24 Mart 2009 Salı

Ayna

Ayna

Irmakların dalgalandığı şehirdenim ben
Bu şehir de her gece yıldızların kaydığını,
Bulutların âşık birer çocuk gibi ağladığını görürüm ben.
*
Soğuk yoktur bu şehir de.
Kar yağarken çıplaktır insanlar,
Beyazlığın, temiz ve yalansız seferin de.
*
Her günü bir panayırdır şehrimin.
Şiirler okunur sokakların da, meydanların da alelade
Ve yaşlı bir amca şöyle der; “bu eğlence hiç bitmesin”
*
Yürekli insanların yurdudur burası,
Aydınlık ve rengârenktir her sabah gökyüzü,
Onurlu, devrimci ruhun aynası…

Doruk

11 Mart 2009 Çarşamba

Toz Tanesi



Toz Tanesi

Hızlı hızlı soluk alıyordum. Gözlerim kapalıydı fakat her şeyin farkındaydım. Bir güç beni şiddetli bir şekilde yerimden kaldırıyordu. Ne olduğunu bilmediğim bir güç. Bir aşağı, bir yukarı, bir aşağı bir yukarı… Sanki her şeyi kontrol altına alan bir şeydi bu. Benim kontrolümün dışında bir kontrol, kımıldayamıyordum. Sadece bir tarafından şiddetle hareket ettiriliyordum. Olabildiğince edilgen bir durumdaydım. Ellerimi, ayaklarımı ve hatta başımı bile oynatamıyordum. Hiç yorgun değildim, sadece her şey benim dışımda gelişiyordu. Bir an gözlerimi açabildiğimi hatırlıyorum ama ne görmüştüm, hatırlamıyorum. Her şey buzlu camın ardında ki bir görüntüden ibaretti. O camın ardında bir şeyler hareket ediyordu. Beni ilgilendiren bir şeyler oluyordu orada ben bunu bilmiyordum, bilemiyordum. Öyle bir andı ki, yavaş yavaş bilincimi kaybediyordum. Bu bir rüya mıydı? O an bunu bile anlayamayacak kadar şiddetli bir gücün etkisindeydim. En son hatırladığım son bir kez daha o gücün aşağı yukarı beni kaldırdığıydı. O andan sonrası zihnimin bir köşesinde yok ya da çok bilinmez kör bir nokta da gizlenmiş duruyor. Fişi çekilmiş bir televizyon gibi ne ses, ne de görüntü var. Sadece zihnimde kalan o fişin çekildiği an da ki televizyonundan gelen, kapanış sesine benzer bir şeydi.
*
Sanırım ölmüştüm. Ruhumun özgürleştiğini hissediyordum. Sonsuz bir özgürlük hali vardı üzerimde. Ölmüştüm ama hala varlığımı hissedebiliyordum. Var olan hiç bir şey yok olmaz. Hala vardım, sonsuza kadar var olacakmışım gibi. Öldüğüm, bütün o şiddetin, beni aşağı yukarı kaldıran o gücün bitip ve sonsuz özgürlük anına kavuştuğum o küçük, hissedilmesi zor o zaman dilimini hatırlıyorum. O an gözlerimi açabilmiştim ve birden bir boşluk içine yuvarlanmıştım. Kontrolden hala uzak bir durumdaydım. Yalnızdım. Yer değiştirmiş olduğumu hissediyordum, birden bire…
Ve son, şu an öldüğümün farkındayım. Bedenimi ardımda bıraktım. Ne oldu ona bilmiyorum. Bir toz tanesiyim, benliği olan bir toz tanesi… Bütün renklere sahibim. Boşlukta öyle umarsızca hareket ediyorum. Bazen bir rüzgâra takılıyor dünyayı, evreni dolaşıyorum. Bazen bir nokta da öylece duruyor, etrafı izliyorum, dinliyorum. Şuan bir sınıfın içindeyim, etrafa boş gözlerle bakan insanların arasında. Onlar beni görmüyorlar, hayatın bütün renklerinden uzak, boş bir yaşam içindeler. Biraz sonra, buradan da uzaklaşıyorum, hayatın başka renklerini görmek için.

10 Mart 2009 Salı

ÇARPIŞMA





ÇARPIŞMA

Hava buz gibiydi ve ben sabahın köründe yola çıkmıştım. Sabah 10:00’daki dersime gitmek için 07:30 da kalkmış olmak gerçekten zor. Trene binene kadar ellerim ceplerimde üşüyordum, tabii trene binmek de ayrı bir meziyet, çünkü insan kendine sığacak bir yer bulamayabiliyor o saatte. Kadıköy’e kadar sürecek ayakta kırk beş dakikalık yolculuğuma çıkmıştım yine. Hayat her gün böyleydi benim için; herkes için böyledir aslında bir rutin ahenkle dans eder etrafımızda ama hayatımıza renk katan işte bu rutinlerimiz dışındaki anlardır. Ve hayatımda o gün ilk defa olmasa da uzun zaman sonra bir rutinimin, bu sıkıcı düzenlilik halimin dışına çıkmıştım.
*
Trenden indikten sonra vapurumu kaçırmıştım, maalesef yetişememiştim. Vapuru kaçırmak aslında yine sıradan bir olay benim için ama vapuru kaçırdığımda hiç de yerinde olmayan keyfim, gelişen olaylarla hayatımın en anlamlı dakikalarından birini yaşamama sebep oldu. Ne mi oldu? O an sadece vapuru kaçıran ben değilmişim, yeşil iri gözleriyle ve elindeki kitaplarıyla vapuru kaçıran ve biraz sonra arkamı döndüğümde bana çarpacak olan biri daha vardı. Arkamı dönmüştüm ve arkamı dönmemle birlikte ona çarptım, ne olduğunu anlayamamıştım aslında. Elindeki kitaplar yere düştü, yardım ettim, özür diledim. Sanırım çok özür diledim, havanın soğuk olmasından ve esen rüzgârdan olabilir ama yanakları al al olmuştu. Bana bakıyordu, ben de ona bakıyordum. “İkimizde vapuru kaçırdık sanırım” dedim. Başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Bakışları beni etkilemişti ve çok güzeldi. O an vapuru kaçırmış olduğumu, derse gecikeceğimi unutmuştum, saniyeler sanki yıl olmuştu. Bilmem neden “Bir çay içmek ister misin?” deyi verdim aniden. Önce baktı, sanırım şaşırmıştı, “Olur” dedi, bu sefer de ben şaşırdım. Kendime şaşırdım, onun davetimi kabul etmesine şaşırdım. Aslında şaşılacak bir durum değil ya, ama ne oldu da onunla karşılıklı çay içme zevkine ulaşabilmiştim, bunu bilemiyorum. Vapuru kaçırmış olmam bir tesadüf müydü? Neden o da her gün yanımdan geçen o diğer kadınlar gibi olmadı, neydi bu, sanırım hala bilemiyorum. Uzunda muhabbet ettik, uzunca dediğime bakmayın gelecek diğer vapuru bekledik. Vapur geldi, vapura bindik, biraz vapurda konuştuk, ne konuştuk hatırlamıyorum, güzel gözlerine dalmıştım, dalmışım. Vapurdan indik ve birbirimize iyi günler diledik, görüşürüz dedik. Görüşür müydük gerçekten, nasıl olacak, yine bir tesadüf bekleyeceğim sanırım. Belki bir gün görüşürüz, bir yerde karşılaşırız. Ne zaman? Bunu düşünmek anlamsız. İkimizde farklı yönlerde ilerledik, hiç arkamıza bakmadan kaybolduk bir noktada. Bir süre sonra ayrı ayrı şeyler düşündük. Sanki ona çarpmam hiç yaşanmamış gibiydi, bu sıkıcı düzenlilik halimde hiç yaşanmamış gibi.

*
Trenden indikten sonra, hızlı adımlarla vapura binmek için yürüyordum. Sabah rüzgârı nefes almamı zorlaştırıyordu. Ayaklarım yorgunlaşmıştı, kendimi az kaldığına inandırarak sürüklüyordum. Vapura yetiştim, vapur çok da kalabalık değildi, cam kenarına oturdum. Soluk soluğaydım, nefessizliğim düzene girdikten sonra atkımı çıkardım, vapur sıcaktı ve indikten sonra üşümek istemiyordum. Atkımı yanıma koydum, çantamdan Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabını çıkardım, okumak keyifli oluyor vapurda, kucağıma aldım. Şöyle bir dışarı baktım, iskelenin kapıları kapanmıştı, artık kimse vapura binemezdi. İskelenin girişinde bir kızı elinde kitaplarla gördüm, tam o sırada arkasını dönmekte olan bir adama çarptı. Adam hiç olmamış gibi arkasına bile bakmadan yürüdü. Sanırım kız vapuru kaçırmıştı, yere eğildi o da adama bakmadı, kitapları topladı, iskeleden içeri girdi. Vapur hareketlenmişti, başımı kitabıma doğru çevirdim ve okumaya başladım.