bir mesajı araması, George babanın aslında kim olduğunu öğrenmesi etrafında geçer. Bir yandan da istasyon şefinin Hugo ile olan koşturmacaları filme hareket katarken, şefin çiçekçi kız Lisette ile aralarındaki yakınlaşma da keyif vericidir.

Ve mutlu son. Georges Méliès'ın hayatına giren, Hugo filmin sonunda onu hayata döndüren, tekrar hatırlanmasını sağlayan kişidir. Artık tüm dünya Méliès'ı hatırlayacaktır.

Film görsel anlamda, Georges Méliès'a yapılan saygı duruşuyla izlenmeye değer, şahane bir film. Martin Scorsese iyi bir iş çıkarmış. Senaryo'da bir o kadar güzel. Her ne kadar kendimce kurgu ile alakalı sorunlar olduğunu düşünsem de (hani bazı şeyler zorlama olmuş, derler ya öyle) insanın canı sıkıldığında, eğlenmek için, sinemaya olan merakından, görüntülerinden v.s. dolayı izlenecek bir film. 10/8 puanımı da bu filme veririm.


28 Şubat 2012 Salı

Mim - 2

Ofelya beni etiketlemişti. Teşekkürlerimi sunarım ona. Film dolu bir Mim olmuş bu. 

1-Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve soundtrackinde hangi şarkılar yer alırdı?
Hayatım film olsa izleneceğini sanmamakla beraber isim bulması da epey zor. Ama aklıma ilk geleni söyleyeyim burada "Yalnız" olsun. Yalnız olmayan bir yalnız olsun o filmin adı.
Ve çok sevdiğim bu parça da içinde kesin olsun. Keşke buna güzel bir klip çekilseydi de izleseydik. Çok beklemiştim zamanında. Teoman - Mektup
Haykırmanın en güzel hallerinden birine eşlik ettiğim bu şarkı da olsun, lütfen. Mohsen Namjoo - Toranj
Ve Fikret Kızılok'tan sırasıyla şu iki şarkıyı da ekleyeceğim. Şarkı çok aslında ama işte aklıma gelenler.

2-Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa, neyi ya da neleri değiştirirdiniz?
Ofelya, sevgiden bahsetmiş. Ben de sevginin dünyayı değiştirebilecek itici güç olduğuna inanmaktayım ama işte herkesin sevgisi kendisine. Burada bencil davranıp kendimi değiştirmeyi seçiyorum. O çocuk hallerimdeki gibi olacak şekilde değiştirirdim kendimi. Daha güçlü, dayanıklı, ne yapmak istediğini bilen ve yapan Doruk olmak. Ve ananemle, dedemi de alırdım yanıma.

3-Sizi en çok etkileyen sinema sahnesi ya da sahneleri?
Burada biraz kopya çekeceğim doğrusu. Ekşisinema'da yönetmenlik harikası sahneler diye bir bölüm var. Oradan yararlandığımı söylemem gerek. Tabi aklıma gelmeyen sahnelerde olduğunu var sayıyorum.Ve sırayla vermiyorum bu sahneleri.

İlk olarak Zeki Demirkubuz'un Masumiyet filminden gelecek. Güven Kıraç ve Haluk Bilginer'in parkta oturup konuştukları o sahne. Ve Haluk Bilginer'in oyunculuğu tabi. Cidden en berbat filmi bile anlamlı, filme hava katacak insan.


Ve ardından Ofelya'nın da bahsettiği sahne, Taxi Driver ve Robert De Niro. "You talkin' to me"


Krzysztof Kieslowski'nin Trois Couleurs: Bleu filminden bir sahne var aklımda. Onun görselini bulamadım. Burada birbirini tamamlayan iki sahne mevcut. Juliette Binoche evinde fare ve yeni doğmuş yavrularını görür. Onları öldüremez fakat onların olduğu bir evde yaşamakta istemez. Bunun üzerine komşunun kedisini alır. İşte benim sahnem de burasıdır. Havuza gider ve orada yalnız başına yüzmektedir. Arkadaşını görür. Durumu anlatır. Arkadaşı ondan anahtarlarını isteyip evi temizleyeceğini söyler. Bu sırada havuza sürüyle çocuk atlar. İşte birbirini tamamlayan ve son noktayı koyan bu sahneleri severim bu filmden.

Aklıma gelen dördüncü sahne de sevdiğim iki şey bir arada. Forrest Gump ve Elvis. Buradaki gönderme de güzel ve eğlencelidir hani. 


Yine Ekşisinema'dan bir alıntı ile devam edeyim. Diyorum ya aklıma gelmeyecek yoksa çoğu şey. Ve cidden bu sahne mükemmeldir. Oldboy ve o muhteşem dövüş sahnesi.


Bir başka sahne ise hala bu filmi izlememiş olanlar varsa Annie Hall'dan geliyor. Hatta bu sahneyi Ekşisinema'da görüp de izlediğimi de itiraf edeyim şuracıkta. Ne olacak Woody Allen.


Bir başka film Vittorio De Sica - Ladri di Biciclette filminden. Bisiklet hırsızları. Bu benden aslında fakat şansıma Ekşisinema'da varmış video, aramama gerek kalmadı. Cidden şahane bir bölüm.


Ve son olarak benim efsane filmim. En sevdiğim. Back to the Future'da serinin 3. ve son bölümünden DeLorean'ın parçalandığı sahne geliyor. 

Burada aklıma gelenler bunlar. Aslında bir kaç film daha var ama çok da abartmayayım. İlk aklıma gelenlerle geçeyim burayı.

4-Yaşadığın şehir bir günlüğüne yalnızca sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?
Şehrin en tepesine çıkar seyre dalarım, üstüne de bir sigara yakarım. Çok da kurcalamamak gerek. Sessizliğinin tadına varılmalı öyle bir an bulunduğunda İstanbul'un.

5-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğiniz diziler?
Türk dizilerimizden Behzat Ç. ve Leyla ile Mecnun. Yabancı dizilerden ise House M.D., Gossip Girl, How I Meet Your Mother, Spartacus: Vengeance, The Walking Dead. Aslında şu aralar devam etmese de yakın zamanda tüm sezonlarını bitirip hastası olduğum için Doctor Who'da demek istiyorum. Of yahu Eylül'e kadar bekle şimdi. Bir de filminin çekilme durumu var ki şahane. 

Ve bitti. Ne demiştik ikinci Mim'de biz de mimleriz. Umarım görüp de cevap verirler. Hoş olur. Yerine getirelim adeti. Ve Ofelya'ya tekrar teşekkürlerimizi sunalım. 

Mimlediklerimiz: Yalnızlığı seven insan bittersweet, bir sinema sever olan Poliganum, tasarım meraklısı Ehlikeyf ve Güneşi Uyandıralım diyen Zeze. Sevgilerimle.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Poğaça, Kediler ve Ben

Sabahın köründe -alarmı kurduğum saatten 1 saat önce- uyanıp da karşılaştığım manzara, bu yazıyı yazmamdaki baş etkendir.Zaten gecenin 3’ünde yattım.Biraz insaf bana…

Dediğim gibi bu sabah alarm çalmadan kalktım.Uyuklama sürecini hızla aşıp yataktan kalkmama yol açansa Cotton Pezo’yu dolabın tepesine doğru tırmanırken görmem oldu.Hemen kalkıp Cotton’u dolabın tepesinden indirip tekrar yatacaktım ki odamın her yerinde -sağlam halde dolabın tepesinde olması gereken- saçılmış didiklenmiş , parçalanmış poğaça yığınları görmem bu düşüncemi bir çırpıda yok etti.
Anakin Skywalker
Bir anda Anakin Skywalker – episode III oldum.Gözlerimden öfke kıvılcımları çıkararak Cotton’u ensesinden tuttuğum gibi aşağıya indirdim.İndirirken 2 de kafasına indirdim.Tabi bu baba şefkatiyle yumuşak olmuştu.Bu yüzden de öfkem hala sönmemişti.Bir de üstüne üstlük sanki oyun yapıyormuşum gibi az ileri gidip yere yatmaz mı!?Karanlık taraf beni kendine çekiyordu.
Cotton Pezo daha dolap tepelerine çıkamayacak kadar küçükken ve
Edibe ile birlikte halıya pislediklerinden hemen sonra saklandıklarını sanarken.
Bir yandan sakin olmaya çalışıyor bir yandan da yerlere saçılmış poğaça parçalarını görüp daha da sinirleniyordum.Neyse ki aynı poşetteki çok sevdiğim acıbadem kurabiyesi ilgilerini çekmemişti.Bu son nokta olabilir ve internette kedili Asya yemekleri araştırması yapabilirdim.Ama neyseki bu olmamış ve ona dokunmamışlardı.

Bu parça pinçik edilmeden önceki poğaça
Bu da ilgilerini çekmeyen acıbadem kurabiyem











Bu arada Edibe dikkatimi çekti.Olay yerinde yakalandığı için dayağı Cotton yemişti.Edibe’nin hiç mi suçu yoktu?Tamam o poşeti dolabın tepesinden indiren Cotton’du.Ama eminim parçalama kısmında Edibe de altta kalmamış , en az Cotton kadar aktif olmuştu.Çifte standart yapamazdım.Ayak altında dolanan Edibe’yi de enseden sıkıştırıp poposuna 2 tane şaplak indirdim.

Edibe'nin yaramazlık yapamayacak kadar küçük olduğu,
hatta orta boy bir kolide Cotton ile birlikte yaşayabilecek kadar küçük olduğu zamanlar.
Sinirim hala geçmiş değildi.Zaten 5dk olmuş ya da olmamıştır bu anlattıklarım gerçekleştiğinde.
Kapının arkasındaki turuncu ve derin kovayı açtım, içindeki poşeti çıkardım ve ikisini de acı miyavlamalarıyla birlikte o kovaya koyup kapağını kapattım.Orada 5 saat kalsınlar da akılları başlarına gelsin diye… deseydim herhalde benden nefret ederdiniz.Büyük ihtimal sinirim yatıştığında ben de kendimden nefret ederdim.Ama tabi ki olay böyle olmadı.
Kapının arkasındaki turuncu ve derin kovayı açtım, içindeki poşeti çıkardım ve ikisine yetecek kadar mamayı mama kaplarına koydum.Doğruca mamanın başına üşüştüler.Gittim bir poşet buldum.Büyük poğaça parçalarını ve çer çöpü içine attım.Sonra da gidip korkulu rüyaları olan elektrik süpürgesini(Edibe pek korkmasa da Cotton fena tırsıyordu) aldım.Sesimi çıkarmadan, kötü kaderimi kabullenip yavaş yavaş tüm kırıntıları süpürdüm.Artık ne uykum kalmıştı ne de isteğim.Ben de bir yazı yazmaya karar verdim.
...........
Yemek sonrası yatış


koza-uğur s.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Mim - 1

Hey! Ben daha 1. Mim'e cevap verememişken, Ofelya'dan 2.si de geldi. Bu arada ben bu Mim'leri Doruk olarak cevaplıyorum. Yani bir yandan da Somurtkan Şirine ve koza da yanıtlarsa o başka. Yapsalar da iyi olur hani..

Ofelya ve Bittersweet'e teşekkürlerimi sunar ve 1. Mim'e kendimce bir şeyler yazarım.

1. En sevdiğin şeyler nelerdir? Nelerden hoşlanırsın, vb.
Fotoğraf Linki
Yemeği severim. Film izlemek ve fotoğraf çekmek (hobi dışında) bana büyük keyif verir. İnsanlarla konuşmayı severim. Yeni insanlar tanımayı, yeni şehirler görmeyi. Öğrenmeyi, paylaşmayı severim. Bazen yalnızlığı kalabalığın için de daha çok severim. Melankoli ve romantizm tam bana göre. Hani sahilde bir kış günü uzaklara dalarak yakılan sigaradan bahsediyorum. Elimden geldiğince yazarım. Yazarken ve yalnızken müzik dinlemeyi de severim. Ofelya, nostaljiyi severim demiş mesela, bende severim. Tam da onun tarif ettiği gibi.

Nostaljiyi çok severim..Müziklerde,kitaplarda,filmlerde...Misal kitapçılara gidince genellikle kıyıda köşede kalmış yıpranmış okunmayı,temizlenmeyi,yeniden hayata döndürülmeyi bekleyen kitapları alırım...Arşivlemeyi çok severim. Bırakın beni bir odaya plakları verin bir de kitaplarım olsun bütün ömrüm öyle geçsin.


2. Bilgisayarda vaktini neler yaparak geçirirsin?
Pek de faydalı şeyler yapmıyorum sanırım. Facebook'u eskisi kadar aktif kullanmamakla beraber daha çok blog yazılarını paylaşmak için kullanıyorum. Twitter'ı güncel şeylere ulaşmak için kullanırım mesela. Oyun oynarım. Bu aralar Age of Empire'a sardım yine. Ve pek de başarılı sayılmam. Elimden geldiğince gündemi takip ediyorum. Fakat şunu da söylemeden edemeyeceğim, bilgisayarım benim evim, odam gibidir. Filmlerim, fotoğraflarım, müziklerim, yazılarım. Her şeyim ve belki de dünyam onun içinde saklı. Ara sıra Photoshop ile uğraşırım. Fotoğraflarımı düzenlerim. Ve tabi ki blogum. Canlarım. 5 yıllık yahu!

3. En sevdiğin filmler nelerdir, veya izlediğin ve hafızanda kalan veya kesinlikle izleyin dediğiniz?
Aslında bu soru garip gelmiyor değil. Her ne kadar toplumsal yanı güçlü filmleri tercih etsem de, sanırım son yıllarda bilim-kurgu filmleri de izlemeye başladım ve sevmeye. Tabi onlara çerezlik demek bazı zamanlarda daha doğru olacaktır. Bunun yanında en sevdiğim film ve film serisini söylerken bu dediklerimin de dışında tutuyorum. Ortaokuldan beri en sevdiğim diyebileceğim film Back to the Future ve serinin tamamıdır. Bu andan itibaren sayılabilecek film sayısı haliyle çok. Ama Emir Kustirica, Robert Zemeckis, Woody Allen filmlerine daha bir sempatim var.

4.Şu sıralar almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız, bunlar ne olurdu?
Öncelikle canımın içi fotoğraf makineme objektif almakla işe başlayabilirdim. Sonra Floransa'ya bir uçak bileti de fena olmazdı. Ve her kitapçıya girdiğimde onlarca kitap alma isteğimi de es geçmem mümkün değil.

5. Şu aralar en çok dinlediğiniz 3 şarkı?

İşte bunlarda bu aralar en çok dinlediklerim. Ben bu sefer kimseyi Mim'lemeyeceğim. Zira hem geç cevap verdim sanırım, hem de ikinciye cevap verdikten sonra yapmak daha hoş olacak. O biraz daha zormuş sanki.

Hoppa!

24 Şubat 2012 Cuma

CD Çiziğini Düzeltme Yöntemleri

Merhaba bugün CD çiziğini düzeltme yöntemlerinden bahsedeceğim.Bir önceki dersi kaçıranların bu derse girmelerine lüzum yok.
Şimdi bir önceki yazıda ayrıntılarıyla incelediğimiz CD çiziğinin ne büyük boyutlu bir olgu olduğunu sanırım anlamışsınızdır.Ve sanırım artık CD’lerinize daha fazla özen gösteriyorsunuzdur.Ancak sizden gelen “abi ben geçmişte CD’lerimi kötü kullandım, hepsi çizik içinde, pişmanım, ne olur bana bir yol göster, topuğunu öpeyim” şeklinde özetlenebilecek çok sayıda mail beni CD çiziklerini kapatma/düzeltme yöntemleri konusunda bir yazı yazmaya itti.
CD çiziği artık bildiğiniz üzere datalar dünyasının kanyonu.Bu kanyon dataların diğer tarafa geçmesini engelliyor.Datalar diğer tarafa geçemeyince de sizin ekranınızdaki görüntü takılıyor.Bu sorunu çözmenin bilinen birkaç yöntemi var.Nedir bunlar ; t-shirt ile silmek , üflemek , kolonya ile silmek , çıkarıp tekrar yerine takmak.Bunlar hemen hemen herkesin uyguladığı standart yöntemlerdir.Peki bunlar ne ölçüde işe yarıyor?Bu sorunun cevabını mikroskobumuzla yakından inceleyerek verebiliriz.Bakalım neler göreceğiz.


T-shirt ile silme yöntemi.
Bu yöntem çok geçerli bir yöntem değildir.Bunun 2 nedeni vardır.İlk nedeni t-shirt gibi bir cisim her ne kadar yumuşak bir yüzeye sahip olsa da datalar dünyasında başka kanyonlara yol açabilir. 2'nci nedeni ise bu yöntemin datalar açısından zorluğu.Açıklayayım: Siz çizik olan CD’yi t-shirtünüz ile dairesel hareketlerle silerken datalar t-shirtün yüzeyine zıplayarak tutunur ve yarığın diğer tarafına geçtiklerinde kendilerini bırakırlar.Bu şekilde yarığın diğer tarafına geçebilirler.Ancak bu çok iyi zamanlama ve teknik isteyen bir hareket olduğu için dataların çoğu bunu beceremez.Bazısı yarığa düşer.Bazısı t-shirte yapışır ve kendini kurtaramaz.Yani sonuç olarak t-shirt ile silme yöntemi pek de iyi bir yöntem değil.

Üfleme yöntemi.
Üfleme yöntemi t-shirt ile silme yöntemine oranla daha iyi bir yöntemdir.Nedeniyse yeni çiziklere yol açmayan bir yöntem olmasındandır.Bu yöntem şu şekilde çalışır; çizilen CD’yi elinize alır ve güzel bir şekilde üflersiniz.Burada önemli olan üflemenizle açığa çıkan hava kütlesi değil tükürük kitlesidir.Açığa çıkan yoğun tükürük kitlesi kanyonun içini doldurur.Bu sayede datalar karşı tarafa yüzerekten geçebilirler.Ancak yüzme bilmeyen datalar geçemezler.Yüzme bilmediğini bilmeyen datalar ise karşı tarafa geçmeye çalışırken boğulurlar.Bu da yine bildiğimiz görüntü kayıplarına yol açar.Yine de dataların yüzme bilgisine göre kayda değer bir iyileşme sağlanabilir.

Kolonya ile silmek yöntemi.
Bu yöntem bir hayli ilginç işlemektedir.Şimdi bu yönteme göre CD’yi kolonyayla sildiğimizde oluşan uçucu atmosferik ortam yüksek basınçtan alçak basınca bir hava hareketinin oluşmasına yol açar.Datalar giderek hafifleyerek uçan kolonya partiküllerine tutunarak ya da üzerlerine çıkarak yükselirler ve altlarındaki CD devamlı döndüğü için yarığın diğer tarafı altlarına geldiğinde atlarlar.Bunu Dünya’nın dönüşüyle birlikte düşünürseniz kafanız daha az karışır.Devamlı zıplasak ya da havada asılı kalsak yakıt tüketmeden Çin’de olur muyuz hesabı.Ne-iyse.. Yani bu yöntem ile datalar karşı tarafa geçebilmektedirler.Ancak yüksekten atlarken gerçekleşen paraşüt açılmama, yanlış zamanda paraşüt açma ya da CD yüzeyinden başka bir yere inme olayları yaşanabilmektedir.Bu da izlediğiniz görüntüyü olumsuz etkilemektedir.

Son olaraktan CD çıkarıp takma yöntemi.
Bu yönteme göre görüntü bozulmaya başladığında CD çıkartılır tam oturup oturmadığı kontrol edilir ve hemen tekrar takılır.Bu yöntemi gözlemlerken CD üzerindeki dataların CD çıkarıldığında gözlerini kısarak dışarıya doğru anlamsız ve meraklı gözlerle baktıklarını gördüm.Sonra CD takılınca yine aynı hareketlerine devam ettiler.Datalar dünyasında pek fazla anlam içermeyen bir hareket.Yine de CD olur da yamuk takıldıysa dataların üzerinde kalabilmelerini sağlamak için düzeltilmesinde fayda var.
Çiziksiz günler dilerim sevgili okuyucular...
koza-uğur s.

22 Şubat 2012 Çarşamba

mim-ik



Yahu hiç de anlamam ama sorular, içeriği hoşmuş vesselam. 'ofeLya ve bittersweet tarafından mimlenmişiz. Heyecanlandım ve sevindim. İnternete pek giremiyorum bu aralar fakat en kısa zaman da cevaplayacağım. Zira Star Wars serisi yapmaktayım bir yandan da :) gülcüğümü de ekledim.

Kaçtım.

CD Çiziği

Bugünkü konumuz CD çizikleri.CD çiziği nedir?
Şimdi bu size ilginç gelir mi bilmem ama bana oldukça ilginç geliyor.Şeyden bahsediyorum.. hani filmlerdeki(filmler sözcüğüm her türlü filmi içeriyor) “aksiyon” sahnelerinde CD’lerin takılması meselesi.Nedense filmin en güzel ya da en aksiyonlu sahnelerinde CD(çizik olduğunu tahmin ettiğimiz) bir anda tıkıtıkıtıkıtıkıtıkı ederek tıçıssss die bir ses çıkarmaya başlıyor ve filmde de bu seslere senkronik bir şekilde görüntü donmaya, atlamaya, bozulmaya başlıyor.Ve aksiyonlu sahne geçtikten sonra tekrar düzeliyor. Neden özellikle aksiyon içeren sahnelerde bozulur ki bu filmler?Sahnenin hızına CD’nin dönüş hızı yetişememekte midir?Yoksa filmin o kısımları ileri geri ileri geri daha fazla mı izlenmiştir?Nedir?Bunun nedeni nedir?Bu başka bir yazının konusu olabilir ya da bir başkası bunun cevabını verebilir.Ben şimdi bunun üzerinde durmayacağım.Benim sizi aydınlatmak istediğim nokta CD çizikleridir.
Şimdi diyelim ki film izlerken CD tıkıtıkıtıkıtıkıtıkı ederek tıçıssss die bir ses çıkararak takıldı.Çoğu zaman ne yaparız?CD’yi çıkarıp parlak kısmına sanki bi b.k göreceğiz ve de anlayacağız gibisinden gözümüzü kısıp iyice yaklaşarak ablak ablak bakarız.CD üzerinde t-shirtle silme, üfleme gibi bilinen yöntemleri uygulayarak tekrar sürücüye yerleştiririz.Orada durun!
Şimdi şu ablak ablak baktığımız kısma geri dönelim.Hiç mikroskopla bakmayı denediniz mi?Hayır dediğinizi duyar gibiyim.Oysa bilimin ilk kuralı meraktır.Bu meraka sahip olaraktan ben CD çiziğini daha yakından incelemek amacıyla mikroskopla üzerine eğildiğimde gerçekten ilginç bilgilere ulaştım.Bir kere şöyle söyleyeyim sizin yüzeyde küçücük bir çizik olarak gördüğünüz şey aslında pek de öyle küçük bir şey değilmiş.Bizim dünyamızla kıyaslarsak bildiğin kanyon , krater ,fay hattı gibi bir şeymiş…Gerçekten ilginç.
Şimdi bu CD denen olay dataları içinde barındıran bir yapı.Yani bir anlamda dataların evi.Bu yazıda bahsi geçen CD fakir dataların evi.DVD zengin dataların evi.Blu-ray ise süper zengin dataların evi.Bir de göçebe datalar var onların da evi “flash memory”ler.Datalar üzerine sınıfsal-toplumsal olguları bir kenara bırakırsak datalar hayatın onlara güzel olduğu lay lay lom varlıklar.Bu datalar CD’nin üzerinde atlı karınca misali dönüyor.Onlar döndükçe ekranımızda görüntü oluşuyor.Bir CD çiziği az önce belirttiğim üzere dataların dünyasında kanyon gibidir.Dataların dönüş yolu güzergahında açılan büyük çaplı yarık dataların bir kısmının olay anında bu yarığa düşmesiyle görüntü kaybına yol açarken diğer kısım dataların da yarığın karşı tarafına geçmesini engellemektedir.İşte bu an CD’nin tıkıtıkıtıkıtıkı çısssss tıkıçıssss seslerini çıkardığı andır.Aslına bakarsanız bu sesler CD’den değil CD üzerindeki datalardan gelmektedir.Onlar o sırada diğer data arkadaşlarının kaybından dolayı üzülmekte aynı zamanda kendileri de tehlikede olduğu için panik halindedirlerdir.Sonuçta ilerlemeleri gerekir.Yaratılışlarında bu vardır.İlkel bir içgüdü.
Bu sırada siz ekranın karşısında durmuş ekrandaki anlamsız görüntülere bakmaktasınızdır.İşte bu dataların ne yapacaklarına karar verme süreçleridir.Çoğu zaman datalar açılan geniş yarıktan ilk seferde nasıl geçeceklerini bulamazlar.Bu nedenle filmdeki görüntülerin bazıları geri dönülemez şekilde kaybolur.Zaten epeysi de kanyona düşmüştü az önce öğrendiğiniz gibi.Bir zaman sonra datalar karşıya geçiş için bir sistem geliştirirler.
Çok zeki olmadıkları için uzun bir sopa yardımıyla karşı tarafa atlama sistemini geliştirebilirler.Bunu başarıyla uygulasalar da içlerinden bazıları ivme ve açıyı ayarlayamayarak kanyona yani çiziğe düşerek hayatlarını yitirir.Sizin izlediğiniz görüntülerdeki atlamalar bundandır.Bir süre sonra dataların hepsi bu çizikten atlamayı başardığında(önceden atlayan datalar geride kalan data arkadaşlarını beklerler) CD’den gelen sesler kesilir, ekranınızdaki görüntü normal akışına döner. Artık datalar dünyasında her şey tekrar eski haline dönmüştür.Ve atlı karınca misali dönüşlerine devam ederler.
Bir sonraki yazı –CD çiziğini düzeltme yöntemlerini yakından inceleyelim-

koza-uğur s.

16 Şubat 2012 Perşembe

Tinker Tailor Soldier Spy [2011]


Tinker Tailor Soldier Spy, Türkçeye Köstebek adıyla çevrilmiş ve 10 Şubat'tan beri sinemalarımızda gösteriliyor. Gary Oldman, Benedict Cumberbatch ve John Hurt filmde ilgimi çeken karakterler. Tabi bunun yanında The King's Speech filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Colin Firth da filmin oyuncu kadrosunda. Aslında filmden beklentilerim yüksekti. Şunu da hemen belirteyim, sinema salonundan içeri girerken birisi filmin kötü olduğunu söylediğinde inanmak istememiştim. 3 dalda Oscar'a aday bir filmden bir şeyler beklemek de normal olsa gerek.

Benedict Cumberbatch
Film, John Le Carre'nin aynı adlı romanından uyarlama. Kitabı okumadığımdan karşılaştırma yapmam mümkün değil. Fakat an itibariyle imdb puanı 7.3 ve bunun 7'nin altına düşmesini umuyorum. Çünkü bu puanı hak etmiyor. Film için konuşacak olursam, ilerlemiyor film. Hatta bazen ne aradıklarını bile anlamıyorsunuz ya da o hisse kapılıyorsunuz. 1970'lerin soğuk savaş döneminde, Rus ve İngiliz gizli istihbaratındaki köstebeğin peşinde, içinde sıfır kovalamaca ile ilerleyen bir film. İngiliz gizli istihbaratının başındaki Control (John Hurt) ve ekip arkadaşı George Smiley (Gary Oldman) görevlerinden alınırlar. Control görevden alınmadan önce, içlerindeki köstebeği bulmak için uğraşmaktadır. -Burada şunu söylemekten çekinmeyeceğim John Hurt daha iyi bir oyunculuk çıkarmış. Zaten severim kendisini.- Zaten görevden alındıktan sonra ölüyor. Mesela bu kısmı anlamadım. Ölüyor mu, öldürülüyor mu? Her neyse, görevinden uzaklaştırılan -emekliliği istenilen- Smiley'e içlerindeki köstebeği bulmaları için görev veriliyor. Başta kabul etmese de, dostu Control'un son işini bitirmek için bu görevi üstleniyor.


Film bundan sonra Smiley'in istihbarat içerisindeki köstebeği bulmak için çabalamasıyla ilerliyor. Bir yandan da hayatının geçmiş dönemlerine yapılan geri dönüşler ile hikayeye bir parça canlılık katıldığını söylemem mümkün. Bu noktada bir şey daha diyeyim, filmin açılış sahnesi, yine Smiley'in geri dönüşlerinde ki bir partide Lenin maskeli Noel Baba ve Peter'ın (Benedict Cumberbatch) istihbarattan bir dosyayı çalması sırasındaki gerilimi filmin en iyi bölümleriydi diyebilirim. Yine de açılış sahnesine hepsi içerisinde ayrı bir parantez açmak gerekir. Zira bir parça da olsa kısa film tadında olmuş. Aslına bakarsanız bu bölüm bile filmden beklentilerimi gelecek adına yükseltmedi değil. Fakat olmamış işte.

Kısaca açılış sahnesinden bahsedeyim. Control, kayıt dışı bir görevle Jim Prideaux'u (Mark Strong) Macaristan'a bir göreve gönderir. Bu görevde Jim, Macar bir generalden köstebeğin adını öğrenecektir. Macaristan'a giden Jim, generalle buluşmasından önce onu generale götürecek olan kişiyle bir kafede oturur. Fakat etrafında bir terslik olduğunu fark eden Jim masadan kalkar ve uzaklaşmaya başlar. Tam bu sırada sırtından vurulur. Film boyunca uzun bir süre, Jim'e ne olduğunu bilemeyiz. Yine de izlenirse daha anlamlı olacaktır.

Son olarak filme dair söyleyebileceklerim. Yaratılan atmosferler, oyunculuklar, çekimler açısından başarılı bir film olduğu. Yine kostümlere de başarılı demek mümkün. Sinemada değilde belki evde izlenirse biraz daha keyif almak mümkün olabilir.

Mıntıkanın da Yaprağının da...

Komutanın emri üzerine küfrederek yaprakları süpürmeye başladım.Ceviz ağacı yaprağının kaynanasıyla, dut ağacı yaprağının da ebe hanım teyzesiyle haşır neşir oldum.Diğer tanımadığım ağaçlarla da akraba olacak kadar samimiyeti ilerlettim.Kereste komutanlarım da bundan nasibini aldı.Hatta rüzgar da.


En gıcık olduğum oydu zaten.Ben süpürürdüm o dururdu ben süpürürdüm o dururdu.Tam işim bitti derken bir esmek ki bir esmek!Sanarsın balkan harbi çıktı!Ona da verir veriştirirdim.Ne yüksek basınç merkezi kalırdı ne siklonu ne de hortumu...

Geçen işte yine aynı.Ben süpürüyorum onda tık yok.Süpürüyorum tık yok.Tam işim bitti aldım elime fırçayı gidiyorum... Zannedersin jet motoru!Bir esmek ki bir esmek!Dağıttı yine bütün yaprakları onun bunun rüzgarı!
Saydırdım arkasından saydırmasına da toplamak lazımdı yine dökülen yaprakları.Aldım fırçayı elime döndüm geri.Tam süpürecektim pırrrr dedi uçtu gitti ağaca."Allah allah" dedim şaşırarak.Biraz ötedeki öbeğe doğru hamle yaptım.Pırr dedi 2'ncisi de uçtu, kondu ağaca.
Kızdım.Bir de bu gevşek, dalgacı yapraklarla mı uğraşacaktım?Salladım fırçayı "ya Allah!" diye.

Kocaman bir "PIRRRRR!!"

Yaprak maprak kalmadı yerde.Hepsi tekrar ağaçta."Aferin" dedim "aferin işte böyle." "Bir daha da sakın dökülmeyin yere." Titrediler tamam der gibi.

Tam o anda esen hafif rüzgarın önüne kattığı 3 küçük serçe affallamış, çarpı işareti gibi olmuş şaşı gözlerle topuğumun dibinden çalı toparlağı gibi yuvarlanarak geçerken sözümü dinletmenin verdiği zafer duygusuyla onları farketmedim.
Fırçamı elime aldım ve gittim.

koza-uğur s.

15 Şubat 2012 Çarşamba

8. GELENEKSEL ODTÜ SOSYOLOJİ GÜNLERİ “KİTLE VE İKTİDAR”


ODTÜ Sosyoloji Topluluğu’nun her yıl farklı üst başlıklar doğrultusunda oluşturduğu oturumlar ve atölye çalışmaları aracılığıyla farklı fikirlerin tartışıldığı, paylaşıldığı ve de üretildiği bir platform yaratma amacı ve çabasıyla düzenlenen ODTÜ Sosyoloji Günlerini bu sene 5-6-7 Mart 2012 tarihlerinde düzenlenecek.
8. Geleneksel ODTÜ Sosyoloji Günleri’nin ana başlığı ‘Kitle ve İktidar’ olarak belirlendi. Sosyoloji Günlerinin programı aşağıda.

5 MART
Açılış Konuşması – 10.00
“Hasan Ünal Nalbantoğlu anısına”
1. OTURUM: SİYASET – 10.15-12.30
Kitlelerin Örgütlenmesinde Sosyalist Örgüt Kadrolarının Rolü
Ertan Sinan Şahin - ODTÜ Fizik
Bir Araçsalcılık Vakası: Turancı & Pan-Türkçü Kıbrıs Perspektifi, Anti-Komünizm, Gecikmişliğin Telaşı, Kandan Yapılmış Tarihi & Beşeri Bağlar
Celal Özkızan - ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Türkiye’de Egemen “Devlet-Sivil Toplum” Kavramsallaştırması ve Siyasete Etkileri
Selim Heper - ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yüksek Lisans
Yenilenebilir Enerji Kullanımı ve Sosyo-Ekonomik Etkileri
Karaca Yiğit Pehlivanlı - Ankara Üniversitesi Biyoteknik Enstitüsü Yüksek Lisans
2. OTURUM: TOPLUMSAL CİNSİYET – 13.30-15.00
Çoğunluğun Tahakkümü: Trans Bedenlere Hukuk Eliyle Müdahale
Avukat Sinem Hun - Pembe Hayat Hukuk Danışmanı
Ataerkinin Çok Boyutlu İktidarı
Demet Gülçiçek - ODTÜ
Kadın Vicdanî Reddi: Barışın Tarafında Olmak İçin Savaşmamak Yeterli mi?
Cemile Gizem Dinçer - ODTÜ Kadın Çalışmaları
3. OTURUM: MEDYA – 15.30-17.15
İnci Sözlük ve Toplumsal Muhalefet?
Ayşe Sargın - ODTÜ / doktora
Düzgüleme ve Çözme: İnternette Alt Kültür Tezahürleri
Ekin Can Göksoy - İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı
Medya İktidar İlişkilerini Nasıl Yeniden Üretir?
Derya Ferhat - ODTÜ
Bir Sömürü Biçimi Olarak Reklam
Merve Tokel - Hacettepe İngiliz Dili ve Edebiyatı
EŞZAMANLI ATÖLYE
“Ataerkilin Fendi Erkeği Yendi”
Burak Kartal & M. Tolga Çolak - Artvin Çoruh Üni.

6 MART
4. OTURUM: SANAT – 10.30-12.00
İktidarların Sınırlarını Tanımayan Kürt Sineması
Gürkan Vural
Hayvan Çiftliği Üzerinden G. Orwell Okuması
Zeki Ürgen - Ege Üni.
Sinemanın Kitleye Bakışı: Zombi Filmleri
İrem Gürşimşir - Ankara Üni. / doktora
5. OTURUM: TEORİ – 13.00-15.00
Etienne De La Boetie'nin “Gönüllü Kulluk”u ve Spinoza'nın “Siyasi Problem”i Arasındaki Benzerlikler
Anıl Yıldız - Ege Üniversitesi
Monarşi ve Bio-İktidar
Hüseyin Deniz Özcan - Ege Üniversitesi
Kitleyle Banyo Yapmak
Çağan Biçel - Ankara Üniversitesi / doktora
Akademi ve Akademik Kimlik: Ne Kadar Özerk, Ne Kadar Sorumlu?
Sercan Çınar - ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
6. OTURUM: SÖYLEM – 15.30-17.00
Parsellenmiş Kelimeler & Parsellenmemiş Kelimeler (Sunum & Atölye)
Merve Ergün & Fatih Seçkin Şiş & Selda Erkılıç - ODTÜ

7 MART
7. OTURUM: KİMLİK – 10.30-12.00
Kimlik: Ontolojik Bir Zeminden Bakabilmek
Sevi Emek Önder - ODTÜ Felsefe
Farklı Etnik Köken ve Mezhep Gruplarının CHP'ye Yaklaşımı: Kürt Alevi / Türk Alevi / Arap Alevi Örneklem Üzerinden Saha Çalışması
Zeynep Demirel & Damla Türkmenoğlu - Bahçeşehir Üni.
Türkiye'de Deprem: Bölgeye Yapılan ya da Yapılmayan Yardımların Nefret Suçu ve Söylemleri ile İlişkisi
Deniz Altunkaya - Muğla Üni.
8. OTURUM: HUKUK – 13.00-14.00
Türkiye’de Hukuk Devleti ve Anayasal Sorunlar
Canberk Yılmaz - Çorum Hitit Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2. sınıf
Kamusal Alanın İnşasında Sivil İtaatsizlik
Sibel Yılmaz - Ankara Üniversitesi Hukuk
9. OTURUM: ANARŞİZM – 14.15-15.30
Kitleye Güven İdeolojisi Olarak Anarşizm: İspanya Anarşist Devrimi 1868-1936
Beren Koramaz - Ankara Üni. / yüksek lisans
Tahakküm Karşıtı Toplumsal Örgütlenme Biçimi ve Siyasal Bir Hareket Olarak Türkiye'de Anarşizmin Serüveni: Bir Olamama Hikayesi mi?
Recep Akgün - ODTÜ / doktora
10. OTURUM: PROPAGANDA – 15.45-17.15
Nasyonel Sosyalist Propaganda: Teknoloji ve İlerleme Vurgusu
Ahmet Emre Çoban - Ankara Üni. / yüksek lisans
İktidar ve Kitle Bağlamında Propagandanın Rolü Üzerine
Emek Yıldırım - Ankara Üni. / yüksek lisans
Eleştirel Söylem Çözümlemesi Bağlamında Köşe Yazılarındaki İdeolojik İkna Söylemi Üzerine Bir İnceleme: Soru Tümceleri
Bilgesu Savcı - Hacettepe Üni. İngiliz Dilbilimi

14 Şubat 2012 Salı

Yürümek Hiç Bu Kadar Zor Olmamıştı


Yazının başından uyarıyorum. Fotoğraftan da anlaşıldığı üzere bu kadınları ilgilendiren ortak bir konu. Niçin topuklu ayakkabı üzerine yazdığıma gelirsek; ben şimdiye kadar hiç topuklu ayakkabı giymedim. Bir eksiklik mi? Bence değil, hala öyle düşünüyorum. Ama bazen mecburi durumlar vardır. Yakınlarda ablamın düğünün olması gibi. Kıyafetime uygun bir ayakkabı aldım. Tahmin edebileceğiniz üzere topuklu bir ayakkabı.

İşte ben bu ayakkabıyla yürümeye çalışırken; önceden dalga geçtiğim karda kışta topuklu ayakkabılarıyla sokakta yürüyen hatta koşan kadınlar, şimdiye kadar söylediklerim için özür diliyorum. Bu nasıl bir meziyettir. Gergin bir ip üzerinde dengede düşmeden yürümeye çalışmak kadar zor ve beceri isteyen bir şey. Bir diğer fark ettiğim şey;  topuklu giyen kadınların niçin yanlarında bir erkekle gezdiğidir. Çok haklılar, düşmeden dengede yürümek, birinin koluna girmeden oldukça zor. Bu yazıyı okurken ben tek başıma da yürüyorum diyorsanız. Helal olsun size, daha ne diyeyim. Şimdilik gözlemlerim bu kadar.


12 Şubat 2012 Pazar

Melancholia [2011]


Yönetmeninin son filmi, benimse izlediğim ilk filmi. Trier'in hiçbir filmini izlememiş biri olarak bu filmi üzerine de pek bir şey söyleme hakkım -eğer böyle bir hak varsa- olduğunu sanmıyorum. Baştan söyleyeyim, en azından iki kez dikkatli gözlerle izlenmesi gereken bir film. Trier'in Dogville'ini yakın bir zamanda izleme çabalarım sonuçsuz kalmıştı. Özellikle Zeynep Özbatur'un Mithat Alam'da katıldığı söyleşide, içerisinde bulunmak isteyeceğim tek set diye tanımlamasından sonra merak uyanmıştı bende. Fekat beceremedim. Yarısında uyku ile ayrıldım filmden. Melancholia öyle olmadı. İyi de oldu sanırım. Trier'in diğer filmlerini izlemek için bir sebebim var artık. Biraz melankoliye, romantizme ve nostaljiye düşkün biri olarak iyi bir başlangıç yaptığımı düşünmekteyim.

Filmi izlememiş olanlar için özellikle söyleyeceğim şey girişine dikkat etmeleridir. Aslında filmin tamamını orada görecekler belki de. Bu girişten sonra bir orman yolu diyebileceğimiz, dar, virajlı bir yolda hareket etmeye çalışan beyaz bir limuzin bizi karşılıyor. Uzun bir süre neşe, gülümsemeler hakim filmin havasına. Özellikle Justine ilerleyen sahnelerde göremeyeceğimiz kadar neşe dolu. Hemen şunu da belirteyim Trier filmi iki bölüme ayırmış. İki kardeş Justine ve Claire bu bölümlerin ve filmin kahramanları. 


Film Michale ve Justine'in kendi düğün yemeklerine yetişmelerine istinaden başlıyor. Salonda bekleyen konuklar. Düğüne ve Justine dair yapılan konuşmalar. Justine'in hüznü. Düğünün ya da yemek de denebilir, ihtişamının sadece bir görüntüden ibaret oluşu. Burada melankolinin kendisi Justine aslında. Yani ilk bölümde.

İkinci bölüm olan Claire'ı izlediğimiz vakit ise Melankoli bir gezegen. Dünyaya çarpma riski olan bir gezegen. Burada bizi Claire'ın korkusu, umutsuzluğu karşılıyor. Ve elbette iki kardeşin birbirleriyle olan ilişkileri.

Filme ve konusuna dair konuşulabilecek çok şey var. Velhasıl bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Hele de Trier'e bu kadar yabancı ve filmin en az bir kere daha izlenilmesi gerektiğini düşünürken. Yine de şunları söylemek mümkün. Film oyuncu kadrosu, oyuncuların performansları, hikayesi, kurgusu, yaratılan atmosfer, çekimler, belki de detayları ile üst düzey bir film olduğunu kanıtlıyor. Her ne kadar bunu yazdığım sırada filmin puanı imdb'de 7.4 görünse de daha iyi bir puanı hak ettiğini düşünüyorum.



11 Şubat 2012 Cumartesi

Yeni Tema



Bilenleriniz vardır. Yaklaşık beş gün önce bir anket başlatmıştım blog içerisinde. Aslında anketin dolmasına daha zaman vardı. Fakat bendeniz Doruk, site için yeni tema arayışlarına girdiğimden ve bunu denemeye çalışırken, widgetleri sil yaparak, eski temayla yeni temayı birbirine geçirdim. Kısada geri dönüşü olmayan yol! Haliyle uzun zamandır kullanmayı düşündüğüm bu temaya geçtim. An itibariyle, saat 07.09. Ve ben siteyi öylesine perişan bırakmamak için, bu tema olaylarından pek anlamamakla beraber uğraştım. Gözlerimden uyku, kulaklarımdan nameler eksik değil şu an. Ben bu temayı çok sevmeme rağmen bir kaç handikapı var. Belki düzeltilebilecek şeyler fakat bu kodlarla oynama meselesinde pek iyi değilim. Biraz bilgi, biraz içgüdüler sayesinde yapmaya çalıştım.

Sitenin yukarısında, Anasayfa yazısından sağa doğru başlıklar göreceksiniz. Bunlar benim daha önce etiket olarak kullandığım başlıklar. Hepsi yazılara ait etiketlere yönlendirilmiş durumda. Fakat şöyle bir sorun var. Diyelim ki bir yazıyı okuyorsunuz ve anasayfaya dönmeden, yukarıdaki başlıklar sayesinde o butona tıklayıp, ilgili yere gitmek istiyorsunuz. Gidemeyeceksiniz. Çözemediğim sebeplerden ötürü bunu anasayfa üzerinden yapanız gerekiyor. Şimdilik bu anlamda gözüme çarpan tek sorun bu.

Ha eksikler yok mu? Var. Bazı başlıkları boş bıraktım. Veya ileride yeni başlıklar eklenecek, oradaki başlıklar başka türlü dizilecek. Şu an yapabileceğim en hızlı ve düzenli şekilde halletmeye çalıştım. Umarım hoşunuza gider bu tema. Rengi diğerine göre bambaşka bir boyut atladı haliyle. Ona da bir çözüm bulamadım. Sezgin kardeş geldiğinde yardımlarını isteyeceğim yine. Hatta slidebar bile koyabilirim. Temanın özelliği fakat onu da karıştıramadım.Yine de siyah fena sayılmaz diye düşünüyorum. Ayrıca yazılar dışında kalan bölümü de çok kalabalık tutmamaya çalıştım. Bunu da ileri ki zamanlarda, yukarıdaki butonları kullanıp, yeni sayfalar açarak halletme planları içerisindeyim. 

Son olarak blog içerisinde, yukarıdaki butonları daha sağlıklı kullanabilmek adına büyük çaplı bir etiketleme olacak. O zamana kadar biraz daha karmaşık olabilir. Aslında karmaşık da değil. Sadece bazı yazılar farklı başlıklar altında karşınıza çıkacak. Bunu en aza indirip düzene koymaya çalışacağım.

Neyse. Buraya kadar okuduysanız teşekkürler. Umarım bu temayı beğenmişsinizdir. sevgili koza ve Somurtkan Şirine'nin de itirazı olmaz umarım. Ufak değişikliklere varım ama başka tema olmasın.

Görüşmek üzere.

not: 2. paragrahtaki sorun halledildi :)

10 Şubat 2012 Cuma

Tel Yılı

Çinliler oldukça muhafazakar bir millet.Kültürlerini önemsiyor ve önemsedikleri oranda da yaşatıyorlar.Bundan dolayı batı kültüründe bir çok şey geçmişte kalmasına rağmen doğunun büyük medeniyeti Çin'de binlerce yıl öncesinden gelen kültürel yapı hala korunmakta.Mesela bunlardan biri Çin takvimi.

Çin takviminde her yıla bir hayvan ismi verilmekte.Örneğin bu sene ejderha yılı.Bunun dışında 11 hayvan daha var.Aşağıdaki tablodan hangi hayvanın yılında doğduğunuzu görüp birbirinizle "ha ha fare yılında doğmuşsun ezik" , "sen kendikine bak.ne kadar da uyumlu olmuşsun doğduğun yılla.öküz!" gibisinden çocukça dalga geçebilir ya da kendinizle anlamsızca "kaplan yılında doğmuşum, kaplanım ben, ejderha yılında doğmuşum ejderim ben" gibisinden böbürlenebilirsiniz.Tercih size kalmış ama benim anlatmak istediğim başka bir şey.

Fare 2008, 1996, 1984, 1972, 1960, 1948, 1936, 1924
Öküz 2009, 1997, 1985, 1973
Kaplan 2010, 1998, 1986, 1974
Tavşan 2011, 1999, 1987, 1975
Ejderha 2012, 2000, 1988, 1976
Yılan 2013, 2001, 1989, 1977
At 2014, 2002, 1990, 1978
Koyun 2015, 2003, 1991, 1979
Maymun 2016, 2004, 1992, 1980
Tavuk 2017, 2005, 1993, 1981
Köpek 2018, 2006, 1994, 1982
Domuz 2019, 2007, 1995, 1983

Ben bu senenin adını "tel yılı" olarak koymaya karar verdim.Çünkü bugün diş doktorum bana dedi ki:
-tel takacağız.
-nasıl?
-tel takacağız.

o sırada zihnimin içi şöyleydi:

tel takacağız.teltakacağız.teltakacağız.teltakacağız.teltakacağız.


Hayırrrrrrrrrrrrrr! demek istedim ama diyemedim çünkü ağzımın içinde bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz, uzaylılara otopsi yaptıkları esnada kullandıkları aletlere benzer bir şey vardı.Gözlerimi yana kaydırarak anneme baktım.
(hayır!bu yaşta hala dişçiye annemle gitmiyorum!hayır salaksın!yalnızca geleceğim diye çok ısrar etti )Annemin bana bakışı "uğur o teller takılacak" bakışıydı.Umutsuzca doktora döndüm.Onun da gözlerinde "uğur o teller takılacak" bakışı vardı.Önce korktum sonra sinirlendim.Ona neydi?Ne hakkı vardı?Bana öyle ancak ve ancak annem bakabilirdi.Ama öyle ya da böyle o teller takılacaktı.Tüm kaçış yolları Sauron'un Gözü tarafından kapatılmıştı.
                                                                      
 Bu Sauron'un gözü 
Bu da annemin gözü

Fark yok gibi.Neyse...
Diyordum ki iş bu yüzden bu yılı kendime "tel yılı" olarak belirlemiş bulunmaktayım.Umarım geç gireceğim "tel yılı" erkenden de biter.

Eve giderken aklımda iron maiden ve iron man vardı.Çelik adam olacaktım.Kendimi öyle kandırdım.

8 Şubat 2012 Çarşamba

bok*

Karikatür: Selçuk Erdem
                        



Bir söz vardır: “Türk'ün aklı tuvalette çalışır.” diye.  Sadece Türk için mi geçerlidir; orasını bilemem.  Ama şu bir gerçek ki en gereksiz zamanlar da insanların aklına geliverir aradıkları şey. Bunu ortaokulda Fen Bilgisi dersimizin hocası  söylemişti:  İnsan beyni unuttuğu bir şeyi hatırlamak için düşündüğü bilinçli zaman dışında, beyin unutulan şeyi bulana kadar aramaya devam eder. Bu yüzden unuttuğumuz şeyi bazen bir tuvalette bazen duşta bazense yolda yürürken buluruz.  Biz bu yüzden ev arkadaşımla tuvaletimize not yazabileceğimiz bir defter koyduk. O sıra da akla gelen cin fikirleri unutmamak ve bazen anlamsız yere saçmalamak için. Bazen beynin de boşaltıma ihtiyacı olur.

Bence bunun sosyo-toplumsal bir açıklaması da var. Bu alakasız yerlerde aradığımız düşünceyi, ışığı ya da unutulan şeyi bulmamızdaki neden insanın bu mekanlarda yalnız kalabilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Evet, odamızda tek başımıza oturuyorken de yalnızızdır. Ama bu yerlerde aynı zamanda bir eylem içerisindeyizdir. Bilmiyorum, size saçma mı geldi tüm bunlar. Ama az önce ben bunun üzerine düşündüm.

*Yazı da ‘bok’ yazmamak ve ondan bahsetmemek için zorladım kendimi. Bunun sebebi de –bu tabi benim gözlemim- bazı insanlar ki özellikle kadınlar ‘bok’ kelimesini duydukları anda suratlarını buruşturuyorlar, ıyk mıyk gibi değişik sesler çıkarıyorlar. O insanların bok kelimesinden neden bu kadar nefret ettiklerini şimdiye kadar hiç anlamamakla birlikte saygı da duyuyorum. Bunca zaman alakasız ortamlarda, yemek yerken, ciddi bir konuşma arasında ‘bok’ tan bahsettiğim için dışlanmanın, “ öyklenmenin” acısını en azından bu yazıyla çıkarmış oldum. Evet, şimdi mutluyum:))

7 Şubat 2012 Salı

İstanbul Kill You! Don't Smoke


Giriş: Bu yazıyla birlikte iyice fark edeceksiniz ki ben bir süre önce askerdeydim. ............... Askerdeydim dedim. .................... Kaçmayacak mısınız? Yine mi askerlik anıları demeyecek misiniz? A a gerçekten ilginçsiniz. O zaman çekirdeği alın avucunuza da başlayın dinlemeye. Anlatıyorum.
Ama şöyle bir anti-parantez açmam gerekiyor. Burada paylaşacağım yazılar askerdeyken tuttuğum günlüğün iç dünyamla ilgili olan kısımlarından olacak. Mesela bu yazı İstanbul'u korkunç derecede özlememden dolayı yazıldı.Sanki ailemin bir üyesi gibi özledim.Yazmasam, içimde tutsam kafamın içinde dönüp duran İstanbul görüntülerinden çıldırabilirdim. Neyse sözün özü benden kaçmanıza gerek yok. Zira helikopterden helikoptere atlarken nasıl şarjör değiştirdiğime, ya da komutanı nasıl dövdüğüme değinmeyeceğim. Bunlar benim için basit olaylar sonuçta... (!?)
Kendime not: Bu kadar uzun giriş mi olur! lan!
Neyse lütfen aşağıdan fotoğrafın hemen altından devam edin. Esas konu orada. İyi okumalar...


şu yokuştan yukarıya yardırdın mı hoop bizim ev.


Serçelerin bile kaşkol taktığı bir Diyarbakır sabahından günaydınlar sevgili dinleyiciler.Beni dinleyemiyor oluşunuz önemli değil.Önemli olan sesimin hava boşluğunda salınarak sonsuza dek var olması.
Bugün ayın 24'ü ve ben hala askerdeyim.Önümüzdeki ayın 24'ünde de burada olacağım.Ondan sonraki ay nah olurum!
Haberim olmadan Galata Kulesi ile damarlarıma enjekte edilmiş -2mg Eminönü hareketliliği, 0,5mg vapur keyfi, 1 kaşık Çengelköy'de nargile şerbeti, 2 ölçek evden Beşiktaş'a bisiklet gezisi, 0,1mg Mimar Sinan tozu, 1 tutam Beyazıt otu ve yarım kaşık Süleymaniye şurubu ile oluşturulmuş- bağımlılık maddesinin etkisi burada olduğum dönemde özlem kustuğum öksürük krizlerinde, İstanbul'u sayıkladığım ateşlenmelerimde etkisini gösterdi.
İstanbul'u istiyorum gözlerim kapalı gibisinden cıvık bir benzetme yapabilirim ama bu duygusal muhabbete haksızlık olur diye yapmayacağım.Ama yine de İstanbul'u istiyorum.
Biraz olsun istiyorum.El altından ya da köşe başlarından artık nereden bulursam...bir içimlik de olsa istiyorum.

uğur s.
24.11.2011-08:23

Sizce Blog'un Teması Nasıl?


Bir Adamın Güncesi'nin takipçileri, hasbelkader uğrayanlar v.s. sizlerden bir ricam olacak. Zaten başlıktan da anlaşılacağı üzere, blog'un teması hakkında fikrinizi almak istiyorum.

Blogun hemen sağında belirttim. Artık bu blog da üç kişi yazıyor. Bendeniz "Bir Adamın Güncesi" imzasıyla yazıyorum. "Somurtkan Şirine" ve "koza" var. koza ile konuşuyorduk. Blogun temasını değiştir dedi bana. Daha karizmatik olsun, estetik olsun. Bu konuda bende bloga giren, eden sizlere sorayım dedim. Daha doğrusu ikimiz bunda karar kıldık. Ben seviyorum açıkçası. Oyum belli :) Hani sizde bir oy verseniz, katkılarınızı sunsanız güzel olur. Zaten çok uzun süre durmayacak bu anket burada. Sonra aramızda karar verip değiştirip, değiştirmeyeceğimiz konusunda bir sonuca varırız. Ve hatta bu yazının altına fikirleriniz varsa, hoşunuza giden, gitmeyen şeyler, önerileriniz hakkında yazmanız memnuniyet verici olur. Sadece bir oy beklemekteyim. 

İyi olun.

Anket sağda yukarıda. Dikkatinden kaçanlara..


6 Şubat 2012 Pazartesi

Efsane Arkeolog Indy!

Indiana Jones
Indiana Jones, George Lucas'ın -dikkat vikipedik alıntı- eğlence odaklı bir film yazmasıyla hayata geçmiş.  Yönetmen koltuğunda Steven Spielberg oturuyor. Spielberg'in içinde olduğu bu tür fantastik, macera dolu filmleri seviyorum sanırım. Amerikan sinemasının bu anlamda beni en çok çeken kişisi. 

Serinin ilki 1981 yılında, 4. ve son film ise 2008 yılında çekildi. Aslına bakarsanız her filmin birbirinden bağımsız olduğunu düşünürsek bu filmlere seri demek pek de mümkün görünmüyor. Bir seri de aranılan final bölümü bu filmlerde yok. Aksine devamı gelebilir durumu var her filmin sonunda. Hatta 4. filmde Indiana Jones'un oğlu olarak Shia LaBeouf seriye dahil oluyor. İleride olası bir 5. filmin kapıları da böylece aralanmış oluyor. (Ve hatta aralanmış bile. Şöyle de bir haber varmış.Tıkla) Ben bu serileri daha yeni izlediğim için ola ki izlemeyenler varsa, keyifle izleyecekleri bir film serisi orada duruyor demek istiyorum.

Indiana Jones'u yıllardır izlemeyi planlıyordum aslında. Hatta 2008'deki 4. film için Ersin Karabulut köşesinde bununla ilgili bir şeyler yazmıştı. Merakla beklediğini, çok sevdiğini falan. İşte ben de o zaman izlemeye karar vermiştim. Ama bugünlereymiş izlemek. Nasıl ki ben Back to the Future seversem, onun içinde Indiana Jones başka bir şey olsa gerek. Ki bunu da hak ediyor filmler. Özellikle ilk üç film aksiyon, komedi hatta absürdlük bakımından fazlasıyla keyif verici. Bu tür filmlere kendi kulvarları içerisinde bakmak gerek. Lucas başta da dediğim gibi amacına ulaşmış. Jones üniversitede ders veren, kürsüsü olan bir arkeolog ve profesör. Bir yandan da olayların adamı. Mistik, fantastik v.b. unsurların peşinden merakla koşuyor. Aksiyon severler ve hala filmleri izlememiş olanlar varsa tavsiye edilir. Özellikle Harrison Ford'un adım adım yaşlanması da fena olmamış. Hatta 90'ların sonlarında 4. film çekilmiş olsa bunu daha iyi anlayacaktık. 

Son bir şey. Serinin 3. filminde Hatay Cumhuriyeti ile karşılaşmakta bir hayli hoş. 

Indiana Jones Raiders of the Lost Ark 1981
Indiana Jones
and
the Temple of Doom 1984
Indiana Jones and the Last Crusade 1989
Indiana Jones
and
the Kingdom of the Crystal Skull 2008

70 yaşına adım atmış Harrison Ford'u 5. filmde görmek garip olacak gibi. Bir nevi Rocky. Serilerin handikabı da bu oluyor sanırım. Hem çekilsin istiyorsun yıllar sonra bir devam filminin ama sonrasında aradığını da bulamıyorsun. Yine de serinin devamına Harrison Ford ile devam edilmesi de iyi. İşin kalitesinden çok, nostaljisiyle ilgilendiğim için böyle diyorum. Ve şanslıyım ki bu sefer sinema salonunda izleme şansım olacak. 

Ruhsuz

Kaybolmuş ruhum.


Yok...
Ne zaman gittiğini bile bilmiyorum.
Bir sabah uyanıp da neden uyanıp o günü yaşamam gerektiği sorusunu cevapsız bıraktığım o anda fark ettim.
Gitmişti.
İçtiğim meyve suyunun tatsızlığında,
Oksijenin azlığında,
Lokmanın ağdalığında,
Defalarca...
Gülüşlerin oyunculuğunda,
Tek düze tatsız konuşmalarda,
Gittikçe silikleşen hayal dünyasında,
Fark ettim benden gittiğini bir tokat gibi defalarca!
Nerede kaybettiğimi bilemeyecek kadar geç olduğunda.
O...
Çoktan gitmişti.

                                                                          uğur s.

Tercih


Ruhu olmayan bir bedeni sevmek,
Yalnızlığa giden bir yoldur.
                                        uğur s.

5 Şubat 2012 Pazar

"Bıyık"a Veda

Giriş : Bu yazı askere gitmeme 10 gün kala hazırlıklar esnasında kaleme alındı.Bu hazırlanmanın içinde tıraş olmak da vardı.Oysa ben bıyığı ile var olan bir adamdım ve varlığımı sarsacak bu olayı düşündükçe bunalıma giriyordum.İşte bu yazı o ruh haliyle yazılmıştı.



Ben seni 2000 yılının kışında tanıdım.Ortaokulun ikinci yılında.İlk görüşte aşk değildi bizimkisi.Seni ilk gördüğümde hiç de sevmemiştim.Zaten o dönem derdim başımdan aşkındı.Mesela…

Sesim benim sesim değildi.İçimde benden gayri bir ben var gibiydi. Konuşurken yabancı biri bir şey anlatıyormuş gibi dinliyordum kendimi.Bu yetmezmiş gibi 13 yıllık sesim inisiyatifi ele almış konuşmanın abuk sabuk yerlerinde uç notalara kayıp tiz ve komik bir hal alıyordu.Hayat şizofrenik, ürkütücü bir hal almıştı.

Aaa!Sosyelim Artık

-bu bir "bir adamın güncesi"ne ayak bastı yazısıdır-




bundan 5 yıl önce internet başında olmak asosyellik; dışarda, mekanlarda takılmak sosyellikti.şimdi iş sanki tersine dönüyor.insanlar internette görmeyince "ooo nerelerdesin hacii?" diyor.
bense insanlardan kaçmak istediğimde kendimi sokağa atıyorum.sokakta ne facebook var ne twitter ne de dierleri..(msn'i de dierlerinin içine kattım farkındayım ayıp oldu kuşağımın bir zamanlar kral programına) öle mal mal dolaşıyorum.kim napmış ben napmışım bunlardan kurtuluyorm.sonra yolda gderken bi arkadaşımı görüorum "oo nbr?" diorum. "iidir abi ya sen nassın? geçen gördüm feyste şöle böle öyle.........."
denize atlıyorum.palamudu lüferi görüyorum.
"seninki kaç santim?" diyorum.
"hayırdır birader alcan mı!?" diyor.
"bi yarım kilo versene" diyorum.
"sen bizle başak mı geçion!?" deip kovalıolar.
eminönünde sahile vuruyorum.o anda içimde korkunç derecede twitter üzerinden "şu anda eminönünde sahile vurmuş durumdayım, yakamoz çok güzel" şeklinde bir tivit yazma isteği beliriyor ama yapamıyorum.çnkü o sırada aç martılar akbabalar gibi tepemde dönüp "tweet"liolar.
"twittir ulan!" diorum "senn a... ben.... iice.... ayr.....!!!"
ohh diip son nefesimi verirken facebook taki son eplikayşın olan öldükten sonra ileti yayınlama olayını yapmadığım için pişmanlık duyuyorum.

uğur salkım
31Ocak2011

3 Şubat 2012 Cuma

Hayatımın en absürt günü!

                           Konsere Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşan'da gelmişti.

Hayatımın en absürt günü!

Bundan iki sene önce eski ev arkadaşım ve onun sevgilisiyle birlikte halı satmak için dışarı çıktım. “Halı satma” eylemindeki görevim; spotçuyla pazarlık etmek, halıyı olduğundan daha ucuza satmayı engellemekti. Esnafla aram iyi olduğundan ve ağzım da iyi laf yaptığından benim de gelmemi istediler. Spotçuda istediğimiz paraya sattık halıyı ve ardından arkadaşımın sevgilisinin ısrarları üzerine yemek yemeğe gittik. Bu arada bir ayrıntı var ki bu çok önemli: Ben, evimizin iki sokak ötesine gittiğimizden ötürü eşofmanlarımla ve cüzdanımı almadan dışarıya çıkmıştım. Yanımda sadece telefonum ve evimin anahtarı vardı. Ha bir de niye halı sattıktan sonra yemeğe gittim onlarla? Yanlış hatırlamıyorsam aralarında bir problem vardı; sürekli atışıyorlardı. Aralarını yumuşatma ve ortamı sakinleştirme görevi üstlenmem gerekiyordu. Bu sebepten takıldım ben de onlara. Yemeğimizi yedik. Arkadaşın sevgilisi opera binasında akşam yedi gibi Kazakistan Devlet Orkestrasının konserine gidecekmiş. İlle siz de gelin diye ısrar etti. Bu arada ben hala eve gitme derdindeyim. Yine eski ev arkadaşımın ısrarı üzerine kabul etmiş bulundum. İnsanları hiç de kıramam. Konsere bir iki saat kala opera binasına gelmiştik. Orada beklemek istemediğimizden ikisinin bilip benim bilmediğim yakınlardaki parka, hatta “yatır” park desek daha doğru, oraya gittik. Kışın havalar erken kararır; siz de takdir edersiniz ki. Karanlıkta ışıksız bir parka ve yatıra gidip oturmak; benim için oldukça tedirgin ediciydi. Etrafta kimse yok. Çevre de ışık doğru düzgün yok. Arkadaşlarımın söylediğine göre tinercilerin takıldığı bir yer ve biz orada gündelik konuşmalarımızı gerçekleştiriyoruz. Sonra konser vakti geldi de daha güvenli, ışığı bol bir yere geçmiş olduk. Salonda yerlerimizi aldık. Tabi herkes devlet orkestrası konserine şık gelmiş. Yani en azından kimse benim gibi eşofmanlarıyla oturmuyor. Benim ve ev arkadaşımın bu halini insanlar da garipsiyor.

Yorum yapacaktım, böyle oldu!

Bittersweet bir yazı yazmış 2 şubatta. Tıklarsanız görebilirsiniz. Neyse, ben de bu yazıya bir yorum yapayım dedim amma velakin yoruma kapalı olunca onca yazdığım havada kaldı. Yani yazasım varmış. Görsün diye değil de, kendi yazdığımı sevdim lanet olsun ki. O zaman yazının ardına bir de video sıkıştırayım. Lililerle!




Olayları romantikleştirme hali. Ve aslında çekici de. Bilmem sende nasıldır ama bazen bana olur "en güzel aşkı hayal edersin, ettikçe kafanda olur, birini tanırsın, onunla çok mutlu olacağını sanırsın, olmaz" , "bir yerde otururum, bir an kendimi Marlon Brando gibi hissederim, sigarayı tutuşum değişir, elimde bardak başkadır, biri görse wouw! diyecek hissi, olmaz" , "intihar en çekicisi, hele hayal edince bambaşka, çünkü kendini defalarca ve farklı biçimlerde öldürebiliyorsun kafanda, sonuçta olmaz" aslında böyle yaşamıyoruz gibi geliyor bana, sadece böyle yaşadığımız anlarımız oluyor, bi nevi uyku hali. Aman da çok yazdım. İşte böyle. Dıp tıs, dıp tıs.

Bu da videomuz Tık tık


2. kısım

Üstteki bölümü yazalı daha bir kaç dakika oldu halbuki. Bittersweet'in diğer yazısı Melankoli'yi de okuyunca oldu bu 2. kısım da. Yapmam da böyle şeyler neyse. Yapmış olduk bir kere. Bazı cümleleri ilgimi çekti. Tabi bunu hissettirdiği, benim de düşündüğüm şeyler olmasından dolayı söylüyorum. Kendisi birilerinin onun cümlelerini kurduğunu düşünüyormuş, o da bu yazısında fazlasıyla benim cümlelerimi kurmuş. Selam çakalım sessizce.

İşte sevdiğim kısımlar, bir de altına sevdiğim bir parçayı yerleştirmiş, Nükhetciğimden. :

"Düşünme tarzı mı desem ruh eşi olmak mı desem,bazı insanlar var ki benim cümlelerimi kuruyorlar.Geçmişleri yaşadıkları hayatlar benden çok uzak olsa bile ortak bir noktaya varmışız bu insanlarla.

Bunu kaçmak olarak yorumlamak doğru olmaz.Kabullenemeyeceğim durumlara katlanmaktansa orayı terk etmeyi tercih ediyorum çünkü.ben insanlarla uğraşmam,herkes ayrı bir dünya.Örneğin şımarık insanların olduğu yerde zorunlu olmadıkça durmam. Sevmiyorum arkadaş.gitsin annesine babasına yapsın şımarıklığını.Ben neden dinleyeyim onu.Samimiyet yoktur orada.Ne kazanabilirim onun yanında,anca sinir olurum veya onu sinir ederim o yokmuş gibi davranarak.

[...]Yalnızlığın zevkini çıkartan başka insanlar da var bunu bilmek güzel."

İşte bunları okudunuz sayın seyirciler. Yalnızlık zevkli. Mesela şu an. Kahve, sigara, film, sıcak bir oda. Yapayalnız. Sessiz. Söylemişimdir belki, Taksim'de ki o kalabalığı severim diye ama nasıl? Yapayalnızken. Hem bunu 1. kısımla da bağlayalım. Kalabalık içerisinde, yalnızlık.

2 Şubat 2012 Perşembe

Cinéma

              


 
                                    Nuovo Cinema-Paradiso fragman için tıklayınız.

Üç dört gündür film izlemiyorum. Böyle zamanlar çok nadir olur. Ya çok meşgul ya da çok mutluyumdur ve bu yüzden sakinleşip film izleme fırsatı bulamıyorumdur. Bu sefer ikisi de değil. Belki zaman-mekan uyumunu sağlayamama, belki de film izleme keyfimin bireyselleşmesidir. Bu öyle bir bireyselleşme ki sinemada kalabalıkla izlediği filmden keyif almayıp, kendi bilgisayarının sinemadaki beyazperdeyle karşılaştırılamayacak kadar küçük olan o ekranına astigmat gözlerle bakmak kadar bireysel bir eylem haline gelmiştir. Film izlemedeki bu bireysellik oldukça keyifli olmakla birlikte bir o kadar da film sonrasındaki paylaşım için yalnızlığı getiren hazin sondur. Bazen film izleme eylemini eve çağırdığım ve film zevklerimizin az çok uyuştuğu arkadaşlarımla yapıyorum. Evet onlarla ayrı bir güzel oluyor. Ama sanki filmi dışarıdan iki gözle değil de onun da dışında daha uzaktan bir yerden film izliyormuşum duygusu yaratıyor ben de. 'Filmin içine' girememe derler ya, hah işte öyle bir şey oluyor bende.İzlemeyi en çok istediklerim, merak ettiklerim, kimseyle izlemek istemeyerek bencilce odamda tek başıma; kahvem ve bu soğuk günlerde battaniyemle bir bütün olarak izlediğim filmler, hele onlar hiç paylaşamadıklarım.

İzlenecek filmler listelendi, indirildi, arşivlendi ve uygun zaman ve mekanı beklemekteler.


1 Şubat 2012 Çarşamba

Donovan Wylie - Magnum Photos

Donovan Wylie, 1971 Kuzey İrlanda doğumlu bir Magnum fotoğrafçısı. Erken yaşta fotoğrafa merak salmış. 16 yaşına geldiğinde okulunu bırakıp İrlanda çevresinde üç aylık bir yolculuğa çıkıyor. Bunun sonucunda 32 Counties adlı ilk kitabını yayınlıyor. 1992 yılında daha 21 yaşındayken Magnum onu aday olması için davet ediyor ve 1998 yılında 27 yaşında üyeliğe kabul ediliyor. Biyografisi için daha detaylı bilgi BURADA

Sürekli olmasa da fotoğrafların arasında gezinmek şahane oluyor. Hele de siyah-beyaz fotoğraflara bayılıyorum. Geçenlerde Özer ile birlikte 'pinhole' yapımı için bir sürü video izledik. Hala çözemedim olayı. Daha doğrusu tam olarak çözemedim. Fakat fotoğrafın sınırı olmadığını, işin tamamen yaratıcılıktan ileri geldiğini her saniye biraz daha kavrıyorum. Elimizdeki makineler sadece bir araç, onu kullanmasını bilmek önemli olan. Doğru anı yakalamak zor iş. Fotoğraf sinema gibi durağan bir yapıda olmadığından işler daha da zorlaşıyor. İleride durumum müsait olunca kendime ait bir Karanlık Odam olsun istiyorum. Analog makine ile çalışmayı. Özellikle siyah-beyaz. Ve bunların hepsini yapacağım. Kendi ekipmanım, kendi hayatım, zevkim, üretmek, yakalamak, paylaşmak. 


NORTHERN IRELAND. Belfast. 1984.