26 Mayıs 2012 Cumartesi

KÜRTAJ HAKKIMIZI TARTIŞTIRMIYORUZ!


KÜRTAJ HAKKIMIZI TARTIŞTIRMIYORUZ! 

Erkek egemenliğine, muhafazakarlığına, kadınlara yönelik saldırılarına şaşırmadık

En az 3 çocuk diye yola çıktı hızını alamayıp 3 de yetmez 5 tane doğurun diye devam etti.

Şimdi ise “sezaryenle doğuma karşıyım, kürtaj cinayettir” diyor Başbakan!

Patriyarka kadın bedenini yüzyıllardır denetliyor ve sömürüyor. Bütün dünyada kadınlar kürtaj hakları için, bedenlerini erkek sistemin egemenliğinden kurtarmak için mücadele ederken, Türkiye’de de erkekler ve erkek devlet bedenlerimiz üzerine karar verebileceğini iddia ediyor. Kadınların bedeni devletin ve erkeklerin mülkü değildir, denetleyemezsiniz.

 Söylemeye devam ediyoruz!

Kürtaj hakkımızdır! Bedenimiz bizimdir! Doğurmaya da ne zaman ve nasıl doğuracağımıza da biz karar veririz.

Biz feministler 27 Mayıs Pazar saat 12.30’da Başbakan Tayip Erdoğan’ın “kürtaj cinayettir” açıklamasına karşı “bedenimiz bizimdir” demek için Başbakan’ın Dolmabahçe’deki ofisinin önünde (Beşiktaş Akaretler durağının karşısında) buluşuyoruz.

Mesele ne fıtrat ne de çocuk meselesi Düpedüz Erkek Tayyip’in kadınlara saldırısı

İstanbul Feminist Kolektif

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Everybody Lies, Everybody Dies




8 sezon sonunda House M.D. dünyanın en çok izlenen dizilerinden birisi sona erdi. Açıkçası bu diziyi izlemeye başlayalı bir sene oldu ama arayı kapatıp, finale yetişmeyi başardım. Biraz da benim şanssızlığım sanırım. Elbette 8 sezon boyunca bu diziyi izleyenler için durum farklıdır. Zira ben 2 ayda 7 sezonu devirirken, onlar 7 sene beklediler. Karakterler gözlerinin önünde yaşlandı. Ben pek anlamadım desem yanlış olmaz.

Şahane bir final miydi? Bence hayır. Zaten House'un bölümlerinin kalitesinden çok çoğu zaman House karekterinin performansı diziyi öne çıkarıyor. Ama benim için beklendiği gibi bir son oldu. Cenaze sahnesinden çok önce daha bitmediğini anlamıştım. Zaten House'u öylece öldürmeleri de beklenemezdi. Gelecekte ne olacağı belli değil çünkü. Ekşi sözlükte dolanırken Doctors on the Road adında bir diziden bahsedildiğini gördüm. Belki Wilson ve House'dur bilinmez. Pek sanmıyorum.


Final her şeye rağmen iz bırakacak cinstendi. Tek eksik Cuddy'ydi. Olmalıydı. Olmamış. Herkesi görmek hoştu. Hala başlamamış olanlar varsa başlayın. Seveceksiniz.

                       

22 Mayıs 2012 Salı

Cev Mev Hikaye!



Dellendim. Konu ilginizi çekmeyecektir ama insanı çileden çıkarıyorlar. Dünya boktan bi yer. Çılgın, holiganlaşmış bir taraftar değilim fakat Fenerbahçe canımdır, ciğerimdir. Ulan! Sen nasıl son avrupa şampiyonu takımı CEV (yani voleybolun şampiyonlar ligi)'e almazsın. Mal mısın acaba? Neyse.

CEV yetkili hazretleri, Fenerbahçe'nin Bakü'deki 4'lü finallerdeki tavrına alınmış. Küsmüş de, kızmışta. Kafasızlık böyle bir şey herhalde. Fenerbahçe'nin Wild Card başvurusunu kabul etmemişlerde, Galatasaray'ı kabul etmişler. Galatasaray'ı kabul etmeleri umurumda bile değil ama Fenerbahçe'yi böylesine salakça bir nedenle kabul etmemeleri. Son üç yılda CEV'de aldığı dereceler sırasıyla 2., 3. ve son olarak Şampiyon bir takım bu! Bir takımı hele de şampiyon bir takımı ünvanını korumasını nasıl engellersin anlamış değilim. Kuraldı, zarttı, zurttu bunlar palavra. Etik diye bir şey olmalı. Spor yapıyor bu insanlar, içine ettiler iyice.

Sevgili, Voleybol Federasyonu Başkanı Karabıyık'da bunu normal karşılamış. Paşam ya! Bu takım geçen senede Dünya Şampiyonu oldu be! Of çıldırmamak elde değil. Gerzeklik. Çok kızdım.  "Fenerbahçe'nin katılmaya hak ettiği kupa zaten CEV Kupası. Bu kupaya katılmasına engel bir durum da yok." diyor sevgili Karabıyık. Umurunda bile değil. Sanıyor ki, onun sayesinde Türk voleybolu ilerledi, hele de kadın voleybolu. Yok ya! Ula Fenerbahçe gelene kadar Eczacıbaşı ile Vakıfbank kendi aralarında takılıyorlardı. Geldik, CEV Cup'ta gösterdik gücümüzü, Sonra ŞL'nde. Dünya Şampiyonu olduk. Dünyanın en iyi voleybolcuları geldi. Gamova'yı bilir misiniz? Diğer takımlar yatırımlarını arttırdı. Vakıfbank Şampiyonlar Ligi'ni aldı. Normal sezonu namağlup bir şekilde 1. bitiren sonra kıçlarından attıkları uydurmaca bir play-off ile Fenerbahçe'yi saf dışı bıraktılar. Hadi o Fenerbahçe'nin beceriksizliği diyelim. Yazık la! Harbiden yazık. 

Çok kızdım çok!

Bölüm II: Nefret

Bahar neşhe getireceği yerde, soluk bir zihni daha da belirsiz bir hale getirmekten başka bir şey yapmamaya devam ediyordu. Etin kemiğe tutunması, ruhun bedeni azıcık ittirmesi yaşamaya yetiyordu. Duygular her saniye biraz daha karmaşıklaşıyor ve bir o kadar da değersizleşiyordu. Sadece bir tanesi yüzünü göstermekten çekinmiyor, şeytanın yardakçısı gibi ortaya çıkıp duruyordu. Nefret!

Nefret, bütün tanımlarından sıyrılmış iyi-kötü demeden sirayet etmekteydi zihnin derinliklerine. Zira öyle kuvvetli ki yaptıklarının ve hatta yapmadıklarının bile nefretini taşıyan bir akıl ortalıklarda salınmaktaydı. Yaşamaktan nefret ediyor, ölmek istiyordu. Ölmeyi beceremeyip ölemediği, çünkü bunu bile yapmak istemediği için ölmekten de nefret ediyordu. Yapmak istediklerinden nefret ediyordu, yapamadıklarından nefret ediyordu, yaptıklarından nefret ediyordu. Olduğu şeyden, olamadığı şeyden nefret ediyordu. Birbirini doğuruyordu her biri. Olmak ve olamamak meselesi daha da belirginleşiyordu işte. Ve dedik ya, o duygu, kaybolacak gibi olmayan o duygu sarmalıyordu zihni.

Gereksiz yere ağlayacak duruma geliyor, kirpiklerinden akacak bir damla yaşı son anda durduruyordu. Ağlamasını bile beceremiyordu. Ağlayamıyordu ki gülebilsindi. Gülmek ve ağlamakta değerini yitiriyor kendini daha da duygusuz hale getiriyordu. Tüm duyguların yok olduğu kaybolduğu bir evreni düşlemek bazen onu rahatlatıyordu. Bu bile o kadar kısa sürüyordu ki nefreti katlanarak büyümeye devam ediyordu. Halbuki!

20 Mayıs 2012 Pazar

Müthiş

Kendimle dalga geçmeye karar verdim. Daha rahat oluyor. Hem eğlenceliymiş de kendimle dalga geçmek. Dalga geçilmeye müsait bir adammışım. Bilememişim onca yıl beraber yaşadığım bizzat kendimi.

Mesela kız arkadaşımdan ayrıldım. Ayrıldık işte… Neyse.. Klişe sözler söyledik birbirimize. O sensiz nasıl ederim nasıl yaparım falan filan falan dedi.. Bense birkaç ay sonra sen sevgili bulacaksın ben sevgili bulacağım nasıl ederim nasıl yaparım kalmayacak falan filan dedim. Dedim. 2 ay sonra buldu. İşe iyi yönünden bakıyorum. En azından %50 haklı çıktım. Sana mı %50? Ona %50 diyebilirsiniz. Ben de öyle diyorum. 

Müthiş sözlerim var hayata dair. Müthiş felsefi sözler. Birkaç yıl geçince müthiş boş sözlere dönüşüyor. Korkuyorum müthiş hayallerim varken müthiş boş bir hayata dönüşmesinden. Olabilir. Neden olmasın? Ortam müsait bu konuda. Zemin futbol oynamaya müthiş elverişli.

Bizi bu müthişlik yaktı zaten. Ne varsa müthişlikte var sandık. Hoş hala da öyle düşünüyorum.

..................

Ha! Bak mesela Galata’dan aşağıya doğru yardırırken afet gibi bir kız hemen önümden geçince ne varsa müthişte var diyorum. Tam gönül rahatlığıyla seyre dalacağım hop yanında bir adam. O da müthiş zengin oluyor tabi. Müthişe müthiş. Ya da ben en müthiş öyle bok atabiliyorum uzanamadığım ciğere. Uyuz uyuz bakışlarımdan müthiş rahatsız olmuş gibi gözükmüyorlar. Demek ki müthişlik böyle bir şey. Sen orada istediğin triballerde dolaş. Onlar “Hımm? Efendim? Bana mı dedin?” modundadırlar. Müthiş bir moddur bu. O müthiş umursamazlık modu. Müthiş insanın yanındayken uzayda boşluk kaplama adına gerçekleştirdiğin o umarsız mücadele onların müthiş umursamazlığında eriyip gidiyor bünyeden. Müthişler yani… müthiş… Müthişim müthişsin müthiş ve müthişiz müthişsiniz müthişler. Bu paragrafı da facebookdaki müthiş şairlerin tarzıyla bitirmek istedim. dilime dolandı a.q.

Google'a müthiş yazdığımda işte tam da istediğim fotoğraf  çıktı. Müthiş adam sırıtışı.
O değil de fotoğrafı da aldık başımız derde girmesin. 

Nereden geldim ben bu müthiş olayına bilemiyorum. Gerçi nereden başladığımı biliyorum da nasıl geldiğimi bilemiyorum. Saçmaladığımın farkındasınız değil mi? Ben de farkındayım ama susmak gelmiyor içimden. Susunca düşüncelere gark oluyorum. İşe gidince de düşüncelere gark oluyorum. Sonra eve dönüyorum yine düşüncelere gark oluyorum. Gark oluyorum gurk oluyorum. Gurk oluyorum gark oluyorum. Midem bulanıyor. En sonunda gidip kusup rahatlıyorum. En azından sonrasında bir 10 dakika ferahlık oluyor.

Ne diyordum? Ha yüzde elli elli. Öyle işte dostlar. Yüzde yüze sahip olsa herkes mutlu olacak gibi. Ama olmuyor işte dostlar. Mutlaka birileri piç olacak ki müthiş müthiş olabilsin. Yine müthişe sardırdım. Çık lan ağzımdan! Zaten ağzı bozuk bir yazı oldu. İyice saydıracağım şimdi. Kafam atık ulan! Kafam!.. atık  tık   tık tık   tık

 uğur s.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Bölüm I: Karamsarlık




Güneşin yüzünü bir gösterip, bir kaybolduğu, artık baharı ha geldi ha gelecek diye beklediğimiz günlerdendi. Gündüzler her an biraz daha uzarken, içim kararıyordu yavaşça. Terk edilmişlik hissi bünyede sarmalanıyor, yalnızlığın insanı delirten yoğunluğu gittikçe artıyordu o bahar da. Ne yapacağını bilmeyen, bilemeyen kaybolmuş bir insan daha dünyaya “merhaba” demişti artık. Kuyruğunu kovalayan köpek gibi aynı yerde dönüp duran bu insan artık yere yığılmayı bekler gibiydi. Zevkin bedensel hazlardan öteye gidemeyeceğine olan inancı fazlaydı ve hatta zevkin var olabileceğine bile inanmıyordu desek, yanlış olmaz.

Günleri birbirinin aynı, sıradan demek bile sıradan hale gelecek kadar sıkıcı, bunaltıcı ve iç karartıcıydı. İçtiği sigarayı bile bitiremiyor, hemen söndürüyor ama öylesine keyifsiz ve ne yaptığını bilmez bir halde ki yenisini yakmak çok da uzun sürmüyordu. Parmaklarının arasında duran, ateş saçan tütün yığını, küllerini yere savurmaktan hiç çekinmiyor. O ise buna kayıtsız bir seyre dalmış, ayaklarını uzatmış derin nefeslerle anı geçiştiriyordu. Evet öyleydi. Yaptığı şey yaşamak değil, “anı geçiştirmekti.”