31 Mart 2012 Cumartesi

sevgi kelebeği olamadık!




İki yıldır sabır zorlayan mart ayı!

Şimdi mart diyince hepiniz baharın coşkusuyla sevgi ve kelebek modundasınız. Bende mart diyince buna benzer bir yazı yazacağımı düşündünüz; lakin yanıldınız. Olay mart ayının benim hayatımda kâbuslarıyla ilgili. Bugün mart ayının bitiyor olması beni mutlu ederken giderayak son darbelerini de vurmuş olması beni derin düşüncelere sevk ediyor.

Şimdi size 2 yıldır geçen martlarımı kısaca özetliyorum. Benim kâbus olarak gördüğüm şeyler bakalım size nasıl görünecek?

Yıl 2011 Mart… Dört kişi ve bir kedi kaldığımız evde Mart’ın başında sorunlar baş göstermeye başlıyor. Kavgalar ve beş kuruşsuzken yeni bir eve taşınma süreci. Dört kişilik ev arkadaşlığı ikiye bölünüyor; bölündükçe çoğalmayan cinsten bölünüyoruz. Bu yılki Mart’ın özellikle 14’ü olanı üzerinde duracağım. Evet, her yılın 14’ü benim doğum günüm. Nitekim o günde öyleydi. Sabah erkenden uyanıp; tehdit mesajları aldığım, bir süre ev arkadaşı bellediğim insanlara hukuksal yollarla cevap vermek üzere notere gidiyorum. İhtarname çekiyorum her ikisine de o yetmiyor evsahibinide aradan çıkarıyorum. Tüm bunlar olup biterken taşınabileceğimiz, başımızı sokabileceğimiz bir ev daha bulamadık diğer arkadaşımla. Ardından tüm gün akşam 6’ya kadar sokaklarda ev arıyor, emlakçılarla pazarlıklar yapıyoruz. Şans bir yerden gülüyor ve sahibinden ev bulup o gün tüm eşyaları toplayıp vefakâr arkadaşlarımızın yardımıyla yeni tuttuğumuz eve taşınıyoruz. Şimdi burada küçük bir ayrıntı zihnimden hiç silinmeyen 5-6 saniyelik bir kare var. Biz eşyaları arabaya yüklerken eski ev arkadaşlarım ve onların yakın arkadaşı asansörden iniyor ve odamda kalan eşyaları toplarken çıkan çöpleri koyduğum torbayı önüme atarak korodan ses geliyor:  “ha bu arada doğum günün kutlu olsun eda! HA HA HA HA…” Küçük bir dumur yaşamanın ardından sakinliğimi koruyarak “Teşekkür ederim” deyip gülümsüyorum. En farklı doğum günümü yaşatan insanlara, işte o an gerçekten bir yıl daha büyüdüğümü hissediyorum. Ardından topluca günün ilk yemeğini yemek üzere bir yerlere gidiyoruz ve kalmak üzere arkadaşlarımıza dağılıyoruz. Yeni eve taşınmayla ilgili olan sıkıntıları ayrıntılı bir şekilde anlatmayacağım, sizin de az çok tahmin ettiğinizi düşünüyorum.

Evet, geçen yıl ki mart daha bitmedi. Bilenleriniz bilir, bilmeyenleriniz için söylüyorum: Eskişehir’de kış zordur. Mart’da bile soğuktur. Haliyle biz eve yerleşene kadar hastalığı kapıyoruz. Ardından gelen hastane süreçleri vizelere girememe…

Gelelim bu yıl ki Mart’a… Şubat sonu bizi bir korku salmadı desem yalan olur. Acaba bu yıl neler olacak korkusu. Her şey yine benim doğum günümle başlıyor. Ev arkadaşımla geçen senenin acısını çıkartmak istiyoruz. Bu yıl, nasıl hevesliyiz. Doğum günümden bir iki gün önce ev arkadaşım rahatsızlanıyor. Antibiyotik kullanması gerekiyor, ha bir de parasız da kalıyoruz doğum günüme gelene kadar. Ardından bu yıl bunları göz arda ederek eğlenmeliyiz diyoruz ve başka vefakâr arkadaşlarımla dışarı çıkıyoruz. Muhabbet, sohbet, dans, eğlence… Her şey iyi başlıyor. İçiyoruz, dans ediyoruz. Kısaca eğleniyoruz. Ev arkadaşım bir ara tuvalete gidiyor ve görmediği merdivene takılıp düşüyor ve bayılıyor. Bu ara ben neredeyim: eğleniyorum ondan bir haber. Sonra bende çıkıyorum mekandan arkadaşımın yanına gidiyoruz. Ev arkadaşım: “ben düştüm eda, bayıldım. Çok kötü…” diyor. Bende alkol algıyı sonlandırmış. “iyi” diyorum sadece. Neye iyi dediğimi bilmeden iyi diyorum. Eve gidiyoruz falan ardından hastane süreçleri. Neyse ki usturuplu düşmüşte daha kötü bir şekilde atlatmadık bu durumu diyerek, şükür bile ediyoruz. Tabi var olan son paraları da alkol ve hastaneye yatırdığımızdan ayın geri kalan kısımları daha zorlu geçiyor. Aradaki olumsuz birkaç olayı daha ayrıntı her ay herkesin başına gelir diyerek geçiyorum.

Peki ay biterken son bir vurgun olarak neler yapıyor? Gelelim bugünün sabahına saat 6 suları. Ev arkadaşım bu saatte nefes daralması yaşıyor. Astımı yok. Durduk yere olan bir şey. Nefes alamayarak uyanıyor ve korkusundan beni uyandırmak istiyor. Seslenemiyor bu yüzden duvarları kapıları yumrukluyor. Müthiş bir korkuyla uyanıyorum. Kapımı açıyorum önümde yere düşmüş bir şekilde nefes almaya çalışırken görüyorum. Yeni uyanmanın ve korkmanın etkisiyle çokta bir şey yapamıyorum.  Sonra bir şekilde sakinleşip nefesini düzenliyor ve uyuyoruz. Uyandığımda tüm bunlar yaşandı mı diye düşünüyorum.

Evet, küçük ayrıntıları atlayarak anlattığım iki Mart ayı işte böyle geçti. Sonuç olarak yaşanılan şeyler insanı büyütüyor bu bir gerçek. Ama isyan etmiyor da değilim. “Daha ne olabilir?” diye.



29 Mart 2012 Perşembe

Laflar 11

Fotoğraf Linki

O kadar daldım ki, bugünlerde hayallere
Eski bir anı canlanıyor gözlerimde,
Parlak, sapsarı bir güneş yaklaşıyor,
Gökyüzünün maviliğinde.


26 Mart 2012 Pazartesi

Niye Böyle?



Pek yazamadım bir süredir. Hayata karşı küskün olunca, şurada bir, iki satır yazası da gelmiyor insanın. Ne yazacağım ki diyor. Yok yazacak bir şey yok. Konuşacak. Yapacak. Yani benim için. Elbette var çokça "şeyler" ama ben sahip değilim. Düşmüş vaziyetteyim. 4 yıl önce yakaladığımı düşündüğüm bir ivmenin üzerine fazlasıyla koymam gerekirken bu süreçte şimdi onun o kadar uzağındayım ki, belki ileride bu günlerim için de aynı şey söyleyeceğim. Yıkılmış hale gelmek iyi değil. İç açıcı değil. Bir de bunu insanın kendisine söylemesi daha da fena. Çünkü durumu biliyorum, belki kurtulmak için yapabileceğim şeyleri de biliyorum. Ama olmuyor. Kılımı kıpırdatamıyorum. Niye böyle? Size de olmaz mı?

21 Mart 2012 Çarşamba

Şimdiye Kadar Yedik; Ama Artık Yemezler!

GDO’ların ne olduğu malum; genetiği değiştirilmiş organizmalar. Şu an itibarıyla 12 tür GDO ülkemize girmiş, 42‘si de yoldaymış. Hatta Greenpeace de yakın zamanda www.yemezler.org/?ref=199489’da Yemezler isimli bir kampanya başlatmış. Kısa zamanda bu kadar imza toplanmış olması ise umut verici.


Eğer isterseniz sizler de birkaç dakikanızı ayırarak imza atabilirsiniz. Sitedeki rozet toplama sistemi de hayli eğlenceli. Hatta çeşitli aksiyonlarla toplanan rozetler sayesinde tişört ve bardak kazanmak da mümkün.

Uzun lafın kısası, eğer GDO’ların tabağımıza kadar gelmesi fikri sizi de rahatsız ediyorsa hala vakit varken www.yemezler.org/?ref=199489’a girip bir imza atabilirsiniz.

#yemezler

Bir bumads advertorial içeriğidir.

19 Mart 2012 Pazartesi

Radyo Zımbırtı Yayınları Başlıyor - 19 Mart 2012

Radyo Zımbırtı

Radyo Zımbırtı, uzun süren sessizliğinin ardından 19 Mart 2012 günü, düzenli yayınlarına başlıyor. Yayın akışı içeriklerine  radyozimbirti.org adresine girip, Yayın Akışı ve İçerikleri bölümünden ulaşabilirsiniz. Bendeniz Doruk'ta perşembe akşamları, saat 22.00'da Bir Alana İkinci Bedava adlı programımla canlı yayında olacağım. Yine konuşacağız. Sohbet edeceğiz. Paylaşacağız. Dertleşiriz de. 

Çok bir şey yapamasak da Radyo Zımbırtı adına bu ismi 2 senedir var etmesini bildik. Yani kapatıp gitmedik. Çünkü hep umut doluyuz. Yapabileceğimize inanıyoruz. Var edebileceğimize. Çoğalmayı planlarken çoğu zaman, azaldık. Bir blog adresi ve ücretsiz radyo programı ile başlamıştık, eğlencesine. Sonra bir şey üretebilir miyiz diye sorduk. Bunun için yola çıktık. Sitemizi hazırladık, yeni program kurduk. İçerikler belirledik. Toplantılar yaptık. Güzel insanlarla tanıştık. Elimizde tutulacak bir şey vardı ve onu bırakmamak için uğraştık. Bu Zımbırtı'nın bilmem kaçıncı kez yayınlar başlıyor yazısı belki de. Bunlar gibi daha niceleri de olacaktır. 

İsteğimiz şuydu. Yeni insanlar tanımak, kaynaşmak, beraber üretmek, bunları paylaşmak. Hepsi bu. Bir kuruş dahi kazanmadan -ki böyle bir amacımız olmadı- cebimizden harcadık. Harcamaya devam ediyoruz. Çünkü tutulacak bir şeyimiz olsun istiyoruz. Tutuyoruz da onu. 

Zımbırtı en nihayetinde sorunlarından arındı. Belki uğraşan, yayın yapan kişilerin sayısı da azaldı ama elden ne gelir ki. Belki de hatamız budur. Ama Radyo Zımbırtı sitede de yazdığı gibi yayın yapma isteğinizi ve çalışmanızı radyozimbirti@gmail.com adresinden, aynı zamanda internet üzerindeki çeşitli sosyal ağlardan bize iletebilirsiniz, diyor. Demeye de devam edecek. Yazmak isteyen yazsın. Konuşmak isteyen konuşsun. Evet, çoğunuzun blogları var. Çok da takipçi alıyorsunuz ama burası bizim için başka. Burada ortak, beraber bir şeyler üretme çabasındayız. Biz bizeyiz.

19 Mart'tan sonra Radyo Zımbırtı'nın programında; Her kıtadan müziklerin olduğu, Travellin’ Around the World bölümü, Jazz severler için Jazz'ın Z Hali bölümü ve Suzan arkadaşımızın CineJazz programı, Klasik müzikler, Soundtrack parçaların çaldığı, Zoundtrackz bölümü, dinleyenlerin de beğendiği şarkıları gönderdiği, bir nevi kendi istek programını hazırladığı Dinleyiciden gelen parçalar bölümü ile yayında olacak. Bunların dışında canlı yayınlarımız ile paylaşmaya çalışacağız.

Son olarak Zımbırtı'nın sitesinde de bulunan, kendisini bir nebze de olsa tanımladığı o yazıyı tekrar paylaşıyorum:

Zımbırtı bir kurumdan ziyade iktidarın/iktidarcıkların her türlü popülist ve elit, ırkçı, ve faşist, ve milliyetçi, kapitalist ve onun yeni sürümü liberal, cinsiyetçi, militarist ve bunların işbirlikçileri olan diğer söylemlerinden uzakta; çirkin, kulak tırmalayan sözlerin özgürce ifade edilebildiği, herkesin her an kah yayın yaparak kah başka biçimlerde dahil olabildiği ve en nihayetinde diyalogu ve üretmeyi arzulayan bir iletişim alanıdır. Bu alan radyo yayınları üzerine kuruludur. Ancak, yayınların yanı sıra web sitesi ve diğer platformlarda çeşitli paylaşımları da hedeflemektedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi bütün bu yayın ve paylaşımların diyalogu ve üretimi arz edebilmesi adına herkesin yayın yaparak ve/veya yazı, fotoğraf, resim, müzik vb. çalışmalarını paylaşarak bu sürece katılmasını istiyoruz.

17 Mart 2012 Cumartesi

Dinle Dinle Bir Hal Oldum



Koca gün defalarca dinleyip durdum. Sonra biraz duruldum. Hüsnü Arkan'ın 'Solo' albümünden söz ve müziği kendisine ait bir parça. Derya Köroğlu ile beraber güzel olmuş. Bir de Birsen Tezer versiyonu var elbette. Benim eksikliğim belki ama iki gün oldu daha dinleyeli. Huzursuz bir adam için daha da iç açıcı yapıyor durumu böylesine hisli nâmeler ama işte dinlemeden de edemiyor ruh. Paylaşmadan edemedim. Ah efendim, ah!

16 Mart 2012 Cuma

Masumca Kötü

Be..benim bir kuşum vardı. Sasa-sapsarı kanatları, yeşil kırrrr…çıl-kırçılları, küçücük gagası vardı. Konuşuşuyordu hem de. Pırrrrrrrrr diye uçuyorrr, ge..ge..gelip omzuma konu-konuyordu. Ne-neşeli şarkılar sö söylüyoyordu.
A..a..artık söyleyemiyor. Öldü.Be-ben ya-ya yaptım. Ha-ha-hayırrrrr! Se se-seviyordum ben onu. Çokk seviyor-seviyordum. Kra…kra..krake-krakerrrii-mi bile pa-paylaşıyordum oo-onunla.
A-a-ama o-onu ö-öldürdüm. An-annemin,ba-bamın be-be-beni daha çok se-sevmesi i-için. Ba—bamın he-her a-akşam eve ge-geldiğinde ya-yanağımdan kü-kü-kük-kücücük bi-bii bir ma ma makas alıp ku-kuşun ka ka karşısına ge ge geçip o-ona ye yeni keli..kelimeler ö-öğretmesi…; a-anne…annemin he-her sa sabah o… oynadığımız o-o-oyunları kı-kısa tutup ku-kuşla i-ilgilenmesi…a a artık daha az sevi…seviyorlardı be beni. Be be belki de hi hiç se sevmiyo-yorlardı. Ge geçen se se sene a a almıştı babam bo-boncuk a atan ta ta tata… tabancamı. O..o zaman se se-viyordu be-ni. İ-isteyince he hemen a-almıştı. Tı-tıpkı ku kuş gi gi..gibi…
Be…be-ben ö-öldürdüm o-onu. Ta-ta-tabancamla.. Pat diye dü-ddüştü ka kafesinin a altına se se serili ga gazete kağıdı-dına. A-a..artık beni daha çok se-seviyorlar. Hı hıı:)
Annemin ka karnı bi-bi gün ko kocaman o-oldu. A-annemim ka-karnını ı-ısıran ko-kocaman si-sinek-ten ko kortuğumu söyleyiyince ba-bama,gü-güldü kah…kahkahalarla. Ba-bana ka kardeş ge-geleceğini sö söyledi. Ço-çok sevindim…

Ço..çok… çok sevece-seveceğim o-onu. Sa-sapsarı sa saçları ola-olacak, ye…ye…yem-yemyeşil gö gözleri ve kü-küçücük bir bu-burnu…


koza-ugur s.

13 Mart 2012 Salı

Zaman aşmaz, zaman durur.


Daha öğrenecek, daha yapacak çok şey var ölmeden önce. 13 Mart 2012, bu ülke tarihine unutulmayacak bir gün olarak girdi. Unutturulmak istenilenin aksine, unutulmayacak bir gün olarak girdi. Yaşımız yetmez elbette, daha beş yaşında idik. Buraya bir nottur bizim adımıza. Yoksa söylenecek şey çok. Ve hatta söylenecekler kar eder mi? ya da yeter mi? bilinmez.

Zaman aşmaz, zaman durur. Bunca yıl halledilememiş meseleden hayır beklemek tabi ki hayaldi. Düş görmekti. Fakat bunu göze sokmak, unutturmak.

Neyse dedik ya, burası not. 

Ve özellikle de şu sözleri de özellikle kayıt etmek gerek. 

-Başbakan Erdoğan, Sivas katliamı davasında "zamanaşımı" kararı verilmesini “'Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı” sözleriyle değerlendirdi.

7 Mart 2012 Çarşamba

Saç Uzatma

Saç uzatmak zor zanaat. Kızları bilmem ama erkekler için oldukça zor. Geçmişe baktığımda defalarca “uzatıyorum “diye başlayıp “yok abi sıkıldım. Uzun saçın bakımı var şuyu var buyu var bana ters” diye sonlandırdığım minik hikayeler geliyor aklıma. Sabredilmesi ne zor şey bu saç uzatma işlemi yahu.
Sizce de spektaküler olmamış mı?
Bir de kendi içindeki dönemleri var ki bunlar çirkin olma dönemleri 10-15 kere çirkin olmadan bir saç uzatılmıyor. İnsan içine çıkasın gelmiyor. Ya da anlık çirkin olma durumları, mesela sabah kalktığındaki. Saçın uykunda aldığın pozisyonların bir dökümü oluyor adeta. Arka taraf yatmış, sağ taraf kıvrılarak yukarı bakıyor, sol desen kirpi gibi, üst kuş yuvası falan filan… Hepsi kendi halinde yani. Ayna karşısında geçirdiğin süreye acıyorsun bir süre sonra.
Sonra demişken bir de bere olayı var. Bere takıyorsun, bir daha çıkaramıyorsun. Kapalı bir mekana gitme çekincenden kız arkadaşını “aa bugün de hava ne güzel böyle bahar havası gibi” romantik söylemlerle buz gibi havada oturtuyorsun. Sırf bereni çıkarmayasın diye. Aslında bere takmasan sorun da olmayacak ama dedim ya hava buz gibi. Sen üşüyeceğine kız arkadaşın üşüsün. Hem kızlar soğuğa daha dayanaklı diyorlar. Duydum bir yerden işte…
Tarzını sevdim demek isterdim ama aradığım model ne yazık ki bu değil.
"Bu da mı gol değil!"
Neyse baktın kurtuluş yok o kapalı mekana gidilecek, taktikler kuruyorsun. Tarz ayağına çıkartmamak da mümkün ama o çok belli ediyor kendini. Mesela şu nasıl? “Hayatım sen geç. Gözüme bir şey kaçtı galiba. Bir su vurayım” deyip hafiften sulandırdığım gözümle tuvalete doğru koşturuyorum. Sonrası malum bereyi çıkarıp saça olabilecek en anlamlı şekli verip kız arkadaşımın yanına dönerek hayal gücümü çalıştırıp gözüme nelerin kaçtığını anlatmak vs. falan. Kurgu değil bunlar arkadaşlar var böyle şeyler… Anlatırken yoruldum.
Saç uzatmak zor iş sonuçta. İnsan sabredemiyor. Zamana değil de yaşadıklarına sabredemiyor. Arkadaşları tarafından, özellikle barbarian ev arkadaşları tarafından hor görülüyor, eziliyor, itiliyor, kakılıyor… O saçı kestirtiyorlar adama.
Bu da pek bi öle işte..neyse..
Aslında şimdi düşününce ensemden ya da favorilerimden yukarıya doğru kıvrılan saç tutamlarımı işaret parmağıma dolayarak oynamak da hoş oluyordu. Sonra bir de rüzgar da savrulup tenime değmeleri… O da hoştu aslında.
Ama madalyonun diğer yüzü var işte.
Günümün dizi izlemek, oyun oynamak, öğlene kadar uyumak gibi işe yaramayan zamanlarından 1-2 sini saçıma ayırmaya karar verirsem belki yine uzatırım. Ya da tamamen gaza gelmeye bakıyor. Mesela “uzun saçlı erkekler çok houuş” diyen birkaç güzel kız da yetebilir. Erkek aklı işte. Her zaman çok basit oldu. 
koza-uğur s.

6 Mart 2012 Salı

-5-

Kahrolası soğukların sona ermesi, güneşin yüzünü göstermesi bile içimi ısıtmıyor artık. Hani eskiden olsa neşhe dolardı bünye. Şimdi sıradanlık hissi, ruhu dört bir yanından sarıyor. Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilmeyen birisiyim. İşe yaramaz bir adam olacağım söylentileri dolaşıyor ortalıklarda. Sebebi bence eskisi gibi hızlı koşamıyor olmam. Çok hızlıydım bence. Limitleri zorlardım. Bacaklarım kopacak sanırdım koşarken. Yırtılacak bağlarım. Şimdi kıçımı kaldırıp dışarı çıkmak angarya geliyor. Sorun belli, daha hızlı koşabilmeliyim eskisi gibi. 

5 Mart 2012 Pazartesi

Msgsü Mor Baykuş Etkinlikleri - 7-16 Mart 2012



4 Mart 2012 Pazar

Pazar Sohbetleri-1: Kahraman Olmak Zor İş


Kahraman olmak zor iş değil mi sizce de? Canım sıkıldıkça yaparım. Yaptıkça paylaşırım.

3 Mart 2012 Cumartesi

Sonunda İzledim!

Star Wars filmi üzerine konuşacak  ve yazacak en son insanlardan biri olan ben, sonunda tüm seriyi izledim ve önyargılarımı geride bıraktım. Filmleri izlemeden önce itiraf etmeliyim ki Star Wars’a büyük bir antipatim vardı. Altı filmi hikaye sıralamasıyla izledim. Bu durumda ilk çekilen Star Wars A New Hope filmi son sırada yer almış oldu. Hikayenin anlaşılması ve bilim-kurguya benim kadar uzak kalan sinefiller için tavsiyem hikaye sıralamasıyla gitmeleri. Bunun bir diğer güzelliği de yapım yılları arasında uzun zamanlar geçmiş bir serinin tutarlılığını görmek ve hikayeyi anlamak adına iyi bir yol olduğunu düşünüyorum. 

Ben serinin aslında bütün filmlerini beğendiğimi söylemek isterim. Ama bana daha yakın gelen episode IV den sonrakilerdir. Yani Luke Skywalker ‘ın olduğu bölümler.  Ayrıca İndiana Jones  serinin yıldızı Harrison Ford'un gençliğini görmek bu filmde oldukça güzeldi. Evet, seriyi tamamladıktan sonra Star Wars müptelalarını biraz olsun anladım ve hak verdim diyebilirim.

Sevgili Star Wars tutkunları bu yazı sizi tatmin etmeyecektir; bunun farkındayım. Ama bu daha çok benim gibi Star Wars’a önyargısı olan ve bilim-kurguya uzak olan izleyicilerin korkmamaları ve tüm seriyi kısa zamanda izlemelerini tavsiye etmek içindir.

Güç  sizinle olsun..

AKÜ Sosyal Bilimler Dergisi: Panopticon

Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi Panopticon'un 2. sayısı 5 Mart'ta ODTÜ Sosyoloji Günleri 'nde, 7 Mart'tan sonra AKÜ ve diğer üniversitelerde olacak. 

Derginin ilk sayısı Kapitalizm ve Küreselleşme üst başlıkları ile çıkarken, 2. sayısının üst başlıkları İdeoloji ve Söylem. 

Dergi ayrıca "Sosyal Bilimler Dergileri Platformu" içerisinde yer almaktadır.


Derginin Facebook sayfası için tıkla: Panopticon Sosyal Bilimler Dergisi


1 Mart 2012 Perşembe

Beginners [2011]

Beginners, Mike Mills'in yazıp, yönettiği 2011 yılında gösterime giren filmi. Christopher Plummer başta olmak üzere, Ewan McGregor ve Mélanie Laurent filmin ana oyuncu kadrosunu oluşturuyorlar. Bir de köpek Arthur var. Filmi izlemeyenler için Oscar töreninde kendisini görmüştük hatırlatmasını yapayım. 
Christopher Plummer bu filmdeki rolüyle Oscar'ı almayı gerçekten hak etmiş. Aslına bakarsanız bu filmdeki oyunculuğuyla alabileceği bütün ödülleri almış desek daha doğru olur. İyi iş çıkarmış. Oscar'la yaşıt Plummer, film de eşini kaybetmiş, 75 yaşından sonra eşcinsel olduğunu ve bu yönünü keşfetmek istediğini itiraf eden ve bir yandan da kanserle mücadele eden baba rolünü oynuyor. 
Christopher Plummer
Film kirli bir pencerenin önünde vazo içinde duran papatyalar ve kuş sesleriyle başlıyor. Sessiz ve sakin. Kahramanımız Oliver, evi topluyor, çöpleri dışarı çıkarıyor. Köpeği Arthur'la konuşuyor. Oliver, babası Hal'ı yeni kaybetmiştir. Üzgün ve yalnızdır. Bundan sonra Oliver'in şimdi yaşadıkları ve geçmişte babasıyla yaşadıkları arasında gidip-gelen bir film başlar bizim için. Mills'in bu filmi, baba-oğul, kadın-erkek ilişkisi, eşcinsellik, politik göndermeler ve nostalji etiketleriyle rahatlıkla anılabilir. 

Oliver bizimle ilk konuşmasına 2003 ve 1955 arasında karşılaştırma yaparak başlar. Yıldızları, doğayı, arabaları, filmleri v.s. karşılaştırır. 1955, Oliver'in annesi ve babasının evlendiği yıldır. Bu anlatısında annesinden ve babasından bahseder bize Oliver. Annesinin ölümünden, bu ölümün ardından babasının eşcinsel olduğunu açıklamasından ve eşcinsel yaşamından. 
Mélanie Laurent ve Ewan McGregor 
Oliver t-shirt tasarımları yapan, yalnız yaşayan biridir. Babasının ölümünden sonra iş arkadaşları Oliver'ı bir kıyafet balosuna çağırırlar. Freud kılığında, kucağında Arthur ile partiye giden Oliver, larenjit olan ve konuşamayan bu yüzden yazarak anlaşmak zorunda kaldığı Anna ile tanışır. Ve ilişkileri başlar. Oliver'in Anna ile olan ilişkisinin yanında, geçmişe giderek, sık sık babasıyla olan ilişkisini, Hal'ın eşcinsel yaşamını izleriz. 

Plummer'ın oyunculuğu ve hikayenin bu tarafı bir çok yönden Oliver ve Anna'nın ilişkisini gölgede bırakıyor. Hal'ın eşcinsellik deneyimleri, düzenlediği partiler, katıldığı gruplar yaşadıkları, Oliver'ın gözünden bizlere ulaşıyor. İkinci plana atılmış klasik bir aşk hikayesi ve Plummer'ın şahane oyunculuğu Beginners'ı sarıp sarmalıyor. 

Filmden fazlasıyla bahsettim zaten. Keyifle izlenebilecek filmlerden birisi daha. En azından sizi yormuyor. Senaryo ve filmin gidişatı açısından iyi bir film olduğunu düşünüyorum. Film müzikleri de bir o kadar keyifli.  An itibariyle imdb puanı 7.2 ve ve benim de puanım bu olur filme. Mélanie Laurent filme güzelliğiyle hoş bir hava katıyor. Fazlasıyla erkek dolu bir film zira. Son olarak köpek Arthur'a (gerçek adı Cosmo'ymuş) da övgülerimi sunayım. Arthur figüranı olmadan film boyunca bizlerle ve iyi bir oyunculuk çıkarmış. Köpek deyip geçmemek gerek.

Keyifle izlemeniz dileğiyle.