29 Eylül 2011 Perşembe

Hayal





Hayal

Hayaller yalnızca karanlıkta mı peydah olur?
Hayaller, gerçek olunca aydınlık mıdır hem ?
Ahh! Sorular, sorular.
Peşimizi bırakmayan amansız sorular.

Gerçek nedir ki?
Olmayan her şey gerçektir işte.
Var olamadığından hayallere düşenlerdir.
Uykudur, gerçek olan.

29.09.11

22 Eylül 2011 Perşembe

How I Met Your Mother 7. Sezon Başladı!

"... kendinizi telkin ederek aşık olamazsınız. Günlerce düşünmeye de gerek yoktur.




                                                                   Bunu unutmuşum






Fotoğrafları iyi alamadım. Play tuşu görünüyor idare ediniz artık. Hatırlayanlar vardır. Ted'in ilk sezondan kendisini terk eden aşkı Victoria. Acaba değişmiş mi falan diyorsunuz? Oha yani bırakın da değişsin kız. 6 sene mi ne oldu? O zamanlar 27 yaşında bebek gibiydi. Ha bence hala öyle ama şu HIMYM'ın 7x2'sinde kısa süre görünmesi hoş oldu. Devamı gelir mi bilinmez. Ya Barney'e ne demeli? Evleniyor ya! Geçen sezonun sonundan kaldığı yerden devam ediyor her şey. Tabi anne ile nasıl tanıştılar hala bilinmemekte. Bir yerlere bağlamada üzerlerine yok şu senaristlerin. Sakız ettiniz diyoruz ama eh olay bu! Yoksa dizi biter de mi? Barney, sevdiği kadın olan Nora için saatlerce 24 saat açık lokantada bekliyor. Ve n'oluyor? Hoooop Nora çıkageliyor. Beklenen son! Ted ise ilk 2 bölümde anlatılan haliyle kadere inanan adam moduna, yani öyle bir an da öyle bir kadınla tanışacağım ki hissine tekrar dönüyor, tam bu sırada Victoria beliriyor elbette. Aslında iyi başladı denilemez ama bir ekşicinin de dediği gibi, sanki sadece Türkiye'de izleniyor diye devam eden bu dizinin hastasıyız. İzleriz. Berbatsa, berbattır. Ama izleriz. Eskinin hatrına izleriz, Güzel olacak hayaliyle izleriz. Barney için izleriz. İzleriz de izleriz! Hemen aşağıya da Victoria ve Ted için yapılmış bir video var. Değişimi de hatırlarsınız hem.

Ekşi Sözlük, Bora Olayı!

http://www.eksisozluk.com/index.asp?a=sr&kw=bora*&au=&so=g&fd=22&fm=9&fy=2011&p=1

Yukarıda ki fotoğraf ve link Ekşi Sözlüğün yeni marifeti. Pek de anlamadım konuyu ama Bora üzerine geyikler. 1000'den fazla başlık açılmış durumda şu an. Hangisini okuyacağınızı şaşırırsınız. Denilene göre her şey şu linkte vereceğim 89. entry de başlamış. TIKLA Barda Hatunla Muhabbet Açma Klişeleri adlı başlığın bu 89. tanımından sonra ard arda gelen Boralar, anlaşılan günün "geyiği" olmayı başarmış. Hani ne diyeceğinizi bilemediğiniz bir durum. İyi mi? Kötü mü? anlaşılmaz. Aslında insanları yaratıcı olmaya sevk etmesi açısından olumlu bakılabilir, yani hemen olaya Ekşi'de çok bozdu kendini, diyerek atlamamak gerek. Ama bu kadarı da abartı dedirtmiyor değil.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kadın ve Çocuk Taraftarlara Saygı Duruşu


Dün akşam ki Fenerbahçe-Manisaspor maçı 1-1 sona erdi. Fenerbahçe'nin onca eksiğine rağmen kazanabileceği bir maç oldu aslında. Kötü de oynadı. Maçın 15. dakikasında, o yıllardır görmekten bıktığımız, takımın Sabri'sine dönüşen Selçuk'un sakatlanması bile şu an büyük kayıp. M.Topuz, geçen hafta sakatlandı. Emre Belözoğlu, Gökhan Gönül, Orhan Şam, Serdar Kesimal gibi eksiklerimiz var ve bunların çoğu Milli Takım oyuncusu. Aslında bunların dışında en büyük eksiklik de Lugano! Çünkü onun yerine kimse alınmamış görünüyor şu an! Geçen sene neredeyse hiç oynamayan Bilica ile oynuyoruz. Ama şu an için Lig'de yeterli bir kadromuz olduğu aşikar. Henry B. (soyadını yazmak zor geldi) takıma alıştıkça ve oynadıkça faydalı olacaktır. Aslında dün çıkılabilecek en iyi kadrolardan biriyle çıktık sahaya. Tabi Kocaman'ın, Stoch, Sezer gibi oyuncuları da unutmaması gerekiyor. Böyle anlarda onları kullanmayacaksa ne zaman kullanacak diye soruyor insan. Özellikle Sezer'in dün ki maçta oynaması gerekiyordu. Selçuk'un yerine alabilirdi en azından. Yapmadı. Gökay da bizim için gelecek vaad eden ve fazlasıyla yetenekli bir oyuncu. Daha iyi olmasını umarım. En nihayetinde Fenerbahçe hakemin son dakika da ofsayt diye saymadığı bir golü vermemesiyle (gol diyorum, çünkü bal gibi gol!) 2 puan kaybetti. Bunu önemsemiyorum açıkçası. Ama alabileceğimiz bir maçı 1-0 önde ve rakip 10 kişiyken bu şekilde tamamlamak üzücü. 11 günde 4 maç oynayan bir takım için de ayrı bir güçlüğü var tabi bu durum. Her neyse Maç hakkında ki fikirlerim bu kadar.

Etiketler Hakkında

Tam 382 tane yazıyı tekrar tek tek okuyup etiketledim. Böylece ulaşmak daha kolay olacaktır diye düşünüyorum. En azından bloga bir düzen gelmesi açısından iyi olduğunu düşünüyorum bunun. Arada çok saçma sapan şeyler var ama yine de silmedim. Bir tanesini sildim zira aynı şeyden iki kere paylaşmışım gereksiz yere. Etiketleri yaparken çok genel takıldım. Bazıları iç içe geçti. Yani aynı kayıtta iki farklı etiket olabilir. Bu en azından biraz daha açıklayıcı olsun diyedir.

Paylaşımlar: Genel de şarkı, fotoğraf v.b. çalışmalar var. Bazısı içerisinde kendi yorumlarım olduğu için kişisel deme gereği duydum.
Deneme: Burada da genel olarak kişisel dediğimden sıyrılan kayıtlar var. Bazısı tam bir deneme olabilir fakat olmayanlar da mevcut. Bu açıklama en azından "Nesi deneme bunun lan?" sorusuna cevap olacaktır.
Kişisel: Burada da çok değişken hallerimi, genel olarak bana ait olan şeyleri okuyacaksınız. Yani ayırt ederken buna dikkat ettim. Tabi bir spor karşılaşması hakkında fikir beyan ettiysem duruma göre bunu da kişisel kategorisine aldım. İdare edin. Bence en açıklanmaması gereken bu!
Şiir: Buradan da anlaşılacağı gibi sadece şiir ve ona yaklaşan yazılar var. Hepsi de bana ait. Bunun dışındakileri de paylaşımlar olarak etiketledim zaten. Yani bana ait olmayanları!
Makale: Bunlar derslerde yazdığım, akademik bir dili olan, en azından benim öyle olduğunu sandığım yazılar.
Eleştiri: İşte bu kısım da etraftan aldıklarım üzerine biraz kişisel fikirlerimi ve okuduklarımı, yaşadıklarımı v.s. katarak eleştirdiğim kısım. Sinema, spor, deneme bölümleri de buna dahil. Azıcık da olsa eleştirdiysem belirttim yani!
Sinema: Burada sinema dediğime bakmayın. Zaten çokça da yazı yok. Öyle aşmış eleştiriler yok. Aksine berbat ama sonuçta herhangi bir film üzerine o an söylemek istediklerimi söylemişim. Dolayısıyla böyle bir kategori oluşturmak farzdı.

Aslında daha da ayrıntılandırabilirdim fakat yoruldum ve midem bulanmaya başladı açıkçası. Bundan sonrası için en azından bunu yapmaya çalışacağım.

20 Eylül 2011 Salı

Güzel Bloglar Da Var Hani!

Blog aleminin acayip iyi yanları var. İlginç yerlerden, ilginç şeyler keşfediyorsun. Ucundan yakalayınca da sarıyorsun. Binlerce fikre ulaşabiliyorsun. Ha bende onlardan biri miyim? Biraz. Ama pek de işe yaramam. Farkındayım. Blogu her seferinde daha elverişli kullanmak için söz veriyorum kendime ama olmuyor. Yine versem yine olmayacak. Gidip size şarkı falan dinleyin diyorum. Yani meraklısı değilim ama iki kelam ettiğim de cevap almak, ne biliyim izlenen takip edilen bir blog olmak isterdim. Tabi öyle 5000 tane takipçim olsun demiyorum. Manyak değilim. Adımı vermişim, sonra ne halt olacağımız belli olmaz. Ama alemde güzel bloglar var. Tavsiyem keşfe çıkmanızdır. Yani ben öyle yapıyorum arada. İyi oluyor. Ama söyleyecek lafı olan blogları takip etmeniz tavsiye edilir. Kişisel bloguz tamam da, okuduğumuz bir halta yarasın. Çiçekle, böcekle bir yere kadar. Siz de güzel bloglar falan bulursanız paylaşın. Ben paylaşıyorum gördüğünüz gibi, sağ köşe de mevcut benim takip ettiklerim. Siz de ekleyin de bilelim. Şimdi bende yavaş yavaş bloga bir ayar çekeceğim 360 tane kayıt var. Berbat şeyler yoğunluk da tabi. Etiketleyeceğim zamanla. Hepsini yapsam ölürüm herhalde. Ya da temiz bir blog mu açsak. Yok la yapmam.

18 Eylül 2011 Pazar

Ben Bir Boğayım!




İtalik yazılmış kısımlar Boğa Burcu'nun özelliklerini anlatan sitelerden alınmıştır. İlk bölümde genel özellikleri var Boğa Burcu'nun, sonra Boğa Burcu erkeğini anlatıyor. Ben alıntıların altına iki kelam edeceğim. Can sıkıntısı işte.  İnanmam ama bazı lafların beni yansıttığını düşünmüyor değilim.

Not: Fazla uzun oldu sanırım. Beklemiyordum. Neyse okuyan okusun işte.


Pozitif özellikleriPratiklik, güvenilirlik, mesleğe uyum göstermek, tahammül gücü, güçlü değer yargıları, sanat ilgileri, kararlılık, kuvvetli arzular, sıcak kalplilik, sadakat. 

 
Negatif özellikleri Tembellik, kendine düşkünlük, sıkıcılık, statik fikirler, esneklik eksikliği, orijinalite eksikliği, oburluk, inatçılık, alınganlık; marazi ve musallat olucu huy ve alışkanlıklar. 

ayraç

kaldığım yerden devam ediyorsam eğer hala,
o sayfaların arasında unutulan ayraçlar var ya!
onlar sayesindedir.

15 Eylül 2011 Perşembe

Saatleri Kurma Enstitüsü

http://fizy.com/#s/1i7n4r

Öncelikle üstteki şarkıyı açıyoruz. Yani açın ki güzel güzel bitirelim okumayı değil mi?

Ve Tanrı insanlığı yarattı. Yarın 7. gün ve bir parça dinlenebileceğim sanırım. 6 günlük maraton bugün son buldu. İki tane açıköğretim sınavı, iki tane y.lisans (gsü/Siyaset Bilimi-Sosyoloji) sınavı ve iki adette mülakatın ardından az da olsa rahatlamış haldeyim. Siyaset Bilimi'nden çaktım zaten. Onu şimdiden sonuçlar daha açıklanmadan söyleyeyim de! Açıköğretim sınavlarım çok önemli olmamakla beraber daha iyi. 6 gündür saat kurmaktan sıkılmış bu bünye yarın umarsızca, gelişi güzel bir saatte uyanacak. Bu arada Beşiktaş İlçe Milli Eğitim'den ses soluk yok anlaşılan o iş de olmadı. Kağıthane'ye başvurabilsem iyi olacaktı ama yapamadık işte tembelliğimiz. Sosyoloji'nin sınavı pek iyi geçmese de mülakattan iyi çıktım ama hazırlığa tek bir kişi alacak olma ihtimalleri beni malesef umutsuz kılıyor yarınlara. Demem odur ki, 10 kişi alırlarsa kesin girdim, 5 kişi de belki, 1 kişi de imkansız. Bazen kovalamak gerekir. Ne olacağı belli olmaz. Ben kovaladım bu dönem, olursa ne ala olmazsa mualla diyerek sonuna geliyorum. Hadi iyi olunuz!

11 Eylül 2011 Pazar

Kendi Kendime!

- Öyle ki!
+ Ne öyle ki lan?
-Öyle işte!
+ Kafan mı güzel?
- Yok hacı, yine düşünmece.
+ Ne diyon amk? Ne düşünmecesi?
- Kadınlar abi. Başka ne olacak!
+ S.ktir et lan kadınları. Yaşamana bak.
- Demesi kolay. Hep karşılıksız sevmeye alıştım ben. Şimdi karşılık bulunca zorlanıyorum.
+ Aha! Yine girdi triplere.
- Ne tribi ya! Lise de dört sene birini düşündüm ben.
+ 10 milyon baloncuk. Anlatma yine!
- İyi anlatmam. Ama bak üniversite de öyle oldu.
+ Olduysa oldu. Nolmuş?
- Nolmuşu mu var. İnsan sevgi istiyor be abi!
+ Telefonunu vereyim ara! 100 kaat!
- Gırgırın sırası mı be abi?
+ Kes dırdırı o zaman sen de! Aşk meşk geç bunlar sen.
- Geçelim de! Çıkıyor bir şekil de. Gönül söz dinlemiyor ki!
+ Tamam lan! Yat zıbar hadi. Kafa güzelleşti yine. Sonra yaparsın tatavanı.
- Eyi, iyi geceler!

9 Eylül 2011 Cuma

Mimar Sinan Hakkında Bilgiler

Bloggerın istatistikler bölümünden bakıyorum da, son zamanlarda en çok okunan ya da denk gelinen yazım Bomonti'ye İlk Sefer adlı yazdığım olmuş. Buradan da anlıyorum ki Msgsü'yü kazanan siz sevgili arkadaşlar, güzel bir okula geldiğinizi öncelikle biliniz. 2006 yılında girdim ben. 2011 yılında da çıktım. 5 senem geçti anlayacağınız. Hangi bölümde okursanız okuyun, Fındıklı yani ana binanın "hastası" olacaksınız. İçki içenleriniz orada şarabını, birasını alıp çok zaman geçirecek. Bazen çok küfür edeceksiniz okula. Böyle okul mu olurmuş ya! diyeceksiniz. Çoğunuz 4 senede bitiremeyecek okulu. Bana göre her bölümü,- belki güzel sanatlar dışında- 4 senede bitecek türden ama bitmiyor işte. Msgsü yaşamının içine girdiğinizde bırakması kolay olmuyor. Okul bitmeye yakınken anlayacaksınız bunu özellikle ama siz sevgili Msgsü'lü dostlar şimdilik bunu düşünmeyin! Bir de şöyle bir şey var genelde Fen-Edebiyat tayfası Msü demeyi tercih eder. Okulun eski adı. En azından ben öyle bir döneme denk geldim. Şu sıralar bu daha az dile gelmektedir.

8 Eylül 2011 Perşembe

Köşeyi Dönmek






Köşeyi dönmek akla pek fazla şeyi getirebilir. Misal köşeyi döneyim krallar gibi yaşayacağım, dediğiniz de zengin olmaya, rahat yaşama vurgu yaparsınız! Gerçek anlamıyla da köşeyi dönmek akla klişe bir şekilde “aşk” ı anımsatır. Köşeyi döndüğünüzde eli kitaplarla dolu kadın/erkek her kimse ona çarpmaktır, köşeyi dönmek. Ben burada bundan bahsedeceğim. Hiç köşeyi dönemedim. Ya da daha açık söylemek gerekirse yürürken hep dikkatli oldum! Köşeyi döndüğümde birine çarpmadım. Çarpamadım belki de. Belki de böyle şeyler anca filmlerde oluyordur. Köşeyi dönüyor ve hayatınızın aşkı ile çarpışıyorsunuzdur. Zaten çarpışmak, ironik bir şekilde, çarpılmak da demek oluyor burada. Yani vermesi gereken duygu bu olmalı en azından. Çarpmak ve çarpılmak.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Fotoğraf Çekmek



Sıkılıyorsunuz değil mi? Buraya girip böyle spor cart curt sıkıcı geliyor size. Yani zaten deli gibi beni takip eden kimseler yoktur ama olanlara diyorum bunu zaten. Yazmıyorum sanmayın. Kendime karalıyorum bazı bazı. Zaten buraları öyle doldurmuyordum epeydir. Böyle şeyler yazıp, bişiler paylaşıp götürmeye çalışıyorum işte. Bugün askerlik işlemlerimi hallettim. 2013 haziranına kadar askerliğimi ertelettim. Bakalım bu iki sene de Doruk ne yapacak! Öyle istiyorum ki yüksek lisans yapabilmek. Yaparsın, girersin diyorlar. Hep benim başkalarına, güvendiğim insanlara dediğim sözler bunlar. Böyle dediğim her arkadaşım girmiştir. Çünkü onların seviyelerini biliyorum. Ben de öyle miyim ki? Sırf ben kendimi iyi hissedeyim diye mi diyorlar acaba bunu bana bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum belki. Kendime bunu söyleyecek olursam, yapabilirim, yaparım. Çünkü iyiyim. Bir işi yapmak istiyorsam, iyi yapabilirim, yaparım. İçime sinmesi, ona tapmam, onu istemem gerekiyor. Ya yüksek lisans olmazsa? Yapacak, üretecek o kadar çok şey var ki? Sahiplenebileceğim çokça şey var bu dünyada. Hayatım benim ve kontrolü de bende olmalı. Yaşamayı seviyorum. Öyle keyifle yaşamak istiyorum ki, anlatmak çoğu zaman zor. Fotoğraf çekmek istiyorum. Bir sene önce sorsalar, hobi derdim, sinemayı öğrenmek için derdim, bu anlamda kendime bakış açısı geliştirmek derdim. Bugün "fotoğraf çekmek istiyorum" diyorum. İyi de yapabileceğimi biliyorum. Üzerine düşündüğümde yapabiliyorum, bunu gördüm. Fotoğraf çekerek para kazanmak, kendi işimi, keyif alarak, mutluluk içerisinde yapmak istiyorum. Zor şeyler değil isteklerim. Şimdi bir arkadaş grubu var. Belki onlarla iş yapabilirim. Yapabiliriz daha doğrusu. Bazen şu radyo işini de rayına oturtmak, bir şey inşa etmek istiyorum. Ama bu konuda kontrol elimde değil ve anında soğuyabiliyorum dolayısıyla.İşte böyle yazdım sevgili dostlar. Hayat elimizde, ne kadar sıkı tuttuğumuzla alakalı yaşayabiliyoruz aslında onu. Sevgilililerle....

Avrupa Basketbol Şampiyonası Türkiye -64 - 68 - Fransa


Binbir zorlukla gruptan, hem de 2. tura galibiyet taşıyarak çıkıyoruz ama Fransa karşısında 3. periyotta ki oyun nedir anlamak mümkün değil. Cidden kazanabileceğimiz bir maçı hediye ediyoruz. Şu grupta 3 maçı da kazanmak işten bile değil. Turnuvanın en zor grubundan iyi bir şekilde çıkmamıza rağmen beceremiyoruz. Sanırım Semih ve Kerem'in yokluğunu fazlasıyla hissediyoruz. Zira pota altında İzzet'ten faydalanamıyoruz. Buna rağmen kazanabilirdik. Çünkü iyi savunma yapıyoruz. Yine Fransa gibi bir takımı 70'in altında tutmayı başardık. En azından bundan sonra kalan 2 maçımızı kazanarak gruptan çıkma şansımızı devam ettirmemiz gerekiyor. Almanya'dan ve Sırbistan'dan daha iyi takım olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor. Eğer bu iki maçı alırsak çıkacağımıza inanıyorum. 4. olarak bile çıksak karşı gruptan gelecek hiç bir takım bizden daha iyi değil. Şurada en azından bir yarı final oynamayı hak ediyoruz. Peridot sonlarını doğru oynamayı başarır ve kendimize inanırsak yenemeyeceğimiz takım yok. Düşük hücum gücümüz önemli değil çünkü iyi bir savunma takımı olduğumuzu (Polonya maçı hariç) gösterdik.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye - İspanya Avrupa Basketbol Şampiyonası 65-57

Öncelikle iki gün önceki Litvanya maçına dair bir şeyler söyleyeceğim. Litvanya maçı öncesi iki hazırlık maçı ötesine gitmeyecek ama motivasyon sağlaması açısından önemli maçlar oynadık. Kolay kazandık. Litvanya maçının böyle olmayacağını biliyorduk. Genel anlamda periyod sonlarını iyi oynayabilseydik ve tabii ki maçın sonunu da o maçı almamız zor olmayacaktı. Dış atışlarımız iyi olmamasına rağmen alabilirdik ama her zaman evsahipleri avantajlıdır. Litvanya'da üst düzey bir evsahibi ve yenildik. Yememiz gereken civarlarda sayı yediğimizi de düşünüyorum. İşte tek sorun periyod sonlarıydı.

Ama asıl sorun ertesi gün oynadığımız Polonya maçıydı. Bu maçı kazanmamızın gruptan çıktıktan sonra hiç bir önemi olmaması oyuncuları belli ki çok rahat kazanacakları bir maça motive etmekte zorlamış. Akılları bir gün sonraki İspanya maçına gitmiş. Böylesine berbat bir oyun olmamalıydı. Hakemlerin de işin içine karışması cabası elbette ama bu asla arkasına sığınılacak bir şey değil. Polonya gibi bir takımdan 84 sayı yemek olacak iş değil. Ve farkında değildik belki ama bu maçı kaybetmek bize turnuvadan elenmeye mal olabilirdi. Neyse ki bugün gündüz maçında Büyük Britanya, Polonya karşısında cidden iyi oynayarak kazandı ve Türkiye'nin yolunu açtı. Aslında 58 sayı bir fark onları da bir üst tura çıkarabilirdi ama hayal kurmak da yersiz. Biz BB 'dan galibiyet bekledik, Polonya'nın zaferi Türkiye-İspanya maçını formaliteden öteye götürmeyecekken bir anda Britanya'nın galibiyeti bu maçı 2. tura taşınacak önemli galibiyete dönüştürdü bizim adımıza.

Şimdi maça gelecek olursak. Tamamını izleyemedim maçın. Çünkü evde elektirikler kesilmesi sonucu ilk yarıyı izleyebildim. Bir de maçın son 3 dakikasını fakat en azından o 3 dakika için konuşmak gerekirse maçın sonucunu iyi oynadık. Oynanması gereken şekilde oynadık. Kendi grubumuzda Litvanya, İspanya ve biz tek galibiyetle 2. gruplara kalacağız. Burada tüm maçlarımızı kazanırsak lider bile çıkma şansımız olabilir. En azından 2. olarak çıkabiliriz şu gruptan. Haydi bastırın demekten başka bir şey diyemiyorum...

1 Eylül 2011 Perşembe

Lanet olsun sana; Ntvspor!

EuroBasket 2011 maçlarını aldık diye hava atmasını biliyorsunuz. Aferim size! Yok uluslararası bilmem neymiş, cartmış curtmuş yahu aklım hayalim almıyor benim milli maçın şifresi mi olurmuş? böyle komedi görmedim. bunca teknoloji gelişti d-smartı, digiturk olmayan izleyemiyor uydudan. Belediye çanağından izleyip, uydudan izleyememek de ne ola ki? Hadi bunları da geçtim, bari internet sitenize maçı adam gibi eş zamanlı koyun. 2. periyodun bitmesin daha 5 dakika varken maçın 3. periyodu başlıyordu. En azından 20 dakika fark. Yuh be! Lanetliyorum sizi. Reytingleriniz düşsün, reklam alamayın inşallah!