31 Mayıs 2014 Cumartesi

Blood Ties [2013] : 70'ler, Suç ve Bir Aile Dramı



Not: Uzun süredir buralara uğramadım. Özlemişim. Sıklaştıralım uğramalarımızı.

Guillaume Canet'in yönetmenliğini yaptığı Kan Bağları (Blood Ties) filminin oyuncu kadrosu fazlasıyla görkemli. Sırf bu haliyle bile iştah kabartan bir yapım olarak karşımıza çıkan film, 70'lerde geçen bir aile dramını gerek kostüm ve mekan seçimleriyle, gerekse de müzikleriyle pastanın üzerindeki çilek misali süslemiş.

Michel ve Bruno Papet'in 'Deux Freses, Un Flic, Un Trauand' adlı romanından 2008 yılında uyarlanarak çekilen ve yönetmenliğini Jacques Maillot'un yaptığı 'Les Liens du Sang' filminin yeniden çekimi olan Kan Bağları, hikayeyi Fransa'dan ABD'ye taşıyor. Hatırlatalım, Canet ilk filmin oyuncusu da ayrıca.

Film ilk andan itibaren sorunlu ağabey-kardeş ilişkisine odaklansa da, yan karakterleri de olabildiğince açıklama derdinde. Bu durum hikayeye pek hizmet etmemesi yönünden olumsuz bir etki bırakabilir izleyen üzerinde. Marion Cotillard, Mila Kunis ve Zoe Saldana filme güzellikleriyle olduğu kadar, oyunculuklarıyla da değer katmışlar. Kunis'in karakterinin biraz gereksiz olduğunu düşünsem de, oyuncu rolünün hakkını vermiş. Baba rolündeki James Caan'a da diyecek lafımız yok elbette.


Hikaye 1974'ün New York'unda geçiyor. Chris (Clive Owen) şartlı tahliye ile 12 yıllık mahkumiyetini sona erdirir. Hapishaneden çıkarken kapıda polis olan kardeşi Frank (Billy Crudup) ve kız kardeşi Marie (Lili Taylor) beklemektedir. Sıkı bir aksiyonla başlayan film hapishane bölümüyle Chris'in babası ve ailesiyle kucaklaşmasına uzanıp, fazlasıyla yavaşlıyor. Biri kız biri erkek iki çocuğu olan Chris'in eski eşi Monica fahişelik yaparak geçimini sağlamaktadır. Babası ise ameliyattan yeni çıkmıştır ve ailesine düşkün bir adamdır.

Filmin ilk bölümü Chris ve Frank arasındaki dialoglara sahne oluyor. Frank, ağabeyi için elinden geleni yapar. Chris şartlı tahliyesi gereği beladan uzak durup, Frank'in bulduğu bir işte çalışmaya başlar. Güzeller güzeli Natalie ile de burada tanışır zaten. Chris işinden daha ilk günlerde patronuyla tartışıp ayrılır. Eski bir dostu olan Mike ile fast-food işine gireceklerdir. Fakat bunda da başarısız olur. Bir yandan parasızlık, bir yandan Natalie ile başlayan ilişkisinin bu yüzden bitmesi derken, Chris'in sakin günleri sona erer.

Chris eski dostlarla bir araya gelir ve beladan belaya koşar. Bir yandan polis peşindedir. Frank'in Chris ile beraber yaşaması amirleri tarafından eleştirilir. O kardeşinin yanında olmak istemektedir. Fakat Chris onu nihayetinde içinden çıkamayacağı çok zor bir duruma sokar. Bir yandan da Vanessa ile ilişki içerisinde olan Frank onun kocası tarafından tehdit altındadır. Vanessa'nın siyahi olması da departmanda başka türlü bir sorundur. Döneme ait önemli ayrıntılar olarak bu bölümünde gayet iyi işlendiğini söylemek isterim fakat elbette üzerinde fazla durulmamış.

Aile ilişkileri üzerine yapıcı ve derdini iyi anlatan bir eser olarak Kan Bağları başarılı bir film. İkinci bölümde artan tansiyonuyla ve kendi adıma beklenen fakat filmin bütününü kaplayan atmosfere uygun sonuyla izleyiciyle bağ kurabilen bir film olmuş. Genel olarak iki erkek kardeşin çocukluklarından gelen anlaşmazlıklarına, aile olma, baba tarafından sevilip-sevilmeme ve dostluk üzerine bir hikaye anlatılıyor filmde. Bir yandan da politik olarak da günümüzde de hala geçerli yasaları gösteriyor bize. 'Suçlu, her zaman suçludur' tarzında genel-geçer bir analiz olsa da, devletin suçluyla amansız mücadelesi, cezasını çektiğinde bile peşini bırakmaması da anlatının bir başka boyutunu oluşturuyor.


Dönemin atmosferine uygun yan hikayeler başarılı bir şekilde filme yedirilmiş. Her ne kadar filme başarısız diyemeyecek olsam da büyük bir tatmin veya olmuşluk hissi verdiğini de söyleyemem. Yine de izleyen açısından, salon çıkışında geriye üzerine konuşulmaya değer bir haz bırakacaktır.