31 Aralık 2010 Cuma

happy new years



yeni yılda her şeyin dilediğinizce olması dileğiyle ey! blog okurları ve yazarları. her ne kadar tek sayılı yıllar bana iyi gelmese de bunu tersine çevirebilirim. Happy New Years

30 Aralık 2010 Perşembe

yeni yıla yalnız bir adam olarak girmenin saadeti.

29 Aralık 2010 Çarşamba

dıp dıp

Zaman zor geçiyor. Yoruluyorum. Fotoğraf işi zorlamaya başladı beni. Algılarımı alt-üst ediyor yavaş yavaş. Bakış açımdan sapmalar yaşıyorum, farkındayım. Ufak dünyamın çeperi çatlamaya başlıyor. Yeni şeyler keşfetme zamanındayım.

Turist Ömer


Amaneeeeey
Turist Ömer derler benim adıma, adıma
Pişman olur bakmayanlar tadıma
Amaneey
Sabahları bi kadeh, akşamları beş kadeh
Neşemi de bulunca dalgamada bakarım
Amaneey

Amaneeeeey
Sokaklarda aylak aylak gezerim, gezerim
İzmaritin kralını seçerim
Amaneey
Trafikten çakarım
Kıyak oto yıkarım
Hiç bi işte tutunmam hepsindende bıkarım
Amaneey

Amaneeeeey
Güzel kızlar hepsi benim peşimde, peşimde
Topar tomar paracıklar cebimde
Amaneey
Turist Ömer diyorlar
Birbirlerini yiyorlar
Tatlım canım


İşte böyle. Bunalıyorum bu aralar. Yorgun hissediyorum kendimi. Neşesiz bir haldeyim. Hayata olumlu bakma düsturumu kaybetmek üzereyim. Şu an o çizginin üzerindeyim. Can ulayn bu da can. Kafam karışık, dalgın. Neyse ben ödevlerimin arasına dönüyorum. Aslında Turist Ömer'e falan bağlayacaktım da beceremedim. Sıkkınlık.

25 Aralık 2010 Cumartesi

çok acayip bi olay!!!


Otobüsten indikten sonra bir sigara yaktım. Ağır adımlarla Haydarpaşa İstasyonu'na doğru yürümeye başladım. Polis kontrolünden sabıkasız olduğum anlaşılınca serbest kalarak yoluma devam ettim. Bu arada sigaramı içiyordum. Cebimden bir adet bir lira, bir adet 50 kuruş ve bir adet 25 kuruş çıkararak istasyondaki büfeye verdim. Karşılığında bu aftaki Uykusuz Dergisine sahip oldum. Evet artık o benimdi. En sevdiğim şeylerden biridir, trende ya da vapurda dergiyi okumak. Zaman başka türlü geçmiyor yoksa. Hele de trende. Tren bir süre sonra hareket ettiğinde ben keyifle okumaya devam ediyordum. Her zaman yaptığım gibi Otisabi'yi en sona bıraktım, zaten en sonda duruyordu kendisi. Bu bir tesadüf olsa gerek!!! Karikatürleri bitirip düz yazıları okuma faslına geçtim. Umut Sarıkaya ve Fırat Budacı'yı bitirmiştim. yolum az kalmasına rağmen oyalanacak bir şeyler arıyordum. Sanırım sıra Erman Çağlar'a gelmişti. Fakat bir türlü yazıya dikkatimi veremedim. Arka taraftan liseli kızların kavga edercesine bağırışları yükseliyordu. Kulak kesilmedim fakat duymamak elde değildi. Tren Atalar'da durduğunda o zaman bu bağırışların sebebini anlayabildim. Bir kadın koltuklardan birine oturmak istemiş ve diğer bir kadına çocuğunu kucağına almasını söylemişti. Kadın sanırım yer vermiş fakat olay nasıl oraya geldi çözmek zor. Kendini mağdur hisseden kadın yüksek sesten konuşmaya devam ediyordu. Çalışıyorum, yoruluyorum kucağıma alamam gibisinden laflar ediyordu. Bu arada 3. tekil şahıslar olaya dahil olmaya başladı. Ben üç çocuğumu da kucağıma alırdım. Çok ayıp v.b. laflar yükselmeye başladı. Trende istasyondan ağır ağır hareket etmeye başlamıştı. Ben ise o sırada Erman Çağlar'ın yazısını okumaya devam ediyordum. Trenin ideal hızına kavuşmasıyla arkadaki ses en baştaki haline, sanki bir erkek için kavga eden lisesi kızların sesine benzemeye başlamıştı. Bende Erman'ın yazıyı okumaktan vazgeçtim. Zaten bir şeyde anlamamıştım. En son hatırladığım 80 yaşındaki bir kadından bahsetmesiydi. Yazık oldu Erman'a.

23 Aralık 2010 Perşembe

Kurgu Sergisi Açılış Davetiyesi


Bu bir davetiye örneğidir. Pınarcığım buradan iletişim kurmak çok keyifli bir şey. O gün haberleşelim beraber gideriz. Altan ile muhabbet ederiz diyeceğim umarım olur. Şaraplar benden :)

Moda

Bugün Moda sahilinde Altan Bal yine bize modellik yaptı. Bu işi sevmeye başladım. Cumartesi günü bir serginin açılış kokteyli var Moda'da ki stüdyoda bekleriz efendim. Saat 18.00 da. İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi.

not: fotoğraflar kaldırılmıştır.

19 Aralık 2010 Pazar

Yoğun bir gün: ALES ve Fotoğraf


Sabah 08.00'de kalktım. Elimi,yüzümü yıkadım. Bir bardak süt içtim ve ALES'e girmek için yola koyuldum. Sınava gireceğim yere daha önceden gitmemiştim. Kartal'da Anadolu İmam Hatip Lisesi. Şanslıydım ki bulmak zor olmadı fakat hava koşulları gerçekten zordu. Bir de gece 02.00'da yatmam beni biraz uykusuz bırakmıştı. Kendi enayiliğim işte. Niye uyumazsın be adam!!! Sınav 09.30 da başladı. Aslına bakarsanız zor bir sınav değildi. Fakat hız sorunumu acilen çözmem gerekiyor. Mayıs'ta ki sınavda durum böyle olmamalı. 150 tane soruyu 180 dakika da halledemediysem bu iyiye işaret değil. Geçen senekine göre daha iyi olduğumu düşünmekteyim tabi değişen sınav sistemi nasıl bir sonuç ile beni karşı karşıya getirir bilemem. 12.30 gibi sınavdan çıktım. Her tarafım ağrıyordu. Boynum tutulmuş resmen sınavda. Saat 13.10 gibi evdeydim. Aç karnımı doyurdum, biraz nete baktım ve tekrar yola çıktım. Fakat o da nesi? Treni kaçırdım. Çok kötü oldu bu. Daha ikinci haftadan Fotoğraf Kursuna geç kaldım ve daha önceden de kimseye bir şey dememiştim. Tamamen benim eşşekliğim. Olmuyor böyle Doruk!!! Saat 15.30 gibi atölyeye gittiğimde şanslıyım ki ders daha başlamamıştı. Geçen haftanın uygulamasını yapıyorlardı ve sıra bana gelmişti bile. Bundan sonra derse geçtik. Önce geçen hafta çektiğimiz ödevlere baktık. Hiç yoktan kendime kızdım. Sinirlendim. Gerçekten fotoğraflarım net değildi. Aslında bu ödev sırasında aranan bir durum değildi. Yine de ben buna dikkat ettiğimi sanıyorum. Aslına bakarsanız fotoğrafların boyutlarının küçültülmesi ve projeksiyonun beze yansıması sonucu da fazla kötü görünüyor. Fakat kabul ediyorum ki net değildi. Eve geldim baktım. Bende beğenmedim. Biri netti sadece ve diğer iki ödevi tekrar yapmam gerekecek. Sırf bu yüzden zaman kaybetmeden yarın sokaklardayım. Bulacağım bir şeyler. Diğer bir sorun ise orada kadraj hatası olduğuyla ilgiliydi. İlk fotoğraftan sonra çok fazla bir şekilde fotoğraflar arasında kayma söz konusuydu. her kadrajtan 6 adet belli pozlamalarda çektiğimiz bir ödevdi bu. Diğer 5 fotoğrafta sorun yoktu fakat o ilk fotoğraf beni deli etti. O kadar da dikkat ettiğimi düşünmeme rağmen. O an çektiğim diğer bir fotoğrafın arasına karıştığını düşünmüştüm eve gelince ilk işim ona bakmak oldu fakat niyeyse kadrajda sorun yoktu. İşte buna kızdım. Evet fotoğrafım net değildi belki ya da net olan yer yanlıştı desek daha doğru olur fakat kadrajımda sorun yoktu. 6 fotoğrafda aynı kadraja sahip. O an bu böyle olmadı tabi. İşte bu fotoğraflardan 2 seti tekrar çekmem gerekecek ve iyi çekicem LAYN!!! Kızdım kendime. Buradan adam olmadan çıkmayacağım. İşte böyle sıkıntılı bir gündü. Altan Bal'dan 3 kere özür dilemem de cabası. Bir çocuk edasıyla diyebilirim ki; "ama o da iki kere pardon dedi"


Özleyenlere bir Altan Bal karesi. Özellikle Pınar için. Kendisi bize modellik yaptı. Bu fotoğrafta eli net, yüzü flu olması gerekiyordu. Gayet başarılıyım. Bunun bir de tam tersi var fakat şimdi baktım titretmişim fotoğrafı. 1/15 enstantane ile çekersen olacağı budur Doruk. Aslında ISO'yu 200'de tutmamak gerekiyor bu çekimlerde. Her ne kadar yapay ışığımız olsa da görülüyor ki yeterli değil.

not: fotoğraf kaldırılmıştır.
***

Çok sevdiğim bir şarkı ile yazıma son veriyorum saygılar efendim.. :)



Not: evet ne kadar anlamsız bir yazı oldu değil mi?? :) Aman koyver gitsin.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Tunceli'de Kadın Garson Eylemi

Tunceli'de Garson Kadın Eylemi

Yukarıdaki linke tıklarsanız başlıkla alakalı bir habere rast geleceksiniz. Kendilerine Demokratik Haklar Federasyonu diyen bir kaç çapulcu, -hani işin rengini belkide tam olarak bilmesek de fazlasıyla rezilce bir olay- çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve Restaurantlarda kadın garson çalıştırılıyor diyerek eylem yapmış. Sayıları 2000 civarındaymış. İnsafsız bunlar yahu. Bir ton sorun varken şu ülkede kafalarına taktıkları şeylere bak. Burada çalışan kadınlar yüzünden 86 kişi eşinden boşanmış.. Ehh bir çok kadında bundan dolayı sıkıntıdadır. Aslına bakarsanız durumu kendileride açıklıyorlar yani diyorlar ki; bu kadınlar yüzünden kocalarımız bizi terk ediyor. Biz bu kadınların kendi istekleri ile ya da zorla çalıştırılmasını istemiyoruz. Kocalarımız bizimle ilgilenmiyor. Rahat bırakın ayol kocalarımızı v.b. gibi şeyler. Aslında burada ortaya konan söylemin neresinden tutarsanız tutun Demokratik bir söylem yok. Bu ülkede devlet kontrolünde genelevler yok mu? Kadınlar kendi istekleriyle bu tür yerlerde çalışamazlar mı? -zorla çalıştırılıyor dahi olabilirler fakat buna yönelik bir söylem söz konusu değil- Acaba kocalarının oraya gitmesini bu tür eylemlerle mi engelleyecekler? Tamamen demokratik bir söylemden uzak, bana göre saldırgan, belki faşizanca bir hareket ve eylemdir bu. Eylemcilerden biri şöyle bir şey diyor. "bu işletmeciler bu şiddetten bir ders almalıdırlar" yaptıkları tamamen linç girişiminden başka bir şey değil. Ve bakıyorum da etrafta bir tane bile polis yok. Canlarım benim. İşlerine geldiğinde nasılda ortadan kayboluyorlar. Neredeyse ölümcül bir seviyeye varan bir şekilde orada genç bir adamı nasılda dövüyorlar. Ben burada ki eleştirimin hiç bir yerinde kadınlar çalışsın-çalışmasın gibi bir söylemde değilim. Söylemek istediğim şey ne kadar yanlış ve çığrından çıkmış, tabiri caizse kendi kıçını kurtarmak isteyen bir kaç çapulcunun yaptığı eylemin demokratik hak talebinden uzak olması. Eğer yasa-dışı bir şey var ise gidersin polise-savcıya şikayetini yaparsın. Yok böyle bir memleket. Hadi canlarım..

16 Aralık 2010 Perşembe

Yılın Takımıymış..



Bence bunun adı rezalettir. Yılın Takımı seçilebilmek için sadece futbolda iyi bir başarı elde etmeniz sizi böylesine bir farkla lider yapmaya yeterlidir. Hadi Bursaspor'u geçtim. Trabzonspor'un başarısı nedir? Biri bana söylesin. Hayır oraya "yılın futbol takımı" diye bir başlık atılmış olsa itiraz etmem. Fakat Fenerbahçe'nin takım sporlarında ki ezici üstünlüğü futbol dışında - ki onu bile son dakika da kaybettik- bariz bir şekilde ortada. İşte milletimizin spora bakış açısı futboldan ibaret. Bugün Fenerbahçe-Barcelona maşında tribünlerde 15.000 seyirci varmış kimin umurunda. Fenerbahçe Kadın Voleybol takımı 4000 küsür kişi ile kendi sahasında maç yapmış önemsiz. Kadın basketbol takımı avrupada yoluna kayıpsız ilerliyor hiç bir anlam ifade etmez bizler için. İşte Hıncal Uluç gibi adamlarda bazen 2 dakika bahseder sonra geçerler. Neyse bunlarla zaman kaybetmeye değmez...

15 Aralık 2010 Çarşamba

henri cartier bresson


Henri Cartier Bresson


Öyle hoşuma gitti. Burada dursun istedim. Bir şey yazasım yok yani. Aslında fotoğraf insana bir şeyler anlatıyor zaten. Köpek, iki sevgiliyi nasılda röntgenliyor alttan alttan. Onlarsa dünyadan habersizler. Siyaz-beyazı da severim. İyidir iyidir. Ödevler verildi bu arada. Çekmem lazım acilen...

Kış


Eski zamanlar güzeldi. Kışın Şarköy'de ki evimizde sokaktan geçen bozacının sesini duymayı beklerdik. Sıcak sıcak ne güzel içilirdi o boza. Hatta hatırlarım da kendi bozamızı yapmayı denemiştik. Olmamıştı ama yinede bitirmiştik. Üzerine tarçın, yanında da leblebi varsa daha ne ister ki insan. Ha! belki sıcak bir sahlep olabilir. Kışın en güzel yanı işte. Bak bir şey daha geldi aklıma. İstanbullular bilmezler pek. Bilirler mi yoksa? Biz Şarköy'de sobanın üzerinde kestane pişirirdik. Ne güzel olurdu ama. Böyle kabuklarını soyarsın. Ağzına atarsın. annem bir de meyve soyardı bize. Genelde yemezdik ama olsun arada uğradığı olurdu midemize. Güzel geliyor bana eski günler. Ananem bir köşede oturur örgüsünü örerdi. Herhalde pişman olduğum tek bir şey vardır o günlere dair hele de kış aylarında ananemde kalmaya gitmezdim. Zor gelirdi. Aslında bir ara hatırlıyorum da sırf ananem yaşlandı, ölecek gidecek kadın gideyim kalayım diyerek gittiğim olurdu. Ama çok kez yapmadım. Özledim onu da. Sanırım benim çocukluğumun kışının en özel şeyiydi o. Nerede o eski kışlar.. İsteyen varsa boza ve sahlep içelim..

13 Aralık 2010 Pazartesi

çocuk

Ah çocuk ah!! Niye böyle yaptın şimdi, anlamadım. Her şeyi yapan sendin. Sen ne istediysen tamam demedim mi? Dedim be çocuk, dedim. Yine beni gölgede bırakıp gidiyorsun. Teşekkürler çocuk. Sen her ne kadar çocukluk değil desende, çocuksun, be çocuk.. Neyse yolun açık olsun..Güzel şeyler seninle olsun..

11 Aralık 2010 Cumartesi

Ankara'dan arda kalanlar





Tolga Burkay'ı hatırlatarak ve dinleyerek yazayım dedim. Belki sizde okursunuz. Zaten öyle önemli şeyler anlatmayacağım. Salı günü 23.30'da Söğütlüçeşme'den Fatih Expresine bindik ve Ankara yolculuğumuz başladı. Yolculuk keyifliydi. Kızlar ilk defa tren yolculuğu yaptılar. Sabah 07.45 gibi Ankara Tren Garı'ndaydık. Ankara Sosyolojiden arkadaşlar bizleri karşıladılar ve yürüyerek DTCF'ye vardık. Sunumların olacağı saate kadar orta bahçede oturduk. Muhabbet ettik. Bu tür organizasyonların en güzel yanı yeni insanlar tanımak ve yeni yerler görmektir. Ankara bu ikisini çok yaşayamadığımız bir yer olsa da keyifle bize ev sahipliği yaptı.


İlk gün sunumlara girebildik. Can'da güzel bir sunum yaptı. Genel olarak iyiydi diyebiliriz sunumlar için. Fakat Bir kongre kıvamında olmadığını söylemekte zor değil. İlk gün katılım fazlaydı. Sabah ki oturum ayakta izlendi. Bu da genel bir alışkanlık olsa gerek. 2. gün daha az kişi olmasına rağmen iyiydi. 2. gün öğleden sonra sunumlara katılmadık. Kızılay'da zaman geçirdik. Biletlerimizi aldık. Saat 17.00 gibi benim arkadaşım geldi. Üç senedir onunla görüşmüyorduk. Akşam 22.00 ye kadar onunla zaman geçirdik. Sonra evlerinde kaldığımız arkadaşların yanına gittik. Nefes adlı barda Siya Siyabend konseri vardı.


Orada bir süre durduktan sonra ilerleyen saatler Passage adlı karaoke bara gittik. İlk defa İZmir'de gitmiş ve hiç beğenmemiştim. İşte hayalimdeki karaoke bar burasıydı. Gerçekten iyiydi. Sahneye çıkıyorsun. İçerisi bir film ortamını andırıyordu diyebilirim. Millet fazlasıyla içmiş ve birbirine yumulup duruyorlardı. Olsun. Bir de Ankara'da sigara içme rahatlığına şaşırdım. DTCF'de rahat rahat bunu yapabildik. Bizim oralarda biraz zor ama neyse.
İşte oradan ayrıldık ve gece 01.00 gibi eve vardık. Muhabbetimizi ettik ve yattık. Cuma son günümüzdü. O gün pek bir şey yapamadık saat 15.00 e kadar evdeydik resmen. Kahvaltı ettik toplu bir şekilde, kadın programımızı izledik, üzerine konuştuk. İlginç gerçekten. İzlememek elde değil. Saat 16.00 gibi okula gittik. Tanıl Bora'nın Türkiye'de Gençlik Dergileri söyleşisi vardı onu dinledik. Aslında tamamını dinleyemedik. Bir gün öncesinden konuştuğumuz üzere Alptuğ arabasıyla gelmişti ve biz erkenden çıkmak zorunda kaldık. Evdekilerle doğru-düzgün vedalaşamadık, iyi olmadı doğrusu. Neyse artık başka bir zaman geldiğimizde tekrar görüşebiliriz umarım. Alptuğ bizi bowling oynamaya götürdü. Ben hayatımla eş oldum fakat ilk oyunumuz pek iyi bitmedi. Tabi kendi açımdan bakarsam fena oynadım sayılmaz. Oradan çıktık tren garına gittik. Tren saatinin gelmesini bekledik. En nihayetinde yolculuk sona erdi. Sevgili ile çıkılan yolculuk, eğlence, 4 gün boyunca beraber zaman geçirmek, bir şeyler paylaşabilmek. Bunu sonunda yapabildiğim için mutluyum. Herkesin başına. Sevgi yan yana yaşanması gereken bir şey. Bunu bir kez daha anladım...

6 Aralık 2010 Pazartesi

gitti bebek.

Tıkla Şimdi geçenlerde rektörlerle başbakanın toplantısını protesto eden öğrencilerin yedikleri dayaklardan hepimiz haberdarızdır herhalde. İşte bu dayak sırasında katil polislerimiz cana kıymaya, acımasızlığa devam etmişler ve 19 yaşındaki bir kızın bebeğini kaybetmesine sebep olmuşlar. Haber ne kadar doğrudur bilmiyorum. Fakat gerçek olmasa dahi bizim katil polislerimiz bunu yaparlar -elleri dert görmesin- ve yapacaklardır da. Ve tabi bizim pislik hükümetimiz ve sistemimiz de buna göz yumacak, hiç bir şekilde peşine düşmeyecek belki peşine düşer gibi yapacak hatta üstüne hamile kızın protestoda da ne işi var diyeceklerdir. Derler. Alıştık. Zekaları ancak cebe para indirmeye, yakıp yıkmaya, kötülüğe yetiyor. Teşekkürler Türkiye. Neymiş efendim bu ülkenin başbakanına yumurta atılmazmış. Haklı, doğru diyor Tayyo. yumurta atılmaz, ağzını burnunu kıracaksın ki şöyle bir dayak atacaksın. Herhalde buna hapiste çok sopa attılar onun acısını çıkarıyor it kafası.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Ankara- DTCF Sosyoloji Günleri 8-10 Aralık



Bu sene sonu finalimizi de anlaşılan Ankara'da yapacağız. Ne zamandır gitmek istiyordum Ankara Sosyoloji Günleri'ne. Kısmet bu zamanaymış. Keyifli olacağını ümit ederim. Mimar Sinan'dan iyi bir katılım olacağını sanıyorum. Dikkat ediyorum bu tür şeylerde okul olarak niceliksel olarak fazla bir katılım göstersek dahi bununla orantılı bir niteliksel artış sağlayamıyoruz. Buna bende dahilim elbette. Gelecek arkadaşlar umarım bunu sağlarlar.

Nerede?


Nerede o? Gökyüzünün maviliği,
Işığa hasret insanların umutları
Hapsettiğiniz çocukların gelecekleri, nerede?

Nerede o? Özgürlük hayalleri
Doğacak güneşi bekleyen kalabalık,
Haydi toplanalım sözleştiğimiz yerde...

30.11.2010