25 Ocak 2010 Pazartesi

dedi erkek.

"yapma şunu. yapma. yapma. yapma. YAPMA. bana kendimi suçlu hissettirme. ne yaptın ki sen sanki bana kendimi suçlu hissettirmeye çalışıyorsun. nasıl bir mücadele verdin ki. neye direndin ki, karşımda öylece durmaktan başka ne yaptın ki. sevgini benden çok da olsa, benden daha fazla gösterebildin mi ki. gösterdiğini mi sanıyorsun? sende benim kadar suçlusun. kaçtığın için. mücadele vermediğin için. hiç bir şey yapmadığın için. öylece seyrettiğin için. her şeyi kendine sakladığın için. aslında sevgini bile kendine sakladığın için. sözünde durmadığın için. ve daha bir sürü şey için. bana sadece incelmiş ipi koparmak kalmıştı. ve bende bunu yaptım." dedi erkek kadına. ya da demek istedi işte.

24 Ocak 2010 Pazar

....

Stay with me.

Celik-Afedersin


Çelik - Afedersin (1998)




Bir de bunu koyasim geldi icimden. takildi sozleri. Afedersin.

Kar Yağdıgında

Bembeyaz her yer, bembeyaz tüm şehir.
çıkacak elbet bir gün,
Bu kalbin damarlarında ki zehir.

Ne bilirdim dön diyeceğimi gidene,
İnanmaz ki şimdi,
Benim onu sevdiğime.

Meğerse sevgi, dönüsürmüş taşa,
Bağrıma taş basarım, derlermiş
Duvar oldu o taşlar, sesim gitmedi ona.

Ve yine kar yağacak bu şehre,
Belki sen başka yerde, ben başka yer
Birbirimizi düsüneceğiz,
Neden böyle oldu, neden, neden diye.

Ve o anlar böyle sürüp gidecek.
Ve bize bunlardan kalan,
Başka bedenler, başka sevgiler olacak.

doruk/2010

biraz bencillik sart

Insan hayatta yerine gore bencil olmali. En azindan kendini dusunecegi zamanlar vardir insanlarin. Baskasina gore yasayamayacaginiz ya da bazi seylerin sonsuza kadar surmeyecegi zamanlar. Iste sirf bunlari dusunerek bile bencil olunabilir. birini seviyorsunuz diye dunyanin oteki ucuna gidemezsiniz mesela. Tabii ki bu gitmeyeceginiz anlamina da gelmiyor. Ama katilmamak elde degil sevgi karin doyurmuyor. Duygu ve mantik karsi karsiya kaliyor iste. Hayat boyle. Secimler yapmaya zorluyor sizi. Bir de kendimce soylemek isterim ki bu duygu ve mantik duellosunda hangi tarafi secerseniz secin en sonunda kesinlikle pisman olmamak gerekiyor. Iste dunyanin bir ucuna pesinden gittiginiz sevgiliniz, bir gun sizi biraktiginda bile bundan pisman olmamak gerekiyor. Hayatinizi bu pismanliklar uzerine insa edemezsiniz. Mutlaka bir cikis yolu olacaktir. Evren bize mucadele etme yetenegi verdiyse biz de bundan kacmamaliyiz. Bir seyleri ya da birilerini bekleyerek hayat gecmez ve bence gecmemeli de. Yapabileceklerimizin siniri yokken neden kendimizi engelleyelim. Burada ahlaki degerlerden bahsetmiyorum elbette. Neden o kisiye sevdigimizi soylemeyelim mesela. Neden o isi almak icin o insanla konusmayalim. Neden o sanatciyla tanismak icin yanina gitmeyelim. Ve bir suru sey. Hayat zaman kaybetmek icin kisa fakat bir seyler yapmak icin uzun. Yapilabilecek ne varsa kendimiz icin yapmaliyiz. Biraz bencillik sart. Bu kadar.

Hosca kal.

22 Ocak 2010 Cuma

Tugce, geldi ve gitti.

Temsili Foto.



21 ocak gunu Tugce'nin Antalya'dan bir kac gunlugune gelmesinden dolayi Sinan, Deniz, Sidar, Dilek, Asli, Tugce (baska bu) ve Can toplandik. Aslinda herkes ayni anda gelmedi. Mesela grubun bir kismi once yemek yemisler sonra da peyoteye gidip icmisler. Iste bende tam oradan kalkmadan 10 dk. once gittim. Icemedim haliyle. Ve sikilgan, yerinde duramayan kizlarimiz dans etmek icin bizi oradan kaldirdilar. Araf adli mekana gittik. Sanirim grubun adi Rembetiko'ydu. bir sure onlar caldiktan sonra sahneden indiler. Saat 22.30 da tekrar ciktilar sahneye. Bu sirada Deniz ayrildi. O gittikten sonra Can ve Tugce'de geldi. Sanirim gecenin ilerleyen saatlerinde Tolga da geldi fakat ben oradan 23:45 gibi ayrildim. Ben giderken Tugce de hava almak icin benimle cikti. Keyfi yoktu sanirim, ben eve otobusu kacirmamayi dusunurken Tugce ile gidip Leman da birer 50lik ictik. Bir saatten fazla konustuk. Ne konustugumuzu soylemicem. gizli seyler. Neyse efendim, oradan kalktik. O tekrar Araf'a gitti. Bense otobus duraklarinin oraya ve saat 01.30 a kadar 25T'nin gelmesini bekledim. Saat 02.00 de yaklasik olarak Gultepe'ye varmistim. Suan hastayim ve Gultepedeyim.. Halsizlik var. Kotuyum iste.

Guzeldi anlayacaginiz. Insan sikca boyle toplanamiyor. Bir neden ariyor. Dusunuyorum da biz de yani bizim sinifta boyle olabilir mi diye? Elbette bunu yapanlar vardir. Sik sik gorusecek olanlar vardir sinifta. Ben sanirim Ozer'den baskasiyla gorusemeyecegim okul bitince. Belki bir kac kisiyle. digerleri cok yakin da olsa uzaklasacaklar gibi geliyor. Tugce'yi yaklasik 7 ay aradan sonra gormek guzeldi. Ozlemisim. bir ara gidelim Antalya'ya agirlasin bizi. Oylesine yazdim iste...

Hosca kalin.

18 Ocak 2010 Pazartesi

2010 başlıyor

Sonunda 2009 yılıyla işim tamamen bitti. 5 tane dersimi de verdim. Bir sıraya koymaksızın A-B-C-D-E gibi rengarenk notlarımın olduğunu söyleyebilirim.. Fakat asıl iş imdi başlıyor. 2009 bitti, 2010 başlıyor artık.. Neler yapabileceğimi göreceğim. Öncelikle adam gibi bir tez yazmak istiyorum. Şu tatil dönemim de, gezip tozmaktansa bunun üzerine biraz uğraşabilirsem güzel olacak. Tabii ki hayat tezden, dersten ibaret değil açıkçası. Sadece derslerde öğrendiklerim artık bana yetmez oldu, kendimi daha da geliştirmeye ihtiyacım olduğunu düşünüyorum. Ve bunu yapabileceğime de inanıyorum doğrusu. Sonra eve çıkmam lazım. Barış ve Özer ikilisiyle keyifli bir şekilde eve çıkalım.. İkinci dönem geldiğin de ben okulumu bitirdikten sonra NHKM Akademisi'ne gidip, Sinema okuyayım diyorum. Yüksek lisans başvurularımı yapacağım ayrıca. Sosyoloji üzerine yapmayı düşünüyorum doğrusu.. Sosyolojiden keyif alıyorum, hayatıma anlam kattığını düşünüyorum, okuduklarımın ve daha da geliştirmek istiyorum bu konu da kendimi. Bir iş de bulursam ileri ki süreç de iyi olacaktır. Böylece hem aileme yük olmamış olacağım, hem de çıkacağımız evde -umarım çıkarız- maddi zorluk çekmemeyi düşünüyorum. Bunun yanında bir kaç tane kısa film çeksek Özer ile fena olmaz hani. Neyse kafanızı şişirdik yine.

Hoşça kalın.

16 Ocak 2010 Cumartesi

pardon

Zaman böylesine akıp giderken ve biz sürekli bir şeyleri geri de bırakırken hüzünlenmemek elde mi? Hayatımızı hep bir şeylerden kaçarak geçiriyormuşuz gibi geliyor. İnsanlar sürekli erteliyorlar yapmak istediklerini. bunların önünde elbette, sosyal, ekonomik faktörler vardır. Fakat biz bunun için ne yapıyoruz. Beklemekten başka. Bazen olduğunca en geç ana bırakıyoruz yapacaklarımızı. Yapmıyor da değiliz elbette.
.
.
.
.
.
.
.
.

yazasım gitti bir anda. idare edin.

Hoşça kal.

14 Ocak 2010 Perşembe

Ölüm

Ölüm haberleri aldıkça bu dünyaya daha az ait hissetmeye başlıyorum kendimi. Bunun yanında hangi başka bir dünya var onu da bilmiyorum elbette. Mayıs 2009 da lisede sınıf öğretmenliğimi de yapmış ingilizce öğretmenim keyifli insan M.Faruk Gürler'in ölüm haberi bana bunu hissettirmişti. Lise ikinci sınıfta Ertuğrul arkadaşımın ölümü de kötüydü. Benden bir yaş ufaktı ve trafik kazası sonucu ölmüştü. Hastaneye bile gitmiştim, onu öyle komada, beyin ölümü gerçekleşmiş bir şekilde gördüm. 8 ocak 2010 günü ise bir başka öğretmenimin öldüğü haberini aldım. Daha doğrusu bunu biraz önce öğrendim fakat kendisi 8 ocak da ölmüş. Vefat yerine ölüm kelimesini kullanmayı tercih ettiğimi de hemen belirteyim. Sanırım o kasvetli havanın dağılmasını istemiyorum. Çünkü ölüm gerçektir, onu hafifletebilecek herhangi bir sebep olamaz. Kelimelerin kullanımının da bunu değiştireceğini sanmıyorum. 8 ocak günü Ali Nisan Karakılıç ölmüş. Ortaokul da benim Fen Bilgisi derslerime girerdi. Sert bir adamdı. Bu sertliğini şiddete dönüştürdüğüne tanık olmasam da, her an şiddet uygulayabilecekmiş gibi konuşurdu. Hatırlarım bir keresin de okulda bir çocuk beni kovalayıp duruyordu. Sonun da ondan kurtulmak için Ali Nisan'ın yanına kadar koştum ve orada durdum. Koşurduğumuz ördüğünde şöyle dedi bana: Çaksana ağzına iki tane, ondan daha uzunsun. Çocuk da duymuştu bunu. Haklıydı, onu dövebilecek güçteydim. Bunu yapabilirdim de. Ama yapmadım. Zira bna kazandıracağı bir şey yoktu. Bir de 6. sınıfta sınav kağıtların okurken yanına çağırmıştı beni. Bunu hatırlıyorum. Ona dair aklımda kalan şeyler bunlar. Bir kaç yıl öncede benden bir yaş büyük çocuğu ölmüştü. Çocuklamuhabbetim yoktu ama tanırdım. Bir üst sınıfımıdaydı. Bizim sınıftaki Nalan ondan hoşlanırdı. Arada sırada o çocukla basktboloynadığımız olurdu Şarköy sahilinde. Topu topu hepsi budur tüm tanışıklığım. Ali Nisan'ı bir de kardeşimin okulla ilgili bir problemin de müfettiş olarak yer alması olayında bilirim. Ölümler garip geliyor bana. Şarköy sahilinde bisikletiyle dolanıp duran o adamı artık göremeyeceğim. En azından hoşça kal hocam diyorum. Bitti.

Hoşça kalın.

Tez Yaz, Sızlanma

Yazmasam olmayacaktı, içimde kalacaktı. Şu sıralar sınavlarla uğraştık ve bitirdik. En sona da bir tez önerisi ödevi kaldı. Tezimizi yazmadan önceki tez önerisi. Etrafımda ki arkadaşlarımın sürekli yakınmalarıyla karşılaşıyorum. Tez ödevimi yazamadım, lanet olsun böyle ödeve, ne gerek var, çok sıkıcı, berbat bişi. MSN'de, Facebook'ta iletilerine bu tür yakınmalarını dile getiriyorlar. Artık muhabbet kişisel konuşma anlarınında dışına taştı. Bu hal ve hareketler bana, ben ne çekiyorum, tez önerisi yazıyorum boru değil, kolaysa gel de sen yaz, aslında mükemmel bir şey olacak ama önce biraz yakınayım gibi şeyler demeye çalıştıklarını düşündürtüyor. Ben de onların bu yakınmalarından hiç bir şey anlamıyorum. Anlamak elde değil, evet aynı kaygıları, sorumlulukları taşımıyor olabiliriz fakat o kadar da farklı olduğumuzu sanmıyorum. Sonuçta biz bu işi yumurta kapıya dayanıncaya kadar yazmadıysak biz yazmadık, eğer bu bölümü okuyup bunu göze aldıysak biz aldık, eğer yazabileceğimizi düşünüp de bu konuları seçtiysek biz seçtik v.s. Kimse bizi bunları yapmamız için zorlamadı. Hatta zorunlu da değildik bunları yapmak için. Eğer para kazanamak gibi bir idealimiz varsa bunu liseden sonra da cart diye yapardık zaten. İlla ki çalışırdık ama ne yaptık okumayı tercih ettik. Projeler üretmeyi, tezler yazmayı seçtik. Belki de böylesine seçmeye dayalı bir düzenin içinde bundan başka yapacak bir şeyimiz yoktu diyebilirsiniz. Ama buna inanmıyorum, okumakta-okumamakta bizim elimizde. O yüzden siz sevgili bir işe giripte sonradan sızlanan insanlar, hepiniz. Sızlanmayı kesin ve o başta ki heyecanınızı devam ettirin. Son gün de olsa, son an da olsa yapın bunu deneyin. Sızlanmak size sadece zaman kaybettirecektir. Ben de yapayım bu dediklerimi. El ele tutuşalım. Bütün dünya buna inansın, insanlar birlik olsun. Haydi benden bu kadar.

Hoşça kalın.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Kosmos- Reha Erdem







Son bir kaç keredir, buradan video paylaşıyorum. Hoşuma giden, o anda yazacağım bir şey yoksa sevdiğim bir şeyi buradan paylaşmak hoşuma gidiyor. Bugün de Reha Erdem'in 2009 Altın Portakal'da en iyi film ödülünü Bornova Bornova ile paylaştığı Kosmos filminin fragmanını paylaşıyorum. Bugün filmin oyuncularından Türkü Turan ile ayak üstü yaptığım iki dakikalık sohbette filmin nisan ayına gösterime gireceğini öğrendim. Film zaten bildiğm kadarıyla Berlin film festivalinde de gösterilecek. Oralar da Türk filmlerinin, hele de bizim içimizden, Kars'ta çekilmiş bir filmin gösterilmesi taktire şayan bir şeydir. Fatih Akın'ın veya Ferzan Özpetek'in v.b. gibi filmlerin genel olarak bu coğrafyayı yansıtmamasına rağmen sanki bir türk filmin başarısı ya da türk sinemasının kazanımıymış gibi düşünülmesi bu anlam da umut kırıcıdır. Her ne kadar bu iki yönetmenin sinemalarına bir yakınlığım yoksa da bunu söylemek çok da yanlış olmayacakmış gibi geliyor bana. Neyse efendim bu fragmanı paylaşmamım bir sebebi de Recep İvedik-Gora-Muro ve türevleri gibi filmlere gitmeniz yerine bu tür filmleri tercih etmeniz içindir. En azından bu tür bağımsız filmlerin sizin için öncelik arz etmesini dilerim. Diğer filmleri izlemeyin demiyorum zira bende izliyorum. Bazen kötü olacağını düşünerek. Ama bunu yapıyorum fakat her zaman önceliğim bağımsız sinemadan yanadır. Böylece İvedik gibi filmlerle uyuşturulan kitlelerin bir uyanışa sahne olacağını düşünüyorum. Kendimi harika bir bağımsız sinema takipçisi gibi göstermekte istemem fakat amacım böyle olmaktır, doğrusu. Bu paylaşımım filme gitmeniz için bir sebep oluşturacaksa ne ala. Şimdilik bu kadar.

Hoşça kalın..

10 Ocak 2010 Pazar

Mohsen Namjoo-Ey Sareban

Gaipten Sesler

Hiç yolda yürürken, hele de yalnızken adınızı birinin söylediğini duyduğunuz ve etrafınıza baktığınızda aslında böyle bir şeyin olmadığını fark ettiğiniz oldu mu? Bana bundan on dört gün öncesine kadar bu sıkça oluyordu. Açıkçası gaipten sesler duyuyordum. Bir kadın sesi sürekli adımı söylüyordu. Sürekli derken ard arda defalarca değil. Sonunda dönüp bakmamayı başardım. Artık dikkate almıyordum biri bana seslendiğinde. Çünkü ben böyle sanıyordum. Yine bir gün Kadıköy'de ki bayilerden birindeyken altyazı dergisini aldığım sırada bu ses kulaklarımda yankılandı. Ve bu sefer o kadar uzaktan ve derinden de değildi bu ses. Etrafımda bir çocuk vardı. Evet, bu sefer bu ses doğruydu. Biri, yani bir kadın benim adımı söyleyip duruyordu. Kadın çocuğuna sesleniyordu. Defalarca seslendi çocuğuna kadın. Bense gülümsedim. Bu ilginç tesadüfle karşılaştığımdan. İşte o günden beri kimse benim adımı söylemiyor. Kulaklarım da böyle bir ses yankılanıyor. Bazen geleceği gördüğümü düşünüyorum. Size de olur mu? Altıncı his gerçekten var mıdır? Ne garip demekten kendimi alamıyorum. Hatta diyorum. Ne garip!!

Hoşça kalın.

8 Ocak 2010 Cuma

Serserim Benim-Teoman


Teoman - Serserim Benim 

7 Ocak 2010 Perşembe

Ünlülere devam

Bugün de Beşiktaş'ta ünlü görmemek olmazdı doğrusu. Çınaraltı'nda sınavdan sonra oturup çaylarımızı içerken bir anda iri cüssesiyle Ata Demirer belirdi karşımda. Ben de bir haltmış gibi bakın diye arkadaşlara söylendim. Normal bir durum değil tabii sonuçta. Enterasan Ata Demirer sokakda bu kış günü t-shirtüyle sokaklarda geziyor. Ehh bugün bir tane kesmezdi bizi. Age of oynayıp da evlere dağılmak üzere ayrılırken de Selahattin Taşdöğen'i gördük. O da etrafında ki bir kalabalıkta Beşiktaş'ın içlerine doğru karıştı. İşte bugün de böylece geçti. Endüstri sınavını da iyi bir şekilde atlattık. Kalacağımı sanmam hatta iyi bir not bekliyorum. Güzel günler dilerim

Hoşça kalın.

Zam Babilon

Ders çalışmaktan bunalmış bir bünye olarak kendimi yine yurtta ki internet kafeye attım. Her zaman ki gibi mailime baktım. facebookumu açtım. twittera şöyle bir göz atıp, çok nadir yaptığım ekşisözlüğe göz attım. 1 ocak 2010 günü gelen sigara zamlarıyla ilgi bir başlık vardı ama bunun tam tersi. Marlboro fiyat indirimi yapıyormuş. Başlıkta verilen linke tıklayıp habere gittiğimizde, bu indirimdn sürümden kazanmayı amaçlamış firma. Ehhh okudukça şunu da görüyoruz bundan yine devlet karlı çıkacak. Artık herkes az bir farkla marlboro içeceğine göre. Ve pahalıda olduğuna göre yeme de yanında yat. İşini biliyor adamlar doğrusu.

Şimdi aklıma bir şey geldi ondan bahsedeceğim birazcık. Bir adam varmış. Yani bir varmış, bir yokmuş. Bu adam dünyaya sap gelmiş ama balta gidememiş. Bir zaman az daha baltaya sap olacakken bundan da vazgeçmiş. Ehh kapitalist düzen ne hale koydun bizi deyip bırakmış gitmiş her şeyi. Bir kadın varmış. Yani bir varmış, bir yokmuş. Bu kadın bu adamı görmüş. Aynı çiftlikte çalışıyorlarmış. Fakat bu adam bunu görmemiş. Dedik ya adam sap gelmiş diye dünyaya. Kadın sevmiş, beğenmiş. Uzaktan uzağa aşık olmuş adama. Adam görmemekte hala ısrar etmekteymiş. Bırakın görmeyi, şöyle yanlışlıkla bile kafasını çevirip bakmamış, varlığından haberi bile yokmuş. Bir gün, bir noel yemeğinde çiftlikteki bütün çalışanlar toplanmışlar. Hindiler hazırlanmış. Yılbaşı ağaçları süslenmiş. Bu adam ve kadın da oradaymışlar. Kadın uzaktan uzağa bütün gece onu gözlemiş hep. Bizim adam kös kös oturuyormuş bir köşede. Ve kadın cesaret etmiş, gitmiş yanına. Onunla konuşma, tanışmak için. İşte ne olduysa bundan sonra olmuş..

Tabii hikayenin geri kalanı da var ama ben burada kesiyorum. Çünkü hikayenin anlatıcısı benim. Başka bir yerde yok böylesi. Benim yazacak zamanım kalmadı gerisini. Belki başka zaman. Hadi benden bu kadar.

Hoşça kalın.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Kimi göreceğiz

Son üç gündür sokaklarda özellikle Beşiktaş'ta ünlü görmek benim için bir gelenek haline geldi. Bugün yurttan çıkıp hem para çekme, hem de sınav için çektirmem gereken fotokopiler için çarşıya indiğim de içimden şöyle demiştim kendi kendime: Bugün kimi göreceğiz bakalım. Önce ziraat bankasına gidip iban numaramı öğrenmem gerekiyordu. Oradan çıktıktan sonra biraz ilerledim ve karşıma Funda Arar çıktı. Ne olacak onlarda insan diyebilirsiniz. Hatta ben de diyorum ama işte ilginç ve sempatik de gelmiyor değil. Neyse böyle işte. Yazsım geldi yazdım..

Hoşça kal.

Soul Kitchen'a ek

Yazımı baştan sona okuduktan sonra filmin üzerine pek de bir şey söylemediğimi gördüm. En azından bir iki şey söyleyeyim diyorum. Diğer yazının bütünlüğüne dokunmamak için de yeni bir başlık açtım.

Film içerisinde bir çok espriyi barındırıyor öncelikle. Bu esprilerin çoğunun baya kaçtığını ya da klişeleştiğini söylemek mümkün fakat buna rağmen film içerisinde güzel bir şekilde kendilerine yer bulmuşlar. Klişeleri eleştirmeyi sevenler vardır elbette ama bu klişeler olmasa bu film olmazdı diyebilirim. Bir Yunan'ı tedavi eden Türk. Aşırı asabi, işine bağlı aşçı. Kadın bir doktorun muayenesi sırasında ereksiyona uğrayan erkek. Bir nevi viagra yutmuş kadının cinsel doyumsuzluğu. Bunlar başka yerlerde karşınıza çıkabilecek türden sahneler. Yine de diyorum ya abartılacak kadar da bir durum yok ortada, zira film de iyi gitmiş. Tabi filmi değerlendirirken sanırım Fatih Akın filmi izlediğimizi unutmamız gerekiyor. Bunu düşünerek izlediğimiz de sonuç bir hüsran olacaktır. Zira Zeki Demirkubuz da Kıskanmak filmiyle bu hale düştü.


Film Yunan-Alman bir restaurant işletmecisinin Soul Kitchen barıyla ve sevgilisiyle olan sorunları etrafında geçiyor. Aslında film boyunca Yunanlı-Alman durumu hiç bir kültürel veri sunmuyor bize. Çünkü kendileri artık birer Alman olmuşlar. Tek dert abi Illias'ın ailesine yalan söylemesi. Çünkü gurbetteler. En azından ben öyle anladım.

Film biraz kapitalist ahlaka vurgu yapıyor. Bunun yanında küçük işletmeci olma, kendi yağınla kavrulma söylemini de ön plana çıkarıyor. Kahramanımız Zinos için Soul Kitchen hayatında önemli bir yere sahip. Geçmişten feragat edememiş, duygusal yönleri ön planda olan, gözünü para hırsı bürümemiş bir adam Zinos. İşte böyle de bir film Soul Kitchen. Bireysellikten, dostluktan dem vuran. Özgürleşmeyi gözünüze sokan bir yanı da var. Güzel, sevimli bir film.

Benden bu kadar.

Hadi hoşça kal.

20.09.2011 Not: Harbiden berbat yorumlar. Biraz ustalaşıp şu işin içine girmek gerek.

5 Ocak 2010 Salı

Bir gün ve Soul Kitchen


Güne yurtta uyandım. Daha erken kalkmayı planlarken odama vuran güneş ışıkları beni yatmam için mayıştırıyor ve yataktan kalkmamam için teşvik ediyor. Buna rağmen geç de olsa saat 13.00 gibi kalkabildim. Kalktıktan sonra Richard Sennett'in Karakter Aşınması adlı kitabını okumaya başladım. Fakat karnım acıkmaya başlamıştı. Üstümü giyindim, kantine indim. Kantinde bir karışık tostumu yiyip, şeftali aromalı meyvasuyumu içtikten sonra Beşiktaş çarşısına doğru yürümeye koyuldum. Barış'ın yanına gidecektim. Saat 15.30 da onun sınavı vardı ve ben bu sürede onu bekledim. Nihan ile muhabbet ettik. Beşiktaş'a asıl inme amacım Özer'e ders ile ilgili fotokopileri vermekti. Kendisi beni bekletmeyi baya seviyor. Neyse Barış'ın sınavı pek uzun sürmedi. Uyduruk bir ingilizce sınavını geride bıraktıktan sonra Özer'in kitap alması için üçümüzde Taksim'e Aslıhan pasajına gittik. Orada işimiz pek uzun sürmedi. Oradan sonra ne yapacağımıza karar veremedik. Bira mı içsek? Çay mı içsek? deyip durduktan sonra Soul Kitchen filmini izlemeye karar verdik. Biletler alındı ve filmin başmasına daha iki saate yakın bir zaman olduğundan Firuzağa'da ki ünlüler kahvesine doğru yola çıktık. Burada eve çıkma üzerine muhabbetimizi ettik. Yan masamızda Devrim Saltoğlu oturuyordu, bunu da bir not olarak buraya düşmem gerekiyor. Bu aralar TV ünlülerini sıkça etrafta görmekteyim. Zira filmimizi izlemek üzere Majestic Sinemasına gittiğimiz de kendilerinden gözümüzü alamadık. Özer kapı önüne sigara içmeye çıktığı sırada biz Barış ile otururken içeri Ferhat Güzel girdi. Şık giyimliydi doğrusu. Yanında yaşlıcana biriyle konuşmaya başladı. Belki o da benim tanımadğım bir ünlü zaattır. Neyse Özer içeri geldiği sırada biz Ferhat Güzel'i kendisine gösterirken, o da bize şunu söyledi. Dışarı da Fırat Yücel ile karşılaştım. Beni tanıdı. Ve hemen yanımızda da çeşitli dizi ve filmlerde oynayan bir kaç kişi daha oturuyordu. Şuan googledan arayıpda isimlerini buraya yazmak zor geldi doğrusu. Zaten o kadar da ünlü değiller demek ki. Neyse geçen de değindiğim gibi bu ünlü kalabalığı arasında tabii ki ilgimi en çok çeken Fırat Yüceldi. Çünkü kendisini tanıyordum. Az da olsa muhabbet etmişliğimiz var. (bu muhabbetleti Artvin ile ilgili yazmayı düşündüğüm yazıda anlatırım) Bunlarına rdından filmimize girdik veeeee....


Soul Kitchen

*Yazı film ile ilgili bilgiler içermektedir.

Soul Kitchen herkesinde bildiği gibi 2009 yapımı bir Fatih Akın filmi. Filmde Türk oyuncuları da görmek mümkün. Venedik Jüri Özel ödülünü de havada kapmış Fatih Akın. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle demişti filmi için. Ben kendim için film yaptım adamlar bana ödül verdiler. Açıkçası herkes böyle filmler yapabilse diyorum kendisi için. Öncelikle film mükemmelmiydi derseniz bunu söylemek mümkün değil. Ama güzel bir hikayenin üzerine, içinde hareket olan, esprilerin sırıtmadığı bir film yapmış Fatih Akın. Bu yüzden güzel bir filmdi demekte sakınca görmüyorum. Hatta güzel bir film diyorum.

Filmin baş rolünde Zinos Kazantsakis adıyla Adam Bousdoukos oynuyor. Kendisi ayrıca Fatih Akın ile birlikte filmin senaryosunu da yazmış. İyi bir oyunculuk çıkardığını söylemek mümkün. Zinos, Almanya da yaşayan bir Yunanlı. Soul Kitchen adlı restaurantı işletiyor. Kendisi oranın sahibi. Yemekleri de kendisi yapıyor. Fast food tarzı yemekler buranın mutfağını oluşturuyor. Aslında harabe bir yer Soul Kitchen fakat kemik bir müşterisi var. Filmin başında yemeklerin ne şekilde yapıldığını görerek başlıyoruz. Bu bizde biraz tiksinme duygusu yaratabilir fakat müşterilerin yemekleri keyifle yediğini görmemiz ve beğendiklerini söylemesi de espri dalgalarının başlangıcını oluşturuyor. Aslında filmi izlerken bir sonraki espriyi tahmin etmek pek de zor değil. Buna rağmen filmin içine çok güzel yerleştirilmiş olduğunu düşünüyorum. Zinos bir yandan işletmenin dertleriyle uğraşmakta, bir yandan da ertesi gün Şangay'a gidecek olan sevgilisinin aile yemeğine gitmek zorunda. İşlerini bitirip aile yemeğine gittiğin de bu lüks restauranttaki en pis adam gibi oluyor. Patronluğu kalmıyor zaten çalıştığı yerde de işçi-patron rolünü film boyunca sürdürüyor. Sevgilisi olan Nadine onun da Şangay'a gelmesini istiyor fakat Zinos bunu yapabilecek durumda olmadığını söylüyor ona. Çünkü burada başında durması gereken bir işi var. Bunun yanında biraz da kavga ettikleri bu lüks restaurantta, oranın aşçısı olarak karşımıza Birol Ünel çıkıyor. Filmdeki adıyla Shayn Weiss. Adını unuttuğum yemeğini sıcak isteyen müşteriyle, o yemeğin soğuk servis edildiğini söyleyerek filme ilk girşini yapıyor Ünel. Bu sırada bu kavgaya bütün müşteriler şahit oluyor tabii ki ve Shayn işini kaybediyor. Sigara içmek için dışarı çıkan Zinos'da ona yemeklerini beğendiğini söylüyor. bunun üzerine Shayn da ona: bana verebilecek bir işin var mı? diye soruyor. O akşam Zinos ve sevgilisi Nadine son gecelerini geçirmek için eve gidiyorlar. Ertesi gün olduğunda iki sevgili içi,n ayrılmak pek kolay olmuyor. Hatta Zinos bu ayrılığın ardından Şangay'a gitmek için ilerleyen günler de restaurantını işletecek bir kişi arıyor çünkü her köşesinde emeği olan bu restaurantı satmaya niyetli değil. Fakat sevgilisinin gideceği ün yolda karşılaştığı arkadaşı Thomas Neumann restaurantı gördükten sonra orayı ele geçirmek için Zinos'un yakasını bırakmamaktadır. Fakat Zinos ona satmaya bir türlü yanaşmaz. Bu sırada filme Zinos'un hapisaneden şartlı tahliye olan abisi girer. Illias Kazantsakis hırsızlıktan içeride yatmakadır ve haftanın her günü dışarı çıkabilmesi için kendisini çalışyor göstermesi gerekmektedir. Bunun içinde kardeşinden kağıtlara Soul Kitchen'da çalıştığını gösteren kağıtlara imza atmasını ister. Zinos bu isteği biraz sıkılarak da olsa yerine getirir. Shayn çalışmak için oraya gelmiştir fakat ilk günden yaptığı yemekler oranın kemikleşmiş müşterileri tarafından tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Shayn bir de müşterilerle tarışır ve müşteriler restraurantı terk ederler. Zinos dertlidir. Bir yandan Thomas'ın onu şikayet etmesi üzerine dükkanına gelen sağlıkçılarla, bir yandan vergi memurlarıyla uğraşmakta bunun yanında Nadine'in yanına Şangay'a gitmek için yollar aramaktadır. Üstüne üstlük belini de incitmiştir ve fıtık olma ihtimali vardır. Günlerce bu bel ağrısıyla kıvranır.

Belinin ağrısı için fizyoterapist Anna'ya gider. Abisi Illias da yanında çalışan Lucia'ya aşık olmuştur. Abisi her gece belli bir saatten sonra hapishaneye geri dönmektedir. Illias bunu Lucia'ya söylememesi için Zinos'u tembihler fakat çok içtikleri bir akşam Zinos Lucia'nın ısrarlarına dayanamayıp söyler. Bunu öğrenen Illias'da restaurantı terk eder. Zinos artık kararını vermiştir. Dükkanı abisine devredip Şangay'a gidecektir. Bütün herşeyiyle tüm haklarını abisine devretmiştir. Dükkan çok iyi işlemektedir. Her gün dolup taşmaktadır. Thomas Zinos'dan dükkanı alamayınca Illias'ı kandırmak için işe girişir. Onun en zayıf noktasını bulur. Kumar masasına otururlar ve ilk önce kaybeder, büyük paralar için oynamaya başladıklarında ise Thomas kazanmaya başlar. Böylece Illias borcunu ödemek için dükkanı Thomas'a verir. Bu sırada herkes Zinos'un gittiğini düşünmektedir. Fakat Zinos havaalanında Şangay'a gitmek için beklerken Nadine'i görür. Bir yandan bel ağrısı bir yandan da çantalarıyla uğraşır. Onu defalarca aramasına rağmen Nadine geri dönmez. Nadine babanesi öldüğü için Almanya'ya geri dönmüştür. Zinos onun evine kadar gider fakat cevap alamaz. Sonra cenaze için mezarlığa gider. Burada havalalanında gördüğü Çinlinin Nadine ile el ele tutuşmasını görür ve sinirlenir. Aksaklıklar üst üste gelmektedir. Nadine ile olan ilişkisi sona ermiştir artık Şangay'a gitmesi için hiç bir neden yoktur. Eve gider. Ona ait herşeyi yakar bu sırada eve abisi gelir ve bunu görür. Yangını söndürememişlerdir ve ev yanmaya başlar, itfaiyeler gelir. Bir otel odasına giderler. Beli iyice ağrımaya başlamıştır fakat bunun için ameliyat olması gerekmektedir Zinos'un. Hiç bir sağlık sigortası olmadığından buna yanaşmaz. Abisi Zinos'a dükkanı Thomas'a devrettiğini söylememiştir. Zinos bu gerçekle dükkana gittiğinde karşılaşır. Thomas'ın yanına gider. Thomas burayı satmak için bir müşteriyle konuşmaktadır. Kendisi emlakçıdır. Zinos burada bir şey yapamayacağını anlamıştır. Zinos'un iş yerine gidip belgeleri çalmayı düşünür fakat bel ağrısı onu yarı yolda bırakır çünkü kaçamaz. Abisi de onu bırakmaz ve birlikte karakola giderler. Zinos serbst kalır fakat abisi suçlu olduğu için içeri girer. Illias ve Lucia arasında ki aşkda artık nihayete kavuşmuştur. Zinos zor durumdadır, beli ağrımaktadır. Bunun için Anna'nın yanına gider, Anna'da onu çıkıkçı kemik kıran Kemal'in evine götürür. Bu rolde karşımıza Uğur Yücel çıkar. Bir Türk-Yunan buluşması gerçekleşmiştir filmde. Zinos bu dertten kurtulur. Shayn ortalarda yoktur. Lucia bir barda çalışmaktadır. Zinos kendi dükkanına son kez gittiğinde kapıda bir yazı görür. Dükkan zorunlu bir sebepten satışa çıkmıştır. Acilen para bulması gerekmektedir. bunun içinde babanesi ölen ve zengin olan Nadine'in yanına gider. Ondan 200.000 avro para ister. Son anda açık arttırmaya katılır ve tesadüfler bu sefer ondan yanadır ve dükkanına geri kavuşur. Filmin sonunda da Zinos ve Anna'yı Noel de başbaşa Soul Kitchen da yemek yerken görürür.

Film de olaylar bu şekilde ilerlemektedir işte. Müzikleri güzel bir film. Oyunculuklarda başarıyla yerine getirilmiş. Konusu üzerine çok konuşulacak bir film olmasa da ortaya konan şey bakımından başarılı bir tablo bizi karşılamakta. Sıkı arkadaşlık bağlarını filmde görebiliriz. Küçük bir işletmecinin ayakta kalma çabası ve karşısına çıkan zorluklar etrafında dönen kendisini kısır bir döngünün içine sokmayan keyifle izleten güzel bir film. Alçalan ve yükselen bir dozda ilerlemesi de filmde sürekli bir hareketliliği sağlamış. Senaryonun iyi yazılmış olduğunu söylemekte mümkün. İşte benden bu kadar. Gitmenizi, en azından biraz gülmek, biraz eğlenmek için tavsiye ederim. İyi seyirler.



Hoşça kalın.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Onu Tanıyorum



Hayat gerçekten çok garip. Biraz önce Beşiktaş da otobüs duraklarının altında ki ışıklardan karşıya geçerken bana doğru gelen bir Nergis Öztürk'ü gördüm. Kimdir bu Nergis Öztürk. 2009 yılında Altın Portakal da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanmış olan birisidir. Eee geçemez mi diyeceksiniz. Tabii ki geçer ve de gider. Tabi yaklaşık 17 gün önce ben onunla Artvin de ayaküstü sohbet edip, bir yandan da ikimizin de kafası güzelken ki hallerimiz aklıma gelince iş biraz değişiyor. Hayatın garip olduğu o an beliriyor. O kadın artık benim için sıradan bir ünlüden bambaşka biri. Belki de çoğu izleyicinin göremeyeceği en doğal haliyle onu görmüşlüğüm var. En azından ben öyle olduğuna inanıyorum. Bunu ortaya çıkaran, yani onu bu kadar doğal kılan da içkinin onda bıraktığı sarhoşluk etkisindendir. Neyse efendim. Ben bu kadına bir selam verip vermeme noktasında yüzüne baka baka yanından geçip gittim. Kendi kendime bir gülümse aldı beni. O bana bakmadı. Zaten bana neden baksın. İçimde kalan tek şey acaba beni görseydi tanır mıydı? Ya da ben ona bir selam verseydim tanır mıydı? sorularıdır. İş bu yüzden garip bir haldeyim. Bu koca şehrin en güzel yanlarından biri. Sokaklarda böyle bir sürü tanıdık sima görebilmenize imkan vermektedir. Bazılarına "aaa bak kim geçiyor" der gidersiniz. İşte böyle azıcık 2-3 dakika muhabbet ettiklerinize ise "ben bunu tanıyorum" der gidersiniz. Güzel şehir istanbul.

Hoşça kal.

1 Ocak 2010 Cuma

yeni yil

yeni yila arkadaslarla icerek girdik. gultepedeyim suan. hafif cakirkeyif. ahh hayat seviyorum yasamayi.

hosca kal.