25 Ekim 2009 Pazar

Disko Kralı-2

Bugün çok mu oldum acaba. Bilmiyorum. Okan çok kötü başaldı bence. Fatih Ürek gibi bir adama "kendinizi proleteryaya mı yoksa burjuvaziye mi yakın görüyorsunuz?" diye sordu. Çok fena. Kendini Proleteryaya yakın görüyormuş. Ayıp. Sorsan prolerya nedir? Kimdir? bilir misin sen yahu. Ayıp. Burjuva özentisi birini, proleteryaya yakın görmemizi nasıl beklersiniz, Okan bey. Olmadı yahu. Siz kendinizi ne tarafa yakın görüyorsunuz. Ben söyleyeyim. Burjuvaziye. Bilirsiniz, ne beterdir burjuvazi ama eminim ki umrunuzda da değil. Yapmacık tavırlarınızı bırakınız Okan bey. Fatih Ürek kim ki proleteryaya yakın görsün kendini. Emekçi sınıfın çıkarına ne yapmıştır da yakın görebiliyor bu şahıs kendini. Çok ayıp Okan bey çok ayıp. Zaten siz ki hala Krallık döneminde yaşıyorsunuz, siz olsa olsa kendinizi burjuvaya yakın görürsünüz. Ahh! Ahh! Herşey anlamını kaybetmiş. İçini boşaltmaya çalışıyorlar. Sıradanlaştırıyorlar. Bu kadar kolay mıdır ? İşçi sınıfısını sindirmek. Üzerlerine basarak yükseldiğiniz o sınıf sizi birgün alaşağı edecektir. Sessiz yığınların gücünü birgün göreceksiniz.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Altan Bal'ı gördüm

Öğleden sonra Melike ile buluşup bugün açılışı yapılacak olan, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi'nin açılış kokteyline gittik. Açılış kokteyli de ne garip şeymiş. Etrafta dolaşan garsonlar, meyva suyu, şarap, yiyecek falan dağıtıyorlar. Ufak bir yer, bir bahçesi var, 3 katlı girişte ve 2. katta fotoğraflar vardı. Fotoğrafların konusu Arabeskti. Fotoğraflara baktık önce. İlgi çekici fotoğraflar olduğu gibi, gereksiz gelen fotoğraflarda vardı bana göre. Tabi olay estetik değil, içerik bazlı olduğu için laf etmiyorum. Sonra birini gördüm. Tanıdığımı sanıyorum ama bir türlü emin olamıyorum, içimden "o, evet o" diyorum. Birisi "Altan geldi mi?" dedi. Doğru tahmin etmiştim. O kişi Altan Bal'dı. Geçen sene Samsun'daki atölyede kendisinden des aldığım kişi. İçimden konuşsam mı?, konuşmasam mı? dedim sürekli. Konuşmadım. İki tane de şarap içtim. Ohh mis! Neyse bugün böyle geçti işte. Altan Bal'ı görmek garipti doğrusu. O açmış orayı bir kaç kişiyle. Falan filan. Hadi yeter bu kadar.

Hoşça kal.

Magazin Gazetecileri, halkın afyonudur...

Bir hafta, on gün önce bar çıkışı önünü saran "magazin gazetecilerinden" kurtulmaya çalışırken biraz da içkinin etkisiyle kendini kontrol edememesinin de sayesinde Timuçin Esen'in nasıl hem gazeteciler tarafından tacize uğradığını, hem de polis tarafından tartaklandığını gördük. Bir de bu "magazin gazetecileri" pişmiş kelle misali sırıtarak Timuçin Esen'in onlara nasıl saldırdığını, gömleklerini nasıl yırttıklarını anlatıyorlar. Tabii ki bütün bu işi yapan insanları aynı şeyle suçlamak doğru olmayacaktır ve hatta bunu yapan insanları bile suçlayamayabiliriz. Bunun sebeplerinden biriside hızlı haber isteyen gazetelerin genel yayın yönetmenleri, patronları v.s. dir. Traj için, reklam için yapamayacakları şey yoktur bu "para babalarının", işte bu magazin basını adını alan ve onların uşaklığını yapan bu tip "basın kılıklı kişiler" de insanların özel yaşamlarına istedikleri gibi müdahale edebileceklerini, onların izinleri olmadan onları istedikleri gibi taciz ve rahatsız edebileceklerini sanıyorlar. Tabii yargı organlarımız, 301. madde gibi bir maddeye sıkışıp bir çok fikir adamını içeri tıkarken, insanların beyinlerini uyuşturan haberleri yapan bu "basın kılıklı kişilere" dokunamıyorda, dokunamıyor. Timuçin Esen olayında, onun yanında yer alan sanatçı dostları geçen günlerde Hürriyet Gazetesinde bir kınama yazısı yayınlamış. Bunun üzerine Magazin Gazetecileri Derneği'de bütün "magazin gazetecilerini" zan altında bıraktıkları için suç duyurusunda bulunmuş bunun altında imzası olan 55 kişi hakkında. Benim Annem Bir Melek dizisi oyuncularından Dolunay Soysert'te bu ilanda imzası bulananlardan birisiymiş. Dizinin yeni bölümleri Star Tv de yayınlanacak ve bunun tanıtımı için de basın çağırılmış tam bir toplu fotoğraf alınacakken, gazeteci tayfası rezilliklerini ortaya koyarak şunu yapıyorlar, sizi fotoğrafta görmek istemiyoruz. Dolunay Soysert çıkıyor hemen oradan, ardından Ali Erkazan ve Ali Sunal'da çıkıyor kadrajdan. Oya Başar olayları sakinleştirmek için orada kalıyor, siz de haklısınız çocuklar fakat biraz etik olalım gibisinden şeyler söylüyor, arayı bulmaya çalışıyor. Çok kurnaz ama bence yol arkadaşlarını yarı-yolda bırakmıştır. Keşke magazin gazetecileri derneği ve bu işin yapan insanlar olmasada daha sağlıklı, daha eğitimli, kendini bilen insanlar yetişebilse, resmen insanları uyutuyorsunuz. Marx, "din halkın afyonudur" demiş ya, artık sizlersiniz halkın afyonu, insanları uyuşturmayın. Defolun lan!

hoşça kalın.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Medya Kralı

Medya Kralı var şuan. Düne oranla daha kaliteli konuklar var. Yekta Kopan iyi ama gerçekten çok meymenetsiz biri. Emek sinemasında karşılaşmıştım bir kere, onlarca filme bilet alıp çıkmıştı. İF içindi sanırım. Neyse. Gerçekten Disko Kralı çok zevksiz, niteliksiz olduğunu bugünkü Medya Kralı performansıyla kanıtlıyor.

*

Bu arada twitter adlı siteyi keşfetmeye başladım. Gerçekten değişik bir site. Bir çok insanın, hayranı olduklarınızda dahil ne yaptıklarına, fikirlerine ulaşabiliyorsunuz. 140 karakterlik bir yazı alanına "ne yapıyorsunuz" sorusunun karşılığı olarak bir yazı yazıyorunuz. Tabii illa ki bunu karşılayacak bir cevap olması gerekmiyor. Garip bir site. Oray Eğin'in bloguna ulaştım buradan. Bu adamı sever miyim derseniz, bilmiyorum. O da beni sevmiyordur nasılsa. Arada okurum seversem yine okurum sevmezsem bir daha ki araya kadar beklerim. Ne zamandır okumamıştım. Şuan medya kralında kendisi ve oradan canlı fotolarla en azından bana kendisi olduğunu kanıtlamış oldu. Sertap Erener, Burcu Esmersoy falan var. Aslında var oğlu var. Keşfedilecek bir yer. Sevdim. Hiç bir kişisel bağlantı yok. Sadece fikir, aklına gelen bir şey v.s. gibi şeyleri yadığınız bir yer. Yararlı link paylaşımı falan da olabilir işte. Neyse yeter bu kadar Medya Kralı'nı beğendik. Bu kalitede gitsin en azından. Öperim.

Hoşça kal.

18 Ekim 2009 Pazar

Disko Kralı




Disko Kralı başladı yine. Artık bu adamın programlarını pek sevmiyorum doğrusu. Hani tamamı olmasa da çoğu kısmı sıkıcı ve ızdırap dolu geçiyor benim için. Okan Bayülgen programına niteliksiz ve çok insanı çağırarak bence yavaşlatıyor. Şuan bakıyorum da iki tane salak kız var programda. Kimsenin ilgisini çekmeyen, facebookta komiklik olsun diye bile izlenmeyecek kalite de hareketlere sahipler. Kimse paylaşmaz bunları yahu. Hee bak Hayko Cepkin çıktı, hayko iyidir. Hani Hayko'yu ne kadar bilirsin dersen hiç, o da ilgimi çekmez müzik tarzıyla ama iyidir. Bunu diyebilirim. Ayrıca bu Melis Birkan'da baya ünlü oldu üzülüyorum, iyi hoşta o kadar iyi bir oyuncu mu? Bence değil. Issız Adam'daki rolüyle baya yapmacıktı ama tuttu işte Çağan Irmak'ın hatrına. Burada var bişiler yazmışız zamanında. (http://icimizdekiisik.blogspot.com/2009/01/filmden.html)



Neyse biraz az konuk ve nitelik ile bu program daha güzel olacaktır. Şimdi bir de kızsız adam'ın yönetmenini programa dahil etmişler. Farklı bir şey. Biraz Gürgen Öz yaratmaya çalışılıyor sanırım. Hep aynı deneyler. En farklı şeyleri Okan denese de kendini tekrardan alamıyor bazen. Biraz kafam da karışık yazdım işte. Sıkıyor bu program beni. İzliyoruz yine de.


Hoşça kal.


16 Ekim 2009 Cuma

Yıllık

IV. sınıf öğrencisiyim. Okulum bitiyor. Bir okul hayatım daha sona eriyor. Mimar Sinan da Sosyoloji okumak sanırım hayatımın şu ana kadar ki en önemli ve değerli kısmı. Burada edindiğim arkadaşlıklar, dostluklar, öğrendiklerim, yaşadıklarım v.s. her biri çok değerli benim için. Açıkçası çoğu kişi istemese de ben Yükseklisans eğitimimide burada tamamlamak istiyorum. Buranın havasını, hayatını her şeyine rağmen seviyorum. Okulun bitmesinden dolayı, okuldaki arkadaşlara bir yıllık hazırlama düşüncesi içerisindeyim. Şu dört yıl nasıl geçtinin kısa bir özeti belkide. Bize ait, bizi anlatan bir şey yapma düşüncesi. Lisedeki yıllığımı almamış bir insan olarak bu sefer taşın altına kendim elimi koymaya karar verdim. Artık on kişi yirmi kişi kim isterse onlara hazrılayacağım. İşte böyle bu geldi aklıma, yazdım. Öperim.

Hoşça kal.

11 Ekim 2009 Pazar

Bir G.zekalının Görüşleri; Y.B.


Polis daha sert olmalıydı!
HABERTÜRK ekranlarında Taksim’de yaşananları birçok noktadan sizlere aktardık. Bu görüntüler içinde en çok dikkat çekeni, “İstiklal Caddesi’nde camları kıran” göstericiler ve onlara müdahale eden vatandaşlardı. Camları kırdılar, vitrinleri parçaladılar, IMF protestosu görüntüsü altında IMF’nin en çok belini büktüğü vatandaşlara zarar verdiler. Amaç, Türkiye’nin “kanını emen” IMF politikalarına tepki göstermekti, olaylar IMF’nin yapamadığı “tahribata” döndü!Bu noktada başlığa dönmek ve ilk okuduğunuzda aklınızda kalan “Neden daha sert, zaten çok sert” sorusuna değinmek istiyorum.Sevgili dostlar, her Türk vatandaşının IMF’yi, belini büken yerel ve küresel ekonomi politikalarını, protesto etmeye, karşı koymaya, eylem yapmaya hakkı vardır. Bunu yapması da gerekir. Örgütlenmiş toplum kavramının da, demokrasi anlayışımızın da gelişmesi buna bağlıdır. Ancak bunu yapanların “diğerlerine” zarar vermeye, özellikle zar zor kazandıklarını yok etmeye asla hakkı olamaz.Bu gerçekten yola çıkınca sonuç net: IMF’yi protesto etmeyi, Taksim’deki dükkânın sahibini de “kapitalist” olarak görüp, ona düşman olmakla özdeşleştirenler “gerçek bir sistem sorgulayıcısı, eylemci” olamazlar. Kendisi gibi “sistemin mağduru” olanları “geçici düşmanlar olarak” algılayıp saldıranlar, olsa olsa “terörist” olabilirler. Amaç veya yola çıkma motifi farklı olmasına rağmen sonuç terörle biterse, bunlara karşı yapılacak her türlü “fiziki müdahale” haklı ve zorunlu hale gelir.Sevgili dostlar, sistemi eleştirmeyi, daha iyiye çekmek adına sorgulamayı, eylem yapmayı, diğerlerini uyandırmayı denemeyi sonuna kadar anlar ve desteklerim. Asla anlayamayacağım; bunları yaparken “ana yapıya yönelmesi gereken fikir ve eylemlerin” terör haline dönüşmesi ve sistemin mağdurlarını vurmasıdır. Dinamik teröre dönünce asla “hoş görülemez” ve aynı sertlikle cevap bulması gerekir. İşte bu yüzden dün İstiklal’de polis daha sert olmalı ve olayları olmadan durdurabilmeliydi.


Yiğit Bulut




Bu arkadaş Taksim'deki eylemleri ve eylemcileri "terörist" olarak nitelendirmiş. Artık bu söz herkesin herkese dediği bayağı bir söze dönüştü. Taksim'de ki gösterilerde olan arkadaşlarım, olayların çıkış sebebinin ne olduğunu kendileri bile tam olarak bilmiyorlardı aslında. Tabi bilmiyorlardı dememe bakmayın siz.Olayların asıl sebebi İMF'yi protesto etmelerine ve bunun sadece sözlü bir şekilde ifade bulmasına izin vermeyen polisin Biber Gazları, Coplar, Silahları dersek hata etmiş olmayız. Kapitalist bir ülkede hele de sosyalist bir solcuysanız ayvayı yemişsiniz demektir. Hemen damgayı basıverirler. "PKK'lı bunlar" "Teröristler" bu sözler iyice sakız olmaya başladı. Olayların olduğu sırada bende ders çıkışı Taksim'deydim. Özerle beraber gittik. İstiklal'in girişinden Cihangir'e doğru olan yolda bir sürü bankanın camları kırılmış, harap olmuştu. Fakat bu arkadaşın dediği gibi bir tane bile camı kırılmış bir bakkal, pastane v.b. görmedim. Başka yerlerde bu olmuş mudur bilemem doğrusu. Ve eminim ki olmuşsa da kasten olmadığıdır. Çünkü eylemin amacına ters düşecek şeyleri yapacak düzeyde insanların bir araya geldiği bir eylem değildi bu eylemler. Yiğit Bulut kendisini sitesinde Türkiye'nin genç fikir adamı ve aydını olarak tanımlamış. Ben buna bir özellik daha ekliyorum; G.zekalılık. Kendisi kanal kanal gezip, bir ekonomist olarak emperyalist politikaları savunduğu için aslında bu olaylara "terörist eylem" demesini de mazur görmek gerekir. Lütfen Y.B. git kendin gibilerle konuş sen, işine geldiği gibi herşeye laf söyleme. İlerizekanı! başka işler için harca. Emperyalizmin kucağında olan bir ülkeyi, kurtarmak için bir araya gelen insanları hem "terörist" olarak nitendirip hem de uygulanan polis şiddetinin dahada fazla olması gerektiğini söylemek faşizanlıktan başka bir şey değildir. Siz de büyük bir FAŞİSTSİNİZ Y.B. Lütfen defolun.


Hoşça kal.


8 Ekim 2009 Perşembe

Nerelisin ?

Kendimin İstanbullu olduğunu iddia ediyorum. Fakat insanlar genel olarak buna karşı çıkıyorlar. Öğretilmiş erkek egemen toplum fikrinin dışına çıkamıyoruz. Çıkmak da istemiyoruz sanırım. 8 yaşıma kadar İstanbuldaydım. Ondan sonra Şarköy'e taşındık. 14 yaşıma kadar orada okudum. Ondan sonra lise hayatım başladı. 1 sene Malkara'da 3 sene de Tekirdağ'da okudum. 18 yaşıma geldiğimde ve hatta geçtiğim de, İstanbul'da Mimar Sinan G.S.Ü.'ye geldim. Son 3 senedir doğduğum ve 8 yaşıma kadar büyüdüğüm yerdeyim. Lise hayatım boyunca bir tek okul ile yapılan üniversite gezisini saymazsak hiç İstanbul'a gelmedim. Aslında gelebilirdim ama böyle bir söz vermiştim kendime. Lise bitene kadar gitmek yok diye.

Genelde yeni insanlarla tanıştığınızda, muhabbetinizin bir sonraki aşamaya geçmesi için, yaş, okul, iş, memleket hakkında karşılıklı bilgi alınır. Ben bu sorulardan "nerelisin" kısmına gelindiğinde hep garip bir duruma düşüyorum nedense. "İstanbul'da doğdum ama Şarköy'de, Tekirdağ'ın ilçesi orada büyüdüm. 8 yaşımdayken taşındık." Falan diyorum. Bazen bunun üzerine babamın nereli olduğu mevzusu ortaya çıkıyor. Babam İstanbul'da doğmuş büyümüş. Çocukluğu, gençliği hayatının büyük bölümü İstanbul'da geçmiş. Dedem ve babanem Giresun'da doğmuşlar fakat ufak yaşlarda İstanbul'a gelmişler. Dedem ve babanemin Giresunlu olduklarını söyleyebilirim. Evde sürekli Karadeniz yöresine ait yemekler olur. Hadi babamı da Giresunlu diyelim, orada doğup büyümediği, oranın suyunu içmediği halde. Ama ben, ama ben neden Giresunlu oluyorum ki. bu en başta Giresun'da doğmuş, büyümüş ve hatta orada ölmüşlere saygısızlık değil midir? Yok kardeşim ben Giresunlu değilim. Yani bu işin kaç kuşak sürdüğünüde halen kestirebilmiş değilim. Babamın memleteinden miyim, yoksa dedemin mi? Yoksa daha da gerilere gitmekte midir bu iş bilmiyorum. BEn İstanbulluyum. Haa! İstanbullu deyince de garip bir şey var tabi, sanki İstanbul'un en eski ailelerindenmişiz gibi oluyor. O yüzden kendimi Şarköylü gibi de hissetmekteyim. Yaşadığım, büyüdüğüm yerleri benimsiyorum. Hiç gitmediğim, görmediğim bir şehrin insanı olmamı bekliyor benden bu başka insanlar. Tamam anladık kardeşim de kadınlar bile bu kadar erkek egemen bir durumu sahipleniyorlar ya, bana çok garip geliyor. AFM' de işte çalışırken şeflerden biriyle bu konuda konuşmuştuk. Kendisi hiç Konya'ya gitmediği halde Konyalı olduğunu iddia etmişti. (belki Konya olmayabilir ama çok da önemli değil) Bu arada şef dediğimede bakmayın benimle yaşıt kendisi. Ona bir kadın olarak bu erkek üstünlüğünü çok kolay bir şekilde kabul ettiğini ve bu yüzden de ezildiğini anlatmaya çalıştım. Ben ezilmiyorum dedi bana. Halbuki bu kadar tekil bir düşüncede olmasına da şaşırmamam gerekirdi, ben tüm kadınlardan bahsetmek istediğimi ona söylediğim de. Tamam o zaman dedi. Bütün kadınlar buna karşı çıkabilseydi sen de buna dahil belki bu erkek egemen düzeni daha adil, daha eşitlikçi bir düzeye getirebilirdik demeye çalıştım kendisine. Tabi o bunu anlayamayacak kadar her şeyi kabul etmişti ve bunun bir işe yaramayacağını düşünüyordu.

Neyse çok yazdım ettim. Bu "nerelisin" muhabbeti ve sorusu, çok karmaşık gelmekte bana. Hiç gidip, görmediğin bir yerin insanı olmak ne garip. Kendini nereli hissettiğin, seninle alaklı bir şey olmalı aslında. Ben böyle düşünüyorum. Şimdilik bu kadar. Bunu yazacaktım geçenlerde şimdi oldu.

Hoşça kal.

6 Ekim 2009 Salı

Not

Aklıma bişi gelmişti yazacaktım. sonra unuttum. ve şuan yine hatırladım. "nereliyim" başlıklı bir yazı olacaktı. sanırım daha sonra yazacağım. burayı bir not defteri gibi kullanayım şimdilik.

Hoşça kal.

2 Ekim 2009 Cuma

Toplum Destekli Polislik ve “Disiplin”

Kimlik, Beden, İktidar dersi için yazdığım bir yazıydı. Paylaşmak istedim.


Toplum Destekli Polislik ve “Disiplin”




“İşte XVII. yüzyılın sonuna ait bir yönetmeliğe göre, bir kentte veba salgını çıktığında alınması gereken tedbirler.
Önce tabii ki katı bir mekansal çerçeveleme: kentin ve “mücavir alanın” kapatılması, buradan dışarı çıkmanın yasaklanması- aksine davranışlar ölümle cezalandırılır- başı boş hayvanların hepsinin öldürülmesi; kentin, her birinin başına yetkili bir eminin getirildiği ayrı mahallelere bölünmesi. Her cadde bir temsilcinin yönetimine verilmektedir; o da burayı gözetim altında tutmaktadır; eğer buradan ayrılırsa öldürülür. (...)
Teftiş süreklidir. Bakışlar her yerde uyanıktır: “İyi subayların ve varlıklı kişilerin komutasında büyüyecek bir milis birliği” kapılarda, belediye konağında ve bütün mahallelerde, fazla aceleci olmayan halkı itaatkâr kılmak ve yöneticilerin otoritelerini daha mutlak hale getirmek ve aynı zamanda “her tür düzensizliği, hırsızlığı ve yağmayı gözetim altında tutmak” üzere muhafız birlikleri vardır.” [1]

“Polis ile halk arasında ilişkiyi güçlendiren, toplumda ortaya çıkan problemlerin altında yatan sebepleri bulmaya çalışarak suçla etkin bir mücadele sağlayan ve bütün bunların neticesinde de sosyal alandaki hayat kalitesini artıran polislik anlayışı olarak değerlendirilen Toplum Destekli Polislikle suç oranlarında önemli düşüşler yaşanması bekleniyor.
Toplum Destekli Polislik (TPD) uygulaması kapsamında, 10 bin nüfuslu bir mahalleye bir polis görevlendirilecek. Polisler gerekirse görev aldığı mahalleye yerleşecek, halkla iç içe olacak, görev yerinde uzun süre kalacak. Evleri tek tek gezecek polisler, vatandaşları suç ve suçlular konusunda uyaracak, onların istek ve şikâyetlerini dinleyecek. Emniyet ile halk arasında köprü olacak. Polisler, mahallelinin ‘’bizden biri’’ gözüyle bakacağı bir kişi konumuna gelecek. Mahallelerdeki izbe köşelerin düzenlenmesi ve aydınlatılması için de belediyelere teklifler sunacak.”
Yazıma iki farklı alıntıyla başlamak istedim. İlk alıntı Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu kitabından; diğeri ise 2003 yılında AB-Türkiye Mali İşbirliği kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü'nce yürütülen ve Şubat 2005 de Türkiye'de onaylanan Toplum Destekli Polislik uygulaması kapsamınca web sitelerinde yayınlanan yazılardan bir kısmı. İki uygulama arasındaki farklar üç yüzyıl geçmesine rağmen birçok benzerlik göstermekte. Açıkça söylenmese de amaç toplumu “gözetlemek” ve iktidarın kollarını her bireyin kendi üzerinde hissetmesini sağlamak. Evlerin içine kadar giren uygulama. Günümüz teknolojilerinin gelişmişlik düzeyini de göz önüne alırsak, bilgi edinmek, bilgileri depolamak ve onlara kolayca ulaşmak açısından çok kolay.Bir tıklamayla insan hakkında en detaylı bilgiye ulaşmak mümkün hale gelmiş durumda. Elbette bunun yanında nüfusun giderek artması bilgi edinme süreçlerini de etkiliyor ve bu yolda aksaklıkların çıkmasına neden oluyor. Nüfusun kontrol altına alınması, bilgi edinmek için gereklilik haline gelmiş durumda.
Foucault kitapta Jeremy Bentham'in fikrini ortaya attığı panopticon uygulamasından bahsediyor. Panopticon, görülmeden insanları gözetim altında tutmayı sağlayan bir sistemi ifade ediyor. Vebalı kentte uygulanan gözetleme bir şiddet unsurunu içinde barındırırken, panopticon şiddetsiz bir disiplini sağlayabilmeyi amaçlamıştı. “Öylesine ki mahkûmu iyi davranmaya, deliyi sakin olmaya, işçiyi çalışmaya, okul çocuğunu özenli olmaya, hastayı tedaviye uymaya zorlamak için güç kullanmaya gerek kalmamaktadır.” [2]
Panopticon her ne kadar hayali bir uygulama gibi görünse de kendini yenileyerek sürekli “ölü bir ruh” gibi kendisini görünür kılabiliyor. Panopticon da gözetleme işini yapan kimse de her an kendisinin bir üstündeki tarafından gözetlenebilir; işini düzgün bir şekilde yapıp yapmadığı denetlenebilir.
TDP uygulaması da en küçüğünden en büyüğüne bir yetkiler ağıyla, insanları gözetleme, denetleme ve bir şekilde ıslah etmenin bir başka çeşididir. İnsanlar polisin olduğunu bilerek kendisini denetleyecek. Polis mahallede olup bitenden haberdar olacak, edindiği bilgileri merkeze aktaracak. Amirleri onun işini yapıp yapmadığını denetleyecek, amirler de onu denetleyerek işini yapmış olacak ve sonuç olarak tüm bu edinilen bilgiler ve bunun ışığında sağlanan disiplin; iktidarın otoritesini arttıracaktır.
Foucault, Hapishanenin Doğuşu'nda; “ “disiplin” ne bir kurumla ne de bir aygıtla özdeşleşebilir: o bir iktidar tipi, iktidarı icra etmenin bir tarzı olup koskoca bir aletler, teknikler, usuller, uygulama düzeyleri, hedefler bütünü içermektedir; o bir iktidar “fiziği” veya “anatomisi”dir, o bir teknolojidir.”[3] ifadelerine yer verir. Burada hapishanelerin dışında disiplinin uygulandığı hastahaneler, okullar, atölyelerden söz eder. Son olarak da disiplinin toplum düzeyinde uygulanabilir olmasını polis aracılığıyla olduğunu söyler. Polis varlığıyla bir disiplin unsurudur. Polis’in varlığı veya bunun hissi bile insanların kendilerini denetlemelerini sağlamaktadır.
TDP uygulaması “suçu” daha ortaya çıkmadan ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Türkiye'de polise verilen yetkiler sayesinde; polisin herkese suçlu olarak muamele etmesi yasallık kazanmış durumdadır. Bu uygulama sayesinde evlerimize “bizden biri” gibi girmelerine de olanak sağlanmış oluyor. Şüpheli gördükleri evlere girecekler, böylece kamu düzenini sağlayacaklar. Zaten herkese kimlik sorma, insanlara “orantılı güç” kullanma gibi haklara sahipler. Polis iktidarın bir aracı olarak günden güne yasalarla güç kazanmakta, toplum üzerinde bunları eyleme geçirmektedir.
Bugün durumu üniversite mezunu polisler, eğitimli polisler, gibi söylemlerle kurtarma çabaları var, fakat daha on beş yaşındaki bir çocuğun polis kurşunuyla öldürülmesinin sorumluluğunu kimse üzerine alamıyor. Polis işkencesine maruz kalarak ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İstanbul Emniyet Müdürü polis işkencesi olmadığını söylediği gün, polis kameraları işkence görüntülerini ortaya çıkarıyor. Adaletten sorumlu devlet bakanı işkence için özür dilemek zorunda kalıyor. İktidar kendi gözetleme araçlarıyla gözetlenir hale geliyor. Burada şöyle bir soru sorulabilir; bu durum da iktidar için bir disiplin söz konusu mudur?
Disiplin yaratıcısı iktidar, kendi eylemlerinde tutarsız ve disipline aykırı davrandığı zaman bunun tekrarının olmayacağının garantisini kesinlikle veremiyor. Eğer iktidar dediğimiz şey bir kişi iktidarı olsaydı, sorumuzu olumlayabilirdik. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, iktidar sahibi olan kişi veya kişilerin iktidardan uzaklaşmaları, iktidarın işlerliğini değiştirmeyecektir. İktidar o sarsılamaz boyutuyla varlığını aynı şiddetiyle devam ettirmeye devam edecektir. İktidar kendisini disipline etmek yerine, kendisini disipline edecek olan kurumları disipline etmeye çalışır.
İktidar bütün bir sistemin işleyişini belirten kendini yenileyerek güçlenen bir mekanizmayı ifade ediyor. Varlığını ulaşabildiği en ücra köşeler dahil bir “Disiplin” sayesinde sürdürüyor. Disiplin nüfusun artmasıyla kullanılabilirlik açısından daha da önemli hale geliyor. Disiplin sayesinde sağlanan nüfus kontrolü, ekonomik bir boyut da kazanıyor. Foucault bunu Hapisanenin Doğuşu'nda daha net bir biçimde açıklamış; “ İnsan birikimi ve sermaye birikimi gibi iki süreç, fiili durumda birbirinden ayrılmaz niteliktedir; eğer hem insanları besleyecek hem de onlardan yararlanacak bir üretim aygıtının gelişmesi olmasaydı, insanların birikimi sorununu çözmek mümkün olamazdı. (...) Disiplinin, bedeni gücün en düşük maliyetle “siyasal güç” olarak küçültüldüğü ve yararlı güç olarak maksimuma çıkartıldığı üniter teknik süreç olduğunu bildirelim”[4]Burada iktidarın topluma, sizin düşünmenize gerek yok, siz sadece dediklerimizi yapın, dediğini fark etmeliyiz.
Her mahallede bir polis uygulaması, eskiden bizden olmayan polisleri “bizden biri” haline getirecek ve bu sayede toplumsal disiplin halk-polis işbirliğiyle demokrasi yoluyla sağlanmış olacak. İnsanlar polisin varlığından emin bir şekilde işlerine güçlerine gidecekler, çalışma alanlarında işlerini daha güvenli bir şekilde yapacaklar. Üretim de bir refah oluşacak, toplumda suç işlemeye yatkın kişiler her an polis tarafından gözetlendikleri düşüncesiyle suçtan uzaklaşacaklar. Böylece ne suç ne de suçlu olacak. Biz de polis kurşunuyla, tekmesiyle ölen, yaralanan, komaya giren insanlardan birisi olmak içi sıramızı bekleyeceğiz.

Kaynakça
(1) Foucault, Michel (2006) Hapishanenin Doğuşu, İstanbul: İmge Kitabevi
(2)
http://www.asayis.pol.tr


Dip Not
1 Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, sf. 289, İmge Kitabevi, Ekim 2006
2 M.Foucault, Hapishanenin Doğuşu, sf. 299, İmge Kitabevi, Ekim 2006
3 a.g.e. sf. 316
4 a.g.e. sf. 324

Şiddeti Olumlayan Bir Kahraman

Toplum ve Sinema dersi için ödev olarak yazdığım bir yazıydı. Paylaşmak istedim.





Şiddeti Olumlayan Bir Kahraman

GİRİŞ

V for Vendetta filminde olaylar geleceğin totaliter[1] İngiltere’sinde geçmektedir. 2005 yapmı bir film olan V for Vendetta 2006 yılının Mart’ında gösterime girmiştir. V for Vendetta, Alan Moore'un yazıp David Lloyd'un çizdiği aynı adlı çizgi romandan (V for Vendetta) beyaz perdeye uyarlanmıştır ve filmin başrollerini Hugo Weaving ( V) ve Natalie Portman (Evey Hammond) paylaşmaktadır.

Film, İngiliz tarihine Barut Komplosu[2] olarak geçen, Guy Fawkes’ın 1605 yılının 5 Kasım’ındaki Parlemento Binasını havaya uçurma girişimi sırasında yakalanması ve ardından idam edilmesiyle başlar. Guy Fawkes, bu olaydan ötürü İngiltere’de “vatan haini” ilan edilmiştir. İngiltere’de insanlar her 5 kasımda bu “vatan haini”nin yakalanıp cezalandırılmasını şenliklerle kutlarlar.
ŞİDDETİN GÖRÜNÜMÜ

İngiltere’de baskı yönetimi hüküm sürmektedir ve gece 23.00’den sonra sokağa çıkma yasağı vardır. Evey bu yasağa rağmen sokağa çıkmış ve Kolculara yakalanmıştır. Kolcular, Evey’in evine gitmesine izin vermezler ve onun kendileriyle birlikte olmasını isterler. Evey bunu kabul etmez fakat Kolcular Evey’in üzerine yürürler ve ona saldırırlar. Kolcular orada şiddet yoluyla bir egemenlik alanı oluştururlar ve buna karşı çıkabilecek kimse yoktur. Şiddet onların kullanabileceği meşru bir araçtır. Kolcular orada hem yasa-koruyucu olarak bulunurlarken, bir yandan da yasa-koyucu olarak vardırlar. Kolcular Evey’e bir teklifte bulunurlar yani onla bir uzlaşma arayışı içindedirler fakat buna yinede her ne yolla olursa olsun ulaşmak istemektedirler.
Walter Benjamin “Şiddetin Eleştirisi” makalesinde şöyle der;
Bu iki şiddet biçimi, modern devletin bir başka kurumunda, ölüm cezasında olduğundan çok daha doğa dışı bir bileşke, bir tür hayali karışım oluşturacak biçimde bir arada bulunur: polisten söz ediyorum. Doğru, bu yasal amaçlara hizmet eden şiddettir. (uzlaşma hakkını içerir), ama aynı zamanda geniş sınırlar içinde bu amaçların hangi amaçlar olduğuna kendi başına karar verme yetkisine sahiptir (hüküm verme kararını içerir).
... Eğer yasakoyucu şiddet zafer aracılığıyla değerini kanıtlamak zorundaysa, yasakoruyucu şiddet de tek başına yeni amaçlar koyamayacağına ilişkin bir sınırlamaya tabidir. Polis şiddeti her iki koşuldan da azat edilmiştir. Yasakoyucudur, çünkü karakteristik işlevi yasaların beyanı değil tüm hükümler için yasal hak iddiasında bulunmadır, aynı zamanda yasakoruyucudur, çünkü bu amaçların hizmetindedir. ... Böylece polis, herhangi bir hukuksal durumun söz konusu olmadığı sayısız olayda, “güvenlik nedeniyle” kendi başına müdahalelerde bulunur... [3]

Burada Benjamin polisten bahsederken, filmde kolcular (polis görevi gören) onların rolünü üstlenmişlerdir. Diktatör rejiminin kolcuları, sokaklarda onu temsil etmektedirler. Onlar bilirler ki kimse yaptıklarından ötürü onlardan hesap sormayacaktır. Onlarda dilediklerini yaparlar, yani bir nevi yasakoyarlar.

Bu sırada kahramanımız V olay yerine çıkagelir. Usta bir dövüşçü olan V üç kolcuyuda yere serer. Bunu yaparak suç işlemiş, egemene ve yasalara karşı gelmiştir. O, o andan itibaren iktidarın gözünde bir suçludur. İktidara karşı şiddet kullanmıştır. Egemen için şiddetin uygulanmasında sorun yoktur, kolcular egemen adına şiddete başvurduklarında bu egemen hukukun şiddeti olduğundan sorun yoktur. Benjamin hukuk dışı şiddet hakında şunları söyler: “... şiddet, hukukun elinde olmadığı sürece, hizmet ettiği yasadışı amaçlar dolayısıyla değil, bizatihi hukukun dışında var olması dolayısıyla, hukuka karşı bir tehdit oluşturur. Şiddetle savunulabilir bi görüştür bu, insan “büyük” bir suçlunun, amaçları ne kadar sapkın olursa olsun, nasıl da sıklıkla, halk arasında gizli bir hayranlık yarattığını düşünmeden edemiyor.”[4] İktidar şiddeti kontrol edemediğinde, yani yasakoruyucu işlevini yerine getiremediğinde, şiddetin yasakoyucu işlevi onu alaşağı eder. “Bu şiddet Büyük Suçlu’da, hukukun karşısına, yeni bir hukuk ilan etme tehdidiyle çıkar, kayda değer örneklerde, tıpkı ilkel çağlarda olduğu gibi, toplumun gözünü korkutabilir. Dışsal güçler onu savaşma hakkı vermeye zorladığı sürece, şiddetin yasakoyucu niteliğini onaylamaktan başka çaresi kalmayan devletse, şiddetten yalnızca bu yasakoyucu niteliği yüzünden ürker.” (Benjamin, Şiddetin Eleştirisi, sf. 108).

V, Evey ile tanıştıktan sonra ona birşey göstermek istediğini söyler ve onu bir binanın tepesine çıkartır. Saatler artık 5 Kasım’ı göstermektedir ve V, Çaykovski'nin 1812 Uvertürü eşliğinde Londra Ağır Ceza Mahkemesini havai fişeklerle beraber patlatır. Şehri bir müzik sarmıştır. İnsanlar sokağa çıkma yasağına aldırış etmeden dışarı fırlamışlardır. V 1605 yılında Guy Fawkes’ın yapmak istediği işi, halkı zorbalıktan kurtarıp, onları özgürlüğe kavuşturacak birşeyler yapmak adına başlangıç olarak bu binayı havaya uçurmuştur. V kimdir? Bir terörist, bir vatan hanini mi yoksa bir özgürlük savaşçısı mıdır? O gün, ülkedeki bütün televizyon kanallarına aynı yayını vererek halka bir konuşma yapar. Binayı kendisinin havaya uçurduğunu, 400 yıldan fazla bir zaman önce Guy Fawkes’ın özgürlük, eşitlik adına yapmak istediği şeyleri hatırlatmaya geldiğini ve bir daha ki 5 Kasım’da Parlamento Binası’nı havaya uçuracağı sırada halkı bu baskıcı, diktatör rejime karşı arkasında durmaya çağırır.

OLAĞANÜSTÜHALİN PENÇESİNDE BİR ÜLKE

Ülkede sanki sürekli bir olağanüstü hal hüküm sürmektedir. Herşey devlet tarafından kontrol altındadır. İnsanların özgürce düşünebildiği, fikirlerini söyleyebildiği bir ortam yoktur. Başbakan Adam Sutler (John Hurt) bütün ülkeyi ele geçirmiş bir hükümdar/egemendir. Carl Schmitt egemene dair şunları söyler: “ Egemen, olağanüstü hale karar verendir. ... olağanüstü halde hukuk devleti anlayışına uygun bir yetkiye yer yoktur. ... O hem son derece acil bir durumun söz konusu olup olmadığına, hem de bunu bertaraf etmek için ne yapılması gerektiğine karar verendir.”[5] Adam Sutler’ın de tam olarak yaptığı budur, kurucu şiddet yoluyla sağladığı egemenliğini korumak için, olağanüstü hali ilan etmek ve hukuku askıya alarak hem hukuku gerçekleştirmek hem de hukuku dışarda bırakmaktır. Schmitt’ten devam edersek; “ Olağanüstü halden bahsedebilmek için prensip olarak sınırsız yetkinin söz konusu olması, yani mevcut düzenin bütünüyle askıya alınması gereklidir. ... Olağanüstü halde devlet, hukuku, kendini koruma hakkına dayanarak askıya alır.” Bu doğrudur, film boyunca devletin kendini korumak adına, kendi iktidarını, güvenirliğini sağlamak adına halka yalan bilgiler vererek onları manipüle etmeye çalıştığını ve onlara baskı yaptığını görürüz.

KAOS ORTASINDA BİR BİYO-İKTİDAR ÖRNEĞİ

Dedektif Finch (Stephen Rea) V’yi adım adım takip etmektedir. Onun her yaptığı harekette, onun ve devlet hakkında yeni şeyler öğrenmektedir. Araştırmalarını daha da derine indirmek ister. Sonucunda devletin güvenliğini sarsacak çok gizli bilgiler edinmeye başlar. Adam Sutler’ın Muhafazakar Parti liderliğinde nasıl Başbakan olduğunu, neler yaptığını öğrenir. Devlet binlerce insanın ölmesine neden olan bir biyolojik projenin destekleyicisidir. Bu proje ile üstün insan ırkını yaratmak isterler fakat işler yolunda gitmez ve bu çalışmanın yürütüldüğü kampta bir patlama sonucu herşey yerle bir olur. Yine de ellerinde bir şey vardır, kamptaki deneklerden birinin kanı virüsü yenebilmiş ve savaşma kabiliyetine sahiptir. Devlet bunu yaymak için, bir metro istasyonu, bir okul ve bir su arıtma tesisini hedef olarak seçer.Yüzlerce insan bu deneye kobay olurlar ve kısa bir sürede ölürler. Bu sırada medya sayesinde insanlara korku salınmıştır. İlaç şirketi sahibi bazı parti üyeleri de bu işten kazanç sağlamışlardır. Sona yaklaştıkça Adam Sutler yapılan seçimler sonucunda Başbakan olmuştur.

5 Kasım günü yaklaştıkça ülkede bir panik havası esmeye başlamıştır. Halk olan olaylara tepki göstermeye başlamıştır. Başbakan Sutler, o gece halka bir konuşma yapacaktır. Bu konuşma da ulusun bağımsızlığının tam ve eksiksiz itaate bağlı olduğu, sokağa çıkma yasağına karşı gelenlerin düşman ilan edileceklerini ve cezalandırılacaklarını söleyecektir.
Filmin bütününe baktığımızda devletin yaratmaya çalıştığı sağlıklı, itaatkar bir toplumdur. İnsanlar sürekli dinlenmekte, takip edilmekte, televizyon kanalları ve gazeteler aracılığıyla manipüle edilemekte, sürekli bir yasaklamanın içinde tutulmaktadırlar. Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm: Şiddetin Eleştirisi ve Siyasetin İmkanı başlıklı yazısında Foucault’un klasik iktidar ve modern iktidar hakkındaki söylemini şu şekilde açıklar:
Foucault klasik iktidarla modern iktidarı, her iki iktidar biçiminin hayat ve ölüm karşısında aldıkları tavırla birbirinden ayırır. Klasik iktidar doğrudan güç uygulayan, gücünü hayatta bırakmak veya öldürmek yetkisine sahip olmasından alan mutlak bir iktidardır. Oysa modern dönemde iktidar hayat üzerinde dolaylı bir iktidara sahiptir, ölümle tanımlanmaktan ziyade “hayatı yöneten bir iktidardır” Değişen bu iktidar biçiminin yaptığı ilk şey, iktidarı egemenden alıp, tekil varoluşların standartlaştırılıp, eşitlenmesiyle oluşturulan nüfusa (population) vermektir. Böylece son yüzyılda dünya tarihinin gördüğü en kanlı şiddet olayları ortaya çıkabilmiş, katliamlar ve soykırımlar zorunlu hale gelebilmiştir. Artık sorun iktidarın temeli olan nüfusun biyolojik varlığının bilgisiyle ilgilidir, egemenin hukukî varlığıyla değil. Bu modern biyoiktidar, kendisini türle, ırkla yani nüfusun biyolojik bilgisiyle kendisini var kılar ve hayat üzerinde konumlanır. Siyaset artık nüfusun sağlığıyla, varlığıyla ilgili hale geldiğinde bu varlığı tehdit edebilecek her türlü odak öldürülebilir hale gelir. Dolayısıyla artık iktidar hayatta bırakma veya öldürme yetkisiyle değil, hayatı desteklemekle güçlenir. Hayat üzerine konumlanan bu iktidarın sınırı ölümdür. Bu iktidar çerçevesinde ilk hedef bedendir. Beden bir makine olarak görülerek bedenin disiplini, kabiliyetlerinin artırılması, gücünün ortaya çıkarılması, bu yolla bedenin uysallaştırılması, verimlilikler sistemi ve ekonomik kontrol sistemine entegrasyonu hedeflenir ki bu durum Foucault tarafından “insan bedeninin anatomo-siyaseti” olarak tanımlanır. İkinci önemli nokta da Foucault tarafından “düzenleyici kontroller” olarak tanımlanan “nüfusun biyosiyaseti”dir. Biyosiyaset nüfusun doğurganlık, ölüm-doğum oranları, hastalık düzeyi, yaşam uzunluğu bilgileri ve düzenlemelerini kapsar.
Bu şekilde bir iktidar yatırımıyla bedenlerin uysallaştırılması, yönetilmesi, yaşamın işletilmesinin hesaplanması, nüfusun kontrolü ve bedenlerin özneleştirilmesi yoluyla bioiktidar oluşur. Bedenlerin üretime koşulması, kapitalizmin gelişmesi ve bioiktidar için varolma koşuludur. Beden üzerindeki bu yatırım modern devletin yapısını oluştururken, bu sayede beden de “değerlenmiş”, kutsallaşmıştır. Foucault modern insanı özetlerken, Aristo’nun siyaset gibi kapasitesi de bulunan bir hayvan olarak tanımladığı insanın, binyıllardır yaşayan bir varlık olduğunu, ancak modern insanın siyasetinin, kendisini kendi varoluşuna oturtarak yaşayan bir varlık olarak kendisinin biyolojik varoluşunu sorgulamaya açtığını ifade eder. Bu tanımlama aslında modern dönemde biosun yok olduğunun, yerine zoénin siyasallaşarak her yere yayıldığının ifadesinden başka bir şey değildir.
Foucault ilerleyen sayfalarda modern dönemde hukukun “kılıç” tehdidiyle değil, düzenleyici, norm oluşturucu, normalleştirici olarak işlediğini söyler. Dolayısıyla insan olmak hukuksal bir özne olmaktan daha fazla bir şeyi oluşturmaz hale gelir. Bu şartlar altında siyasi mücadelenin asıl amacı ve alanı hukuk değil, hayat haline gelir. “Hak” kavramı tam da bu noktada, eski hukuk sisteminin idrak edemeyeceği bir kavram olarak gelişir. Hak artık özneyi özne yapan şey olarak ortaya çıkar, yaşama hakkı, artık sağlıkla, bedenle mutlulukla, ihtiyaçların doyurulmasıyla ilişkilidir. Bu biyoiktidar analiziyle Foucault, modern dönemde şiddetin bu kadar yaygınlaşmasının ve farklılaşmasının kökenini değişen iktidar paradigmasında aramaktadır. İktidarın ve şiddetin değişen yüzü ise değişen beden algısı, hak kavramı ve kurumlarıyla topluma sirayet etmiş biyosiyasette anlaşılır.[6]
Nuh Yılmaz’ın Foucault’un biyoiktidar kavramı üzerine bu sözleri anlatmak istenileni açık bir şekilde göz önüne seriyor. Devlet günümüzde insan bedenini kontrolü altında tutmaktadır. İnsanlara şekil veren, onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğreten bir disiplin toplumunda yaşamaktayız. V for Vendetta’da V şöyle der: Toplumlar kendi devletlerinden korkmamalı, devletler kendi toplumlarından korkmalı. Bu görüldüğü gibi karşılıklı bir durum mudur? Aynı şiddetin kullanımında olduğu gibi, devlet kendi meşruiyetini sağlamak için şiddete başvururken, kendi hukukunun dışındaki bireysel şiddete; kendisine karşı bir tehdit oluşturduğu için tahammül edemiyor. Yani devlet korkmamak için korkutuyor demektir. İşte bu nokta da şunu sorabiliriz. Toplum herşeye rağmen direncini kaybetmez ve korkmazsa ne olur? V, yaklaşık dört yüzyıl önce Guy Fawkes’ın deneyipde yapamadığını, Parlamento Binası’nı havaya uçuracağını söylerek bir yandan buna yanıt arıyor ve aynı zamanda cevabını da veriyor. Yapacağı eylemin bir sembol olduğunu ve buna anlam kazandırcak olanlarında insanlar olduğunu söylüyor. Giorgio Agamben, Kutsal İnsan’ın Giriş’inde Foucault’un biyoiktidar kavramından bahsederken şunları söylüyor:

Foucault’a göre, bir toplumun “biyolojik modernliğinin eşiği”, yalın bir canlı beden olarak bireyin ve türün, toplumun siyasal stratejilerine dahil edildiği noktaydı. Foucault’nun College de France’de verdiği dersler 1977’den sonra “toprak-temelli Devlet”ten “nüfus Devleti”ne geçiş ve bunun sonucu olarak da, egemen iktidarı ilgilendiren bir sorun olarak ulusun sağlığı ve biyolojik hayatının önemindeki artış (ki bu şekilde tedricen “insanların yönetimi”ne dönüşüyor) üzerine odaklanmaya başlıyordu. “Bunun sonucunda ortaya çıkan şey, en sofistike siyasal teknikler kullanılarak başarılan, insanın hayvanlaştırılmasıdır. Bütün tarih boyunca ilk defa olarak sosyal bilimlerin önündeki imkânlar orta yere seriliyor ve aynı anda hem hayatı korumak hem de bir soykırıma yetki vermek mümkün oluyor”. Özellikle de, bu açıdan bakıldığında, bir dizi amaca-uygun teknoloji kullanmak suretiyle deyim yerindeyse kendisine gereken “uysal bedenler”i yaratan söz konusu yeni biyoiktidarın ulaştığı disiplinci denetim olmasaydı, kapitalizmin gelişimi ve zaferi mümkün olmayacaktı.[7]


“Uysal bedenler” V’nin filmde karşı çıktığı şeydir. O topluma özgürlüğünü yeniden kazandırmak için ortaya çıkmıştır. O, onu yaratanların düşmanıdır ve her birinden intikamını almadan da durmayacaktır. V’nin kendisine has sembolünün de, Anarşizm’in sembolünü çağrıştırdığını söylememiz gerekir. V insanları birlik olmaya çağırıyor, bütün ülkedeki insanlara Fawkes maskesi yollayarak onları Parlamento Binası’nın yerle bir oluşunu izlemeye davet ediyor. İnsanlar bir senelik süreçte ülkede olup bitenlerin farkına varmaya başlıyorlar. Şiddeti, şiddetle bastırmak; film boyunca karşımıza çıkan bir önermedir. V bunu desteklercesine şunu diyor: Şiddet iyi amaçlar için kullanılabilir. V’nin iyi amaçlardan kastettiği şey Adalettir. O adaleti sağlamak uğruna, topluma özgür olabileceğini hatırlatmak uğruna şiddeti önerir. Böylece adaleti sağlamak uğruna yapılan şiddeti olumlar. Benjamin şunları söyler: “ ... bir etkinin, sözcüğün asıl anlamıyla şiddet olarak tanımlanması için, ahlaki meselelerle ilişkisi olması gerekir. Bu meselelerin alanı hukuk ve adalet kavramları tarafından belirlenir.” (Benjamin W., Şiddetin Eleştirisi, 101) V kendi şiddetini adaleti yerine getirmek üzerine temellendirmiştir. Aynı şey Devlet’in şiddetinde de görülmektedir. Her iki tarafta kendi adaletlerini sağlamak için şiddete başvururlar.

BİR DÖNEME ATIF: THATCHERİZM

Film günümüz kapitalist toplumlarına gönderme yapar. Alan Moore bu öyküyü 1979-1990 yılları arasında iktidar da olan “Demir Leydi” lakaplı Başbakan Margaret Thatcher’ın yönetimindeki İngiltere’den esinlenerek kaleme almış. Thatcher’da aynı filmdeki Sutler gibi Muhafazakar Parti’nin başındadır. Thatcherizm terimide bu dönem de ortaya çıkmıştır. Thatcher’ın uyguladığı ekonomik ve siyasi politikaları ifade eder. İngiliz Sosyolog Anthony Giddens Thatcherizm için şunları söyler: “Thatcherizm, devletin ekonomik yaşamdaki rolünün sınırlanmasına ve piyasa güçlerine güvenin hem de ekonomik büyümenin temeli olmasına öncelikli önem veriyordu. ... Thatcherizmdeki belki de en güçlü süreklilik unsurlarından birisi, Bayan Thatcher’ın kişiliği ile ahlaksal üslubuydu. Meydan okuyan tavrı pek çok seçmenin gönlünü kazanmasa da, ulusal bir lider olarak sahip olduğu nitelikler saygı uyandırmaktaydı.”[8] Film bize toplumla ilgili sosyo-ekonomik olarak fazla detay sunmasa da, Sutler’ın bir Başbakan olarak tavırları Thatcher’ı bize hatırlatmaktadır. Yine de film de kendi partilerinin iktidara gelmesiyle zengin olan papaz ve asker figürleriyle kapitalist dünyanın olmazsa olmazı din ve ordu kurumlarının varlığını göstermektedir. Karl Marx 1843 yılında kaleme aldığı Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş. adlı yazıda din için: “Din, halkın afyonunu oluşturuyor” derken; Benjamin de Şiddetin Eleştirisi adlı yazısında orduya ithafen: “Militarizm, şiddetin devletin amaçlarına hizmet eden bir araç olarak zorla evrensel düzeyde kullanımıdır” der. Din ve ordu devletin devamını sağlayabilmek için olan iki kurumdur. İki kurumda insanları özgür düşünceden yoksun bırakıp, sorgusuz-sualsiz devlete bağlanmalarını sağlayan kurumlardır. İkiside insanları tahakkümleri altına almaktadır. Zaten Sutler’ın yaptığıda bu değil midir?

SONUÇ

5 Kasım günü geldiğinde Parlamento Binası’nın yerle bir olması için her şey hazırdır. Çanların günün ilk anıyla beraber çalmasıyla, Çaykovski'nin 1812 Uvertürü sokaklarda yankılanmaya başlar. Binanın etrafı askerlerle havadan, karadan çevrilmiştir. Bu sırada V Başbakan Sutler’ın yardımcısı Creedy (Tim Pigott-Smith) ile anlaşmıştır. Creedy ona Sutler’ı verecektir, o da kendisini ona teslim edecektir. V, Creedy’nin elinden Sutler’ın ölümünü izler fakat daha sonra Creedy’i de öldürür. Bu sırada kendisi de yara almıştır. Sevdiği kadın olan Evey’in kollarında can verir. V’nin ölümü ve film boyunca onun yüzünü hiç görememiz onun taşıdığı sembolik anlama gönderme yapar. V şöyle der: “Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.” Nasıl ki Guy Fawkes onun için kurtuluşun sembolüyse, onun da yapmak istediği yüzündeki maskeyle özgürlük için bir sembol oluşturmaktır. O ölmüştür fakat ölen sadece bedenidir, onun bıraktığı anlam yaşamaya devam etmektedir. İnsanlar yüzlerinde Guy Fawkes maskeleriyle sokaklardadırlar. Askerler Başbakan Sutler ve Creedy’den gelecek emirleri beklemektedirler fakat kimse yanıt vermez. İnsanlar, askerlerin üzerilerine doğru yürümektedirler. İnsanlar baskıcı, totaliter devlete karşı bir araya gelmişlerdir ve onlarda V gibi yeni bir dünya yaratmak için Parlamento Binası’nın önündedirler. İnsanlar maskelerini çıkarmışlardır ve binanın yerle bir oluşunu izlerler.

Kısaca söylemek gerekirse film, baskıcı bir yönetimin, insanları nasıl kontrol altına aldığını, onları nasıl denetlediğini, disipline ettiğini, yasaklar koyduğunu, şiddet yoluyla baskıladığını, insanlara sadece maddi varlıklarından ibaretlermiş gibi davrandığını anlatıyor. Ve günün birinde ortaya çıkan kahraman tüm ülkeyi bu durumdan kurtarmak için harekete geçiyor ve insanlara onların gerçekte sahip oldukları şeyi onlara hatırlatıyor.. Bu da onların, Özgürlükleridir.


[1] Totaliterizm faşist, teokrasist sistemlerin belirgin tanımıdır. Total rejim, halkın beynini yıkama, halkı güdümlemedir. Bireyin özerkliği ve öznelliği yoktur. Birey, yönetimin manipülasyonlarına açıktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz. Yönetim aleyhine fikir öne sürenler sürülür, işkence edilir, öldürülür. Bkz. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Totalitarizm)
[2] Komplocuların amaçları, sık sık günümüz teröristlerinin amaçlarıyla karşılaştırılmaktadır. Buna karşılık onların hedefleri terör yaratarak devlet yönetiminde söz sahibi olmak değildi. Asıl amaçları İngiltere devlet yönetiminde ve Katolik monarşik rejimde kökten bir devrime gitmekti. Terörizm hareketi ya da politik hazımsızlık sonucu gösterilen düşmanca bir tepki olmaktan çok, anarşist kaygılar taşıyan bir eylemdi. Bu yönüyle Barut komplosu, sadece İngiltere'nin değil, tüm dünyanın siyasî tarihini değiştirmeyi hedefleyen bir devrim girişimi olarak kabul edilebilir. Bkz. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Barut_komplosu)
[3] W. Benjamin, Şiddetin Eleştirisi sf. 110-111, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr. E. Efe Çakmak
[4] W. Benjamin, Şiddetin Eleştirisi sf. 105, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr. E. Efe Çakmak
[5] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat, “Egemenliğin Tanımı” sy. 13-14-15, Dost Kitabevi Yayınları, 2005 Ankara
Çvr. Emre Zeybekoğlu
[6] Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm, Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002, Sayı: 24
[7] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, sy. 12, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
[8] Anthony Giddens, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 2006








1- Benjamin Walter, Şiddetin Eleştirisi, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr.E. Efe Çakmak

2- Schmitt Carl, Siyasi İlahiyat, “Egemenliğin Tanımı”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005 Çvr. Emre Zeybekoğlu3- Yılmaz Nuh, Biyoiktidar ve Liberalizm,Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002,Sayı: 244- Agamben Giorgio, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 20015- Giddens Anthony, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 20066- http://tr.wikipedia.org

3- Yılmaz Nuh, Biyoiktidar ve Liberalizm,Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002,Sayı: 24
4- Agamben Giorgio, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
5- Giddens Anthony, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 2006
6- http://tr.wikipedia.org

1 Ekim 2009 Perşembe

Benim Annem Cumartesi

Benim Annem Cumartesi

Benim annem pazarları uyandırmaz yavrusunu
Benim annem pazartesi demlikte bir çay tanesi
Benim annem salı günü ya hüzün ya düğün tülü
Benim annem bir çarşamba görmesen de sen aldanma
Benim annem perşembeyi iyi bilir işkenceyi
Benim annem cumaları gezer bütün kuytuları

Benim annem cumartesi her bir dilde çıkar sesi
Benim annem cumartesi elinde solmuş bir resim
Benim annem cumartesi hesap soracak öfkesi
Benim annem cumartesi benim annem cumartesi



söz: Bandista
müzik: Bandista


Bandista'nın son albümü Paşanın Başucu Şarkıları Eylül ayında piyasaya üç şarkılık bir albüm olarak çıktı. Albümdeki bana göre en güzel şarkı kendisidir. Cumartesi Anneleri hakkında yüzeysel bir bilgim olmakla beraber, bu eylemler, bu gösteriler hakkında duyduklarım gerçekten inanılmaz. Çocuklarını bildiğim kadarıyla özellikle siyasi olaylarda kaybetmiş (buradaki kaybetme kelimesi kendilerinden haber alınamayan çocuklar) çocuklarının izini süren, onlardan haber almak isteyen annelerin her cumartesi Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi önünde toplanarak yaptıkları eylemlerdir bu eylemler. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı günden güne daha çok düşündüğüm, daha çok sorguladğım bu günlerde kendimi ileride farklı siyasi durumlarda görebileceğimi düşünüyorum. Haykırasım var.

Hoşça kalın.