19 Nisan 2012 Perşembe

Şişmanlar Yarışıyor!



Yer Şarköy. Saat 03:14 civarı. Halbuki yatağıma yatmış, uyku haline girmiştim. Biraz televizyon izleyip uyurum diyordum. Önce “Bir Çocuk Sevdim” adlı diziyi bitirdim. Uyumak pek de bana göre değildi. Sonra şişmanların yarıştığı bir program başladı. Bu arada şunu da söylemem gerekiyor. Televizyon sadece üç kanalı gösteriyor. Star, Atv ve Haberturk. O da muhteşem Türk aklının ürünü olan televizyonun arkasına evde bulunan metalin sokulması suretiyle. Bu da bir adet çatal.

Program şişmanların verdiği kiloları dinleme ve dambıl kaldırma, indirme gibi hareketlerini izleme üzerine kurulu. Anladığım kadarıyla arada bir de yarışıyorlar ve ödül kazanıyorlar. İzlediğim yarışmada ellerinde ortasında delik bulunan bir tahta ile top taşıyorlar. Otuz adet top taşıyan grup günün galibi olacak. Ve uzun uğraşlar sonucu kırmızı takım kazanıyor. Bu arada sürekli yarışmayı anlatıyorlar ve koşmalarından bahsediyorlar. Çok dikkatli gözlerle izlememe rağmen koşmalarına dair bir iz bulamadım. Anlaşılan şişmanlar yürümeyi bilmiyorlar.

Ödül mü? Ailelerinden gelen mektuplar. Kırmızı takım gözyaşları içerisinde Ebru Hanım'dan mektuplarını alıyorlar. Normalde gülüp geçeceğim şeydir ama benim de gözlerim doluyor. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Fakat Ebru Hanım'ın kırmızı takıma sorduğu, “mavi takımın mektuplarını verelim mi?” sorusuyla hüzün bünyeye yayılıyor. Sanırsınız yıllardır görmedikleri ailelerinden uzaktalar, gurbetteler. Öyle bir duygu seli mevcut. Bunları izleyenin ağlamaması imkansız neredeyse. Ben de onlara eşlik ediyor, şişmanlarla şişmanlaşıyorum.

Tabi ödüller mektup olunca iki takımda evde bir araya gelip, birbirlerinin mektuplarını okuyorlar. Aslında herkes kendi mektubunu kendisi okuyor da, herkesin duyacağı şekilde. Bundan sonra biraz önce ağlayan o insanlar da gülüşmeler, kahkahalar laylaylomlar. Ortam bir anda şenleniyor. Ve final, yarışma bitiyor. Ben de ağlamaktan kurtulamayan bünyemle bu yazıya gömülüyorum.

Star'da bu seferde, ev dekorasyon programı başlıyor. Onu da izlemeden yatmam artık. Zaten Haberturk'te enerji bakanı var. Onu mu izleyecektim?

10 Nisan 2012 Salı

Laflar 12

fotoğraf linki


elleri saçlarında güzel bir kadındı.
ruhuyla usulca tenimi okşardı.
var gibi belki de yok gibi,
bir görünür, bir kaçardı.

6 Nisan 2012 Cuma

Doctor Who Fragman Heyecanı!



Uzun zamandır Doctor Who'dan bir ses bekliyordum. Geç tanışıp, aceleyle bütün bölümlerini bitirdikten sonra yeni bölümlerin gelmesini bekledim durdum. Hala bir şey yok ortada ama şu 72 saniyelik fragman bile yetiyor insana. Doctor Who sevenler dediğimi daha iyi anlayacaktır. 

10. Doctor'dan sonra bütün oyuncuların değişmesine rağmen (River Song hariç) ve hatta acaba kalite düşecek mi diye sorarken hiç de öyle olmadı. Elbette David Tennant'ın yeri ayrıdır. Ama Matt Smith'te işi fazlasıyla iyi götürüyor ve bölümlerin kalitesi de arttıkça seyir zevki başka oluyor. İşte bu fragman bile bunu doğrular nitelikte. Vahşi batıya gidiyor anlaşılan maceraperestlerimiz bu sefer. Bakalım ne olacak? Ne zaman olacak? 

Bekliyoruz.

3 Nisan 2012 Salı

Açılan Köprü - Olaylar Olaylar

Çetin Abi ile küçük beyaz konteynırında oturmuş ince belli çay bardaklarında neskafe içiyorduk. 500gb’lık harici belleğine bilgisayarımda olan birkaç filmi atıyordum. Filmleri atma teklifi benden gelmişti. Burada daha bekleyeceğe benziyorduk ve boş boş durmaktansa bir şeylerle uğraşmak daha iyiydi. “Bilgisayar yanımda istersen bende de film var” demiştim, diğer güvenlik görevlisi arkadaşına cd kapağında göğüs uçları yıldız şeklinde rozetle kapatılmış kocaman bir çift göğüs resmi kullanılan rus filminin ne kadar sıkıcı olduğunu anlattığı esnada. Filmin yarısından çoğu arabada geçiyormuş. Çetin Abi’nin beklediği olaylar gelişmemiş. İşte o sırada ben girmiştim muhabbete: “Bu Rusların kitapları da böyle abi; varsa yoksa mekan başka bir halt anlatmıyorlar” diye. Sonra normal olarak durmuş ve kurduğum cümleyi düşünmüştüm. Niye böyle saçma bir şey söylemiştim ki? Dostoyevski’yi, Çehov’u, Tolstoy’u, Gorki’yi bir kalemde si.. silip atmıştım. Neyse ki karşı çıkan olmamıştı. 

İşten geç çıktığım için kendi kendime kızmak anlamsızdı. Çıktığım saatte köprünün ben gidene kadar kapanmış olacağını düşünüyordum ama Atatürk Köprüsü’ne vardığımda köprü hala açıktı. İlk gelen bendim. Diğerlerinin gelmesi de çok uzun sürmedi.


Biliyorsunuz gibi anlattım da biliyor musunuz acaba? Haliçten geçen 3 köprüden 2’si açılıyor şu anda benden öğrendiğiniz gibi. Bunu zaten bilenler ukalalık yapmasın. Bu olay haftada 2 kere ayda ortalama 9 kere yılda… Neyse... Bu olay Pazartesi ve Çarşamba günleri gerçekleşiyor. Haliç’deki tersaneye bakıma giren ve çıkan gemilerin geçebilmesi için Galata Köprü’sü ve Atatürk Köprü’sü gecenin 3’ü gibi açılıyor. Köprü açıldıktan sonra yaya ve araç geçişine kapatılıyor. Açılana kadar geçtin geçtin. Geçemedin mi kalıyorsun olduğun yakada. Geçişe kapatmasalar da geçemezsin zaten. Açılan kısım öyle gerilerek atlama yöntemiyle aşılacak gibi değil. Kocaman bir tankerin geçeceği kadar büyük.

Çetin Abi ile ilk yakalanışımdan tanışıyoruz. Kendisi Atatürk Köprüsü'nde özel güvenlik görevlisi. Arabasıyla barikata çarpıp son sürat boşluğa doğru süren sarhoş bir sürücünün önüne “Dur! Geçemezsin!” diye bağırarak çıkacak kadar işine sadık olmasının yanında eğlenceli bir adam da. Geçen ben yine yakalanmıştım köprünün açık haline. Orada benim gibi yakalanan adamlardan biri sormuştu “Abi bu köprü hep böyle kalkıyor mu? diye. İmalı bir şekilde sırıtarak “Kalkıyor! Kalkıyor!” demişti de oradan anlamıştım eğlenceli olduğunu. Diyalog sonrasında şöyle gerçekleşmişti: “E ne zaman inecek abi?” “Dur sen de yaaa.. Zevk almaya bak. Birazdan iner.” Az biraz götlük de var şimdi sende Çetin Abi. Kusura bakma da… 

Ama o da ne yapsın gecenin o saatinde çeşit çeşit insan doluşunca n'apsın yani canı sıkılıyor insanın.

Tatlıcı var bir tane; o hep yakalanıyor mesela. Hani şu el arabalı olanlar var ya. Kerhane tatlısı dedikleri tatlıyı satan. Ben nedense hiç sevemedim o tatlıyı. Ama orada bekleyenlerden biri seviyormuş. Adam ilk önce yarım porsiyon istiyor, tatlıcı tatlıyı yarıya bölmeye razı olmayınca da cebinden biraz daha para çıkarıp tam porsiyon almaya razı oluyordu.

O sırada yanımda duran tokatlı yaşlı amcanın dediğine göre izmaritin oldukça leziz bir balık olduğunu öğreniyorum. Bence pullu ve kılçıklı olmasından dolayı hiç de iç açıcı gözükmeyen bu balık o amcanın dediğine göre en lezzetli balıklardan biriymiş. Kafasına göre küçük gibi gözüken örgü balıkçı şapkası ve sırtındaki çantadan dışarı fırlayan 2 oltayla bana oldukça inandırıcı gözüküyor. Gecenin bu saatinde buraya gelecek kadar balıkçıysa o balıkçı sözüne güvenebileceğim bir balıkçıdır diye düşünüyorum. 2 sene önce tutup da pişirmediğimiz izmaritlere üzülüyorum. Ayrıca dediğine göre bu sıra kefal çokmuş.

Bir de aklıma başı sarılı Hataylı geliyor. İstanbul’a arkadaşının gel sana iş ayarlarız sözüyle gelip de arkadaşının telefonundan ulaşamayan adam. Başına sardığı atkıyla devamlı zıplıyor durduğu yerde. Üşüdüğü çok belli. “Hataylı olunca alışamadın herhalde İstanbul’a diyoruz. “He yaa!” diyor “Alışamadım bir türlü bu İstanbul’a”. Ne kadar zamandır İstanbul’dasın diye sorunca da bu sabah geldiğini öğreniyoruz. Garip bir adamdı o da. En son Yeni Cami'ye gidiyordu oradaki cami görevlisine emanet ettiği bavulunu almak için. Bavulunu buldu mu, işe girdi mi, İstanbul'a alıştı mı ne oldu bilmiyorum.

Ben bunları düşünürken beklenen an geliyor ve köprü yaklaşık 2 saatlik bir bekleyişten sonra hayalet gemiye benzeyen 2 tane hurda geminin römorkör yardımıyla zıt taraflara geçmesiyle kapanıyor. Ve bize de geçiş izni veriliyor. Çetin Abi o sırada görev başında olduğu için selamımı uzaktan çakıp eve gitmek üzere yola koyuluyorum.

Köprü üzerinden geçerken geceleri yaşamak güzel diye düşünüyorum. Hava serin ve sokaklar sana ait. "Öyle mi yaşasam acaba?!" diyorum kendi kendime ama sonra vazgeçiyorum. Hatta vazgeçmekle kalmayıp "Bir daha bu köprüye yakalanırsam..." diye de ekliyorum üstüne. Hayır Çetin Abi iyi hoş adam da donmayan yerimiz kalmıyor o soğukta.

Florian Thalhofer çekmiş bunu.Bu fotoğraftaki köprü Galata  Köprüsü.
Yukarıdaki olaylar ise Atatürk Köprüsü'nde vuku buldu

koza-uğur s.