5 Kasım 2014 Çarşamba

Balık [2014] - İnsanın doğayla imtihanı!


Derviş Zaim’in son filmi Balık 17 Ekim günü sinema salonlarındaki yerini aldı. Başrollerinde Bülent İnal ve Sanem Çelik’in oynadığı bu filmde, Derviş Zaim insanın doğa ile olan ilişkisini mistik unsurlar kullanarak ele alıyor. Zaim flashback’ler yaparak anlattığı bu filmde sona adım adım ve sağlam bir şekilde ulaşıyor.


Küçük bir balıkçı kasabasında zor şartlar altında geçimini sağlamaya çalışan Kaya, bir yandan da hasta kızının iyileşmesi için çabalamaktadır. Fakat bu yolda bir hayli zorlanıyordur. Bir yanda balık çiftliği kurup zengin olma hayalleri, bir yanda ekonomik durumunun kötü oluşu ve kızının hastalığı derken Kaya, doğa ile zorlu bir mücadeleye girer. Zorlu her ne kadar ailesinin geleceğini düşünerek hareket etse de doğayı katlederek kendisinin de sonunu getiren bir sürece giriyor.


Sanem Çelik’in canlandırdığı Filiz ise Kaya’nın zıttı bir tavra sahiptir doğaya karşı. İlk andan itibaren göle olan borçlarını ödemek ister. Böylece karşılığını alacaklarını düşünmektedir. Bunda gördüğü rüyaların etkisinin de olduğunu söyleyebiliriz. Ki karakterin yaratımı da zaten bizi o yöne sürüklüyor.
Kurgu ve görüntü olarak film diğer yönlerinden daha fazla öne çıkıyor. Açıkçası oyunculukları yetersiz bulsam da, bu yetersizlik filme olumlu yönde katkı sağlıyor. Yani oyunculardan çok hikâye daha belirgin bir hal almış. Onların yaşamları üzerinden filmin ana meselesi olan doğa ve insanın sürdürülebilir dengesi, doğanın tahribatı ve bunun insana geri dönüşü üzerine düşünme imkânı buluyoruz.


Filmin müzikleri Marios Takoushis’e ait. Müziğin kullanımı da ayrı bir tat katmış filme. Filmin kırılma noktaları, doğayla insan arasındaki ilişkide doğanın sesi, isyanı diyebileceğimiz anların tasvir biçimi de filmin mistik havasını kuvvetlendiriyor. Usta yönetmen arzuladığı atmosferi yaratmayı başarmış filmde. Bunun yanı sıra var olan bir eksiklik hissinin de olduğunu söylemek isterim. İzlemeye değer, düşündürtücü bir film.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

6. Sokak (3/3)

Uğur yerden gizlice aldığı taşı kargaları korkutmak için ama sinirinin etkisiyle bu amacına hiç uygun düşmeyen bir hızda -oldukça sert bir şekilde- fırlattı. Duman ile Kara o sırada birbirlerine bakıp kanatlarını karınlarına vura vura gülüyorlardı. Taş, Kara’nın kafasında patladı. Başka bir anlatımla Kara’nın kafası taşın darbesiyle patladı ve paramparça oldu. Bir kaç saniye ayakta kalan bedeni yana doğru devrilip ardında kırmızı izler bırakarak çatıdan aşağıya doğru yuvarlandı.
Duman gelen tehlikeyi hissedip uçmak için kanatlarını açmışken gördüğü sahneyle donup kaldı. Etrafa -siyah tüyleri yolunmuş gibi tek tük üzerinde duran- kanlı et parçaları yayılmıştı. Bunlar Kara’nın kafasından geriye kalanlardı. Duman yüzünde donuklaşan gülüşüyle şok olmuş bir halde kalakalmışken Sarı Nuri’nin geldiğini fark etmedi. Sarı Nuri aşağıdan gelen taşla irkilmiş, yere sinmiş ama kararlı bir avcının yapması gerektiği gibi çabuk toparlamış ve fırsattan yararlanmıştı. Kocaman açtığı ağzıyla Duman’ı boynundan kavramadan hemen önce sivri tırnaklarını çıkardığı pençesiyle kafasına sağlam bir darbe indirdi. Bu darbe ne yazık ki onu yalnızca sersemletti. Bu darbeyle ölmüş olsaydı ölümü Kara kadar hızlı olabilirdi. Ancak Sarı Nuri’nin sımsıkı ve gittikçe daha da sıkılaşan sipsivri dişleri arasında, kurtulamadığı bir kapanda korkunç bir acıyla çırpınırken nefessiz kalıp ölene kadar dünyayayı yaklaşık 3 dakika boyunca 45 derecelik bir açıyla izlemek zorunda kaldı. Daha sonrası onun için yoktu.
Sarı Nuri avının hareketsiz kalmasını bekledikten sonra kuytu bir yer bulma amacıyla çatılardan atlayarak hızla uzaklara gitti.
Uğur karganın cansız bedenini görüp korkunç bir vicdan azabına uğradı. Onu öldürmek istememişti. Atölyeye girip elinde bir poşetle geri çıktı. Yüzünü buruşturarak Kara’yı ayağından tutarak çöp kovasına götürdü. Tek ayağıyla çöp kovasının açma mekanizmasına basıp açılan boşluktan Kara’yı bıraktı.
Popcorn yıllarca PİB’e hizmet etmesine rağmen az önce gördüklerini soğuk kanlılıkla karşılayamadı. Son raporunu merkeze iletip ölümcül bir virüs bulaştırmak için Uğur’un bacağına zıpladı. Bacağında kaşıntılı bir acı hisseden Uğur pantolununu yukarı doğru sıvazladığında bacak kılları arasında ufak tefek hareket etmeye çalışan koyu kahverengi noktayı farketti. Kedi baktığı için pirelere alışkındı. Önemli olan ilk hamlede yakalamaktı. İlk hamlede olmazsa kaçma şansları oldukça fazlaydı. Bir süre hareket etmesi için izin verdi. Uzun tırnaklı dokungaçlarını bacağına sapladığında pirenin hareketleri kısıtlanacağı için o anda hamlesini yapacaktı. O anda hamlesini yaptı.
Popcorn virüsü enjekte ederken az önce gördüklerinin duygusallığında aceleci ve dikkatsiz davranmış bu nedenle gelen tehlikeyi fark edemeyerek fırlatma ünitesini çalıştırmakta geç kalmıştı. Ne derler bilirsiniz duygusallara yer yok.
Uğur baş parmağı ile işaret parmağı arasında yakaladığı Popcorn’u müthiş bir baskıyla sıkıştırdı. Bunu sersemletip de kaçmaması için yaptı. Sonra iki parmağını ileri geri oynatarak pireyi tırnağına getirdi. Pireler o kadar ince ve küçüktüler ki tırnak gibi sert bir cisim olmaksızın öldürülemeyeceklerini biliyordu. Popcorn başı tırnakta yer alacak şekilde yan yatmış olarak sonunu bekliyordu. Yaptıklarından pişman değildi. PİB’e hizmet etmekten dolayı içini sıcak bir duygu kapladı. Bekle beni Mick dedi vazifesini tamamlamış bir askerin gururlu edasıyla. Geliyorum. Ve ölmeden önce son sözlerini haykırdı.
“PİİİİİİİİİÖÖÖÖÖÖÖÖÖ!” (Pirelere Özgürlük)
Küçük bir çıtlama sesi duyuldu. Uğur dikkatle tırnağına baktıktan sonra elini havada sallayıp pantolonuna sildi. Sonra yine tırnağına baktı. Birşey kalmamıştı. Atölyeye girdi ve kapıyı kapattı.
Gün mor kır çiçeklerinin üzerine düşen güneş huzmeleriyle aydınlandı. Sonra karardı. Sonra yine aydınlandı. Bu döngü böyle devam ederken 3 gün boyunca atölyenin kapısı açılmadı. Uğur’un telefonuna şarjı bitene kadar sayısız arama düştü. Meraklanan ailesi şehir dışında olduğundan dolayı Uğur’un 3 gündür nerede olduğunu, şu anda ne yapmakta olduğunu sorup öğrenmesi için Uğur’un bir arkadaşından ricada bulundular. Kız bu ricayı kabul edip ertesi gün Atatürk Oto Sanayi 6ncı sokağa gitti. Uğur’un atölyesinin önüne geldiğinde kapıyı çaldı. İçeriden hiç bir ses gelmedi. Bir daha çaldı. Yine ses yoktu. Uğur’un ev arkadaşlarından aldığı yedek anahtarla kapıyı açıp içeri girecekken kapının zaten açık olduğunu farketti. İçine ansızın şüpheci bir korku doldu. Kapıyı itirdiği gibi geri sıçraması bir oldu.
-Ayy Fare!
Ayy Fare eskiden olduğu gibi hızlı adımlarla deliğine koşmadı. Bunun yerine kızın karşısında küçük kollarını önüne getirip iki ayağı üzerinde kalktı. Küçük siyah gözlerini kızın gözlerine dikti. Günler öncesinden ölmesi gerektiği ama ölmediği için artık ölümü kandırabilen bir fare olduğunu düşünüyordu. Ve ölümden korkmuyordu. İşin aslı ise PİB’in onunla işi henüz bitmemişti. Değerli bir aracı kaybetmek istemedikleri için sahip oldukları biyolojik ve kimyevi verilerin yardımıyla almış olduğu zehrin panzehirini yaparak kan yoluyla Ayy Fare’ye enjekte etmişlerdi. Panzehir o kadar etkiliydi ki yalnızca 1 günde kendine gelmişti. Tabi Ayy Fare bunları bilmiyordu ve kendini tanrısal bir yaratık olarak görüyordu. Ona göre artık onu hor gören herkesten çok daha üstün bir varlıktı. Gözlerini kadının gözlerine kibirli ve hükmeder bir şekilde dikip kaçmaması bu düşüncesindendi. Ancak suratında ani bir seğirme olduğu an yeni edindiği hükmeder ifade yerini eskiden sahip olduğu korku dolu ifadeye bıraktı. Sarı Nuri’nin sonsuz derinlikteki bir mağarayı andıran ağzına girip vücudundaki kemiklerin çatırdayarak kırıldığını duyarken ölümün kandıralamayacağını farketti. Son sözleri olamadı ama ölmeden hemen önce küçük bir cıyk sesi çıkardı. Sarı Nuri avını kaptığı gibi hızla uzaklaştı.
Atölyeye gelen kız iğrendi ama farenin öldürülmüş olması da içini rahatlattı. Bir çok insan gibi farelerden pek haz etmiyordu da. Atölyenin kapısını açıp içeriye girdi. “Uğur” dedi ama cevap veren olmadı. Tekrar “Uğur!” dedi biraz daha yüksek sesle. Cevap gelmedi. Bunun üzerine içerdeki odaya girdi ve o anda ilk yaptığı elini ağzına götürmek oldu. Çığlık atmasın diye değil. Miğdesindekiler çıkmasın diye. Ama ağzına götürdüğü eli bu konuda bir işe yaramadı. Sabah yediği herşeyi çıkardı ve ardından da çığlığı kopardı. Hemen yan atölyelerden insanlar geldi. Gördükleri Uğur’un yerde yatan morarmış cesediydi. Vücudu garip bir şekilde çarpıklaşmıştı. Yüzünün -garip bir simetriyle- yarısı fareler tarafından kemirilmişti. Çok belirgin olmayan ama insanı boğan bir koku vardı.
Bir süre sonra polise ve sağlık hizmetlerine sunulan otopsi raporuna göre yıllar önce ortadan kalktığı sanılan çok ölümcül bir virüs nedeniyle ölmüştü. Otopsiyi yapan ukala tavırlı doktor Uğur’un çıplak bedenin yanında elinde tuttuğu bistüriyi farklı noktalara dokundururarak genç meslektaşlarına ölüm anını kronolojik olarak anlatırken ölünün nasıl acılı bir süreçten geçtiğini adeta haz duyarak ballandıra ballandıra anlatıyordu.
O malum günden sonra Sarı Nuri hayatın anlamını bulmuş gibiydi. Çiftleşmek evet bu dünyada en sevdiği şeylerden biriydi. Ama avlanmanın çok daha ayrı bir yeri vardı. Ve özünde o bir avcıydı. Kısa sürede işi kapmıştı ve elinden kaçabileni pek olmuyordu. Her işte bu böyleydi ve ona göre tanrının sevgili kedisiydi. Bu düşünceler içinde patisini yalarken köşedeki çam ağacından kuş cıvıltıları geldi. Hemen aşağıya sinip kulaklarını dikti. Kusursuz doğallığıyla büyüleyici bir müzik gibiydi aç yavruların çıkardığı sesler. Bunlar yumurtadan daha 2 gün önce çıkmış gugukçuk yavrularıydı. Buna sevindi. Doyurmazdı ama yavru kuş eti en lezzetlisiydi. Ve de en kolayı. Yere yapışmasına ya da hızlı olmasına gerek yoktu. Uçup kaçamazlardı.
Güneş yerde yamuk duran taşın bakış açısından baktığımızda Sarı Nuri’nin hayaları altından doğarken Sarı Nuri ağır adımlarla hiç acele etmeden ağaca doğru yürüyordu. Kır çiçeklerini hafifçe sallandıran bir rüzgar vardı. Arka fonda The Doors’dan “When The Music’s Over” çalıyordu.

29 Temmuz 2014 Salı

6. Sokak (2/3)

Atatürk Oto Sanayi 6. Sokakta ikamet eden Ayy Fare isimli minyon lağım faresi dışarda kopan şamatayı duyarak ve ne olduğunu merak ederek az önce saklanmış olduğu delikten dışarıya çıktı.
Hayvanlar kabul etmeliler ki onlara isimlerini insanlar koyuyor. Onlara kalsa hav, miyav, cik vs gibi ismi olan bir sürü türdeşleri olurdu. Bu şekilde aile planlaması nasıl yapılabilirdi ki? Ama farelerin bu konuda itirazı varsa bunda haklılık payları da yok değildi. Neden bir köpeğe kont, paşa gibi isimler verilirken, bir kediye pamuk, minnoş gibi isimler verilirken şu zavallı minyon lağım faresi gibi bütün farelere ayyy fare ismi veriliyor? Ne yani hayatlarında hiç mi fare görmemiş bu insanlar? Bir de ıyyy iğrenç demiyorlar mı? O yüzünü buruş buruş yaparak tiz sesler çıkaran insanlar bir lahım faresine iğrençten bahsedemezler. Bahsetmemeliler. Çünkü onların sifonu çekip de aşağılara yolladıkları daha az iğrenç değiller. Yani kendileri açısından. Yoksa Ayy Fare ve türdeşleri bu insan dışkılarını adeta bir hazine olarak görüyorlardı. Neyse biz konumuza dönelim.
Ayy fare dışarıya çıkmış olup biteni izliyordu. Duman ile Kara yine dalga geçecek birini bulmuş durmadan simiit simiit diye bağırarak kendi kendilerine gülüyorlardı. Aşağıdaki -dalga geçtikleri- adam gittikçe sinirleniyor yüzü kırmızının koyu tonlarına doğru dönüyordu. Derken Ayy Fare tüylerinde bir ürperti hissetti. Bu tek bir şeye delaletti. Yakınlarda saldırı modunda bir kedi vardı. Hızlıca havayı kokladı küçük burnunu havada gezdirerek. Bıyıkları saat 1 yönünde titredi. Gözlerini kıstı ve Sarı Nuri’yi gördü.
“Sarı Nuri mi?” dedi kendi kendine.
Sarı Nuri’nin av peşinde koştuğunu çok görmüştü ama bu avın dişi kedi dışında başka bir şey olduğunu pek fazla görmemişti. Sarı Nuri yemek için değil çiftleşmek için koşturur yemek işini çöp kovalarında hallederdi. Şu dişi kediler böyle bir kedide ne buluyordu bilinmez ama Sarı Nuri’nin işinin hep rast gittiği de bir gerçekti. Şimdi de neredeyse yerle bir seviyeye indirdiği bedenini sessizce sürüyerek Duman ile Kara’nın yanına ilerliyordu. Az sonra ortalığın fena halde karışacağını düşündü ve tam o anda midesine korkunç bir kramp girdi. Hava aydınlanıp da dışarı çıktığında deliğinin hemen dibinde oldukça leziz kokulu pembe küçük yiyecekler görüp hızlıca mideye indirmişti. Onların zehir olduğunu tüm hissiyatlarına rağmen bilemezdi. Midesine giren krampla birlikte içgüdüsel olarak yuvasına kaçtı. Kaçarken üstünden çok ama çok küçük bir şey o tam yuvasına girmeden hemen önce sıçradı ve yere düştü.
***
“İç motorlarda arıza var Mick.”
“Farkındayım Popcorn.”
“Kan basıncı çok yükseldi. Göstergeler çıldırmış gibi.”
“Oksijen miktarında da ciddi bir düşüş var ve düşmeye devam ediyor. Kaçmamız gerek Popcorn. Bu geminin işi bitti.”
“Haklısın Mick. Atlama ünitemi hazırladım bile. Ama ne derler bilirsin. Yaşlılar önden gider. İlk önce sen.”
“Ben senin gibi 10 pireyi üst üste koyar kana götürürür kansız getiririm Popcorn. Aynı anda atlayacağız. Ve bu bir emirdir.”
“Tamam Mick kızma. Dediğin gibi olsun.”
“3 e kadar saydığımda.”
Popcorn:1
Mick:2
Mick/Popcorn: Üçççç!
Popcorn’un serbest fırlatış yapıp havada anlamsız taklalar atarken son gördüğü Mick’in yaşlı bedeninin gemileri yani Ayy Fare’nin sert tüylerinden birine takılıp kaldığıydı. Mick’in suratında huzurlu ve gururlu bir ifade vardı. Fırlatıcı ünitesi doğru çalışmamıştı yapabilecek birşey yoktu. Ne derler bilirsiniz. Yaşlılar önden gider.
“Önce atlamalıydın Mick” dedi Popcorn gözünden bir mikron yaş düşerken. “Önce atlamalıydın.”
Popcorn ile Mick istihbarattandılar. Tabi ki isimleri gerçek isimleri değildi. Her ortama kolayca sızıp bilgi toplamakta üstlerine yoktu. Tüm mahallenin biyolojik haritasını çıkarmışlardı. Üstleri istese onların topladıkları bilgileri kullanarak biyolojik bir saldırı gerçekleştirip tüm insanlığı ve hayvanlığı(pireler hariç) yok edebilirlerdi. PİB’in-Pire İstihbarat Birimi- dünya genelinde milyarlarla ifade edilebilecek çalışanı vardı. Bütün dünya bir pirenin antenlerinin ucundaydı.
Popcorn sert bir düşüş gerçekleştirdi. Hızlıca etrafını kolaçan edip güvenli bir yere zıpladıktan sonra gelen seslere anten kesildi. 1 adam, 2 karga ve 1 kedi gördü. Antenleri aracılığıyla hızlıca bir arşiv taraması gerçekleştirdi. Bir kaç dakika sonra hepsinin kimliğini tespit ederek bir gizli ajana yakışır şekilde olaylara müdahil olmadan izlemeye koyuldu. Duman ve Kara isimli iki karga Uğur isimli bir adamla dalga geçiyordu. Aynı anda Nuri isimli kedi de Duman ve Kara’ya kendini hiç belli etmeden yaklaşıyordu.
“Vay vay” dedi Popcorn “Hiç de fena değil. Bir pire olarak dünyaya gelseydin PİB’de bile çalışabilirdin.”
Belki de doğru söylüyordu ama Sarı Nuri bir kedi olarak dünyaya gelmişti. Ve kediler bilgi toplamaz kuş yerdi. Yerle bir vücudunu hiç ses çıkarmadan sürüyordu. Birden koşmaya başlayıp hamlesini yapacağı mesafeye az kalmıştı. Kara ile Duman “Salak bu adam, yemin ediyorum gerizekalı” diyerek gülüp dalga geçmeye devam ediyorlardı. Aşağıdaki adam ise zaten bütün gece çalışmanın verdiği yorgunlukla bu alaya gereğinden çok daha fazla sinirlenip renkten renge giriyordu. Ve bu alay artık kabul edebileceğinden fazla olmuştu. Bir şey düşürmüş gibi yapıp yerden gizlice bir taş aldı. Sarı Nuri hamle mesafesine ulaştı. Kara ile Duman yeni bir espri arayışı içindeydi ama hala bir öncekine gülüyorlardı. Popcorn gizlendiği yerden durumu analiz etmekteydi. Sahip olduğu engin tecrübe az sonra hikayenin sonunun geleceğini söylüyordu.
Devam edecek…

26 Temmuz 2014 Cumartesi

6. Sokak (1/3)

Karanlık gün alacalandığında atölyeden dışarıya çıktı. Havanın soğuk selamına hızlıca önünü ilikleyerek karşılık verdi. Sokak bomboştu. Bunu fırsat bilen iki iri karga adamın yanına doğru süzüldü. “Şişt” dedi biri. “Şişt ekmeğin var mı biraz?” “Yok” dedi adam. “Simit” dedi aynı karga. “O da yok” dedi adam. “Hayır simit derken senden bahsediyor” dedi yanındaki karga. “Ha-ha!” dedi adam yüzünde hiç bir gülme ifadesi olmadan “İlkokul espri anlayışınıza hayran kaldım. Şimdi siktirin gidin!” “Siimit siimit ga ga ga siimit siimit ga ga ga” diye alay etmeye başladılar adamın verdiği cevaptan haz duyarak. Adam “Lan oğlum anam avradım olsun” deyip koştu üzerlerine. Kargalar panikle kaçtılar yakındaki bir çatıya ve az önce korkmamışlar gibi tekrar başladılar. “Siimit siimit gagaga siimit siimit gagaga…” Onlar bu alaycı tavırlarını sürdürürken ve dalga geçilen adam onlara aşağıdan küfürler yağdırırken dişi kedilerin peşinde koşaraktan günden güne eriyip biten sarı kedi Nuri artık bir şeyler yemesi gerektiğini düşünmüş bunu pratiğe dökme amacıyla sinsi, sessiz ve bir yılan gibi yaklaşmaktaydı yanlarına. Ve kargalar hiç bir şeyin farkında olmadan siimit siimit gagaga demeye devam etmekteydi…
*** 
Mahallede onu öyle çağırırlardı. Sarı Nuri. Bu adı elbette kendisi seçmemişti. Mahallenin eski veledi ve de şimdiki piçi koymuştu bu ismi ona. Tıpkı Maslak’ın eski kedilerinden babası Kel Coşkun’un adını koyduğu gibi. Sarı Nuri babasını bilmiyordu. Hiç de karşılaşmamışlardı. Babası o annesinin karnına mercimek tanesi olarak düştüğünde başka dişi kedilerin peşinden çok uzaklara gitmişti. Sarı Nuri babasını tanımamıştı ama gen bu çekiyordu. O da tıpkı babası gibi dişilere meraklıydı. 7 aylıkken başladığı çapkınlık hayatını ardında bıraktığı sayısız sarı lekeli, tamamen sarı, sarı kırçıllı yavruyla doludizgin sürdürüyordu. Cinsel performansıyla usta porno oyuncularına dahi taş çıkarttığı o yıl dişi kedi düşünmekten yemek düşünemez olmuş, bu uğurda harcadığı enerjiyle güçten düşmüştü.
Neden sonra bilinmez belki de mahalledeki tüm dişi kedilerin ya hamile ya da yavru kedi sahibi olması nedeniyle -ki bunların çoğunun Sarı Nuri’nin 1 ya da en fazla 2 gün takıldığı dişi kediler olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı- yemek bulması gerektiğine karar verdi. Yoksa açlıktan ölecekti. Tam da bunları düşünürken 4-5 bina uzağından gelen karga seslerini duydu.
Biliyordu; O, tanrının sevgili kedisiydi..
***
Kara ile Duman ilk defa uçtukları günden beri gankalardı. Konuşma dillerinde sıklıkla “g” ile başlayan kelimeler kullandıkları için kendilerine kanka yerine ganka diyorlardı. Kargaların “g” ağırlıklı konuştuğuna dair salakça inanç nereden geliyor bilmiyorum ama durum gerçekten de böyleydi. Şirinlemek gibi bir şey.
Kara ile Duman ilk uçuşlarını kanat çırpışları ile değil, o korkunç fırtınanın onları güvenli yuvalarından tüy gibi havalandırıp, oradan oraya savurduktan sonra ikisini de sersemletip yan yana düşürmesiyle gerçekleştirmiş ve ilk defa yuva dışı bir varlıkla karşı karşıya gelmişlerdi. İkisi de karşısındakini küçük vücutlu koca kafalı koca gagalı çirkin bir yaratık olarak görmüştü. Aynı anda vay amk demişlerdi içlerinden karga olmanın gereği ağzı bozuklukla; nasıl yaratıklar var bu dünyada? Tanışıp da ganka olduktan bir zaman sonra beraber su kıyısına gittiklerinde kendi yansımalarını görmüş ve çirkinliğin önemli olmadığını önemli olanın iç güzelliği olduğunu içsel bir sözleşmeyle kabul etmişlerdi. Kabul etmesine etmişlerdi ama yalnızca önemli olduğunu kabul etmişlerdi. Öyle olacaklarını değil. Ve gendi bu çekiyordu. Büyüdükçe arsız kavgacı bulaşık bir tip olmaları kaçınılmazdı tıpkı ataları gibi. Onlar da öyle oldu.
Beraber olduklarında bütün civar hayvanları illahlah ediyordu onlardan. Kedilerin mamasını çalıp, köpeklerin suyuyla gargara yapıyorlardı. Etrafta bozmadıkları yuva bırakmamışlardı. Bazen gagalarına sert bir cisim alarak çok yükseklere çıkıp hayvan vurmaca oynuyorlardı. Kara bu işte daha yetenekliydi. Ama Duman da insan kafasına sıçmaca oyununda daha iyiydi. Kafalarına sıçtıkları insanlar bir de gidip de bilet almıyorlar mıydı gülmekten kırılıyorlardı. Kafana sıçayım diyorlardı arkalarından gafana. Beraber iyi bir ikiliydiler.
Günlerden bir gün Kara ile Duman yine her zamanki sabah takılmacalarındayken kapı açılma sesi duydular. Çıktığı gibi önünü ilikleyen sabi sübyan bir insan yavrusu gördüler ve biraz eğlenmeye karar verdiler.
Devam edecek…

20 Temmuz 2014 Pazar

MİDESİZ AŞKLAR MEMLEKETİ

midesiz aşklar memleketinde bir kadın
gülücekler dağıtıyor etrafa
karıştırmadan hiç birini birine
hepsine aynı gülücük ayrı yerlerde
midesiz aşklar memleketinde bir kadın
seviyorum diyor tüm hareketleriyle
ve öpüyor hatta dudağından ünlem ve soru işaretli bir sevgiyle
giderken değmeye bir başka bedene
midesiz aşklar memleketinde bir kadın
o kadın
tüm bedenlere talip bir kurnaz
saklayarak onları birbirinden sessiz yalanlarıyla
umursamazca ilerliyor umursanmayacak geleceğine

midesiz aşklar memleketinde bir kadın
durup da kendine bakmaya cesareti olmadan
kaybediyor ruhunu biraz daha biraz daha
ruhuyla değil de bedeniyle insanları çekerken
ve gittikçe ruhsuz bir et parçasına dönüşürken
hala 16’lık halini mi görüyor acaba
aynadaki aksinde

uğur s.

4 Temmuz 2014 Cuma

Anılar ve Oda

Odaları değiştiren şeyler vardır. Odalara anlam katan ona bir kişilik kazandıran şeyler. Dört duvar bir ölüyü yaşayan bir yer halini getiren şeyler. Eşyalar mesela. Eşyalar bir odanın karakteridir. Kullanılan her bir parça mecburiyetten de olsa zevk meselesi de olsa odayı ve dolayısıyla odanın hayatını biçimlendirir. Anıları biçimlendirir.
Koku önemlidir. Başta yalnızca temizlik malzemelerinin kokusu olur. Sonra günler geçer, haftalar geçer ve oda sahibinin kokusunu alır. Bu koku odanın kimliğidir. İçeriye girdiğinde zamanın en küçük birimlerinden biri ile ifade edilebilecek bir hızda sana odanın sahibinin kim olduğunu hatırltatır. Koku önemlidir.
Ve zamanla birlikte anılar doluşur odanın içine. Onların izlerini ya görürsünüz ya göremezsiniz ama bilirsiniz. Orada yaşanan ne varsa her birini odanın her bir köşesinde saklı bulursunuz. Bir göz temasıyla beyninize dolar görüntüler.
Sahibinin gittiği bir oda öyle hemen unutmaz onu. Önce eşyalar gittiğinden çıplak kalır bir anda. Ama kokusu hala aynı kokudur. O boş odaya her girildiğinde sahibini hatırlatır.
Koku yeter. Koku ve biraz hayal gücü tüm anıların geri dönmesine yol açar. Yalnız bir izleyici olarak izlenir yer aldığın ya da almadığın geçmiş. Bir oda çıplak da kalsa anılarını saklamayı başarır. Çünkü anılar gerçekleştirenlere olduğu kadar gerçekleştikleri yere de aittir.
Sonra bir gün bir başkası gelir o odaya. Önce eşyalarını getirir. Sonra yavaş yavaş kokusunu... Oda geçmişi en diplere atarak yenilere yer açar. Bir süre sonra geçmiş ortaya çıkamayacak kadar başka biri olur. Ve o eski odada yeni bir hikaye daha yazılmaya başlar. Bir başka hikayenin üzerine...

3 Temmuz 2014 Perşembe

NIGHT MOVES / GECE PLANI 4 TEMMUZ'DA VİZYONDA



Wendy ve Lucy, Kestirme Yol filmlerinden tanıdığımız bağımsız yönetmen Kelly Reichardt’ın bir grup çevreci aktivistin gerçekleştirdiği radikal bir eylemin ardından, yaşamlarının kaotik bir hale bürünmesini konu edindiği son filmi GECE PLANI / NIGHT MOVES 4 Temmuz’da vizyona giriyor. Oscar adayı aktör Jesse Eisenberg, Dakota Fanning ve Peter Sarsgaard’ın başrollerini paylaştığı film 2013 Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışmıştı.

Filmin Konusu:
Josh, Dena ve akıl hocaları Harmon izlenen ekolojik politikaya tepkili olan üç radikal çevrecidir. Çevre duyarlılığını arttırmak adına akıl almaz bir plan yaparlar. Amaçları bir hidroelektrik santralini havaya uçurarak ekosistemi tehdit eden multi-milyarlık şirketlere bir mesaj vermektir. Eylemden sonra herkesin kendi yoluna gitmesi ve sessiz kalması konusunda anlaşırlar. Fakat yaşananlar onları tekrar bir araya getirecek ve hayatlarını kaosa sürükleyecektir.

QUANTUM LOVE / İLK GÖRÜŞTE AŞK 11 TEMMUZ'DA VİZYONDA



Başrollerini güzel yıldız Sophie Marceau ile Can Dostum filminden tanıdığımız François Cluzet’in paylaştığı QUANTUM LOVE / İLK GÖRÜŞTE AŞK 11 Temmuz’da vizyona giriyor.


Filmin Konusu: Pierre (François Cluzet), 15 yıldır evli ve iki çocuğu olan bir avukat. Hem karısını çok seviyor, hem de çok iyi bir baba. Hayatından memnun bir şekilde yaşarken, bir gece Elsa (Sophie Marceau) ile tanışır. Elsa güzel ve çekici bir yazar. Yeni boşanmış, genç bir sevgilisi var. Pierre'le sohbet ederler, gülerler ve aralarında karşıkonulamaz bir çekim oluşur. Ama aralarında bir şey olmadan ayrılırlar. İki hafta sonra tamamen tesadüf eseri tekrar karşılaşırlar. Aralarındaki çekim çok güçlüdür; ama içinde bulundukları durum onları zor da olsa birbirlerinden uzak tutar. Pierre rutin bir ilişki yaşıyor olsalar da karısını sevmektedir. Elsa ise asla evli bir erkekle birlikte olmaması gerektiğini düşünmektedir. Telefon numaralarını almadan bir kez daha farklı yönlere giderler. Fakat hayat onları tekrar biraraya getirecektir.

27 Haziran 2014 Cuma

Olmayınca Olmuyor İşte!



"Bir insan bir şeyi ne kadar çok isterse olurmuş."

Evet bu tarz, buna benzer sözler çok duydum, okudum bla bla bla... Yok arkadaş olmuyor. Bir de çok istedikçe, o istek gel zaman git zaman ortadan kayboluyor. Elbette birilerine suç atacak değilim isteklerimin olmaması yüzünden. Zira olmayan tek bir şey var ve artık öyle ki kafama takmıyor haline geçmiş bulunmaktayım.

Ne mi?

5. kez yüksek lisans denememden de elim boş döndüm. Aslına bakarsanız hala şansım var. 7. yedek olarak imkansızı mı başarayım arkadaş!

Zor gibi.

İlk mezun olduğum sene kendime 5 yıllık bir süre koymuştum. Evet, 4 yılımızı da boş geçmedik ve son senemize büyük bir hızla giriyoruz.

İlk sene Şehir Üni. ve GSÜ denemelerimden elim boş dönmüştüm. İkisinin de hazırlığına başvurmamdan ötürü pek şansım yok gibiydi. Şehir, 2 kişi alıyordu olmadı. GSÜ ise bir kişi alacağım demesine rağmen 4-5 kişi aldı o sene. 1.5 puan civarında bir şeyle kaçırdık. Olmadı.

Elbette pes edecek değildim. Ertesi sene sadece Mimar Sinan'a yani güzide okuluma başvurdum. Başvurmaz olaydım. Açık ve net, mülakata bile kalamadım. yok abisi bizde kafa yok. Akademi neymiş yahu?

Akademi, eş, dost, akraba, tanıdık ve bilimum saçma subuk ilişkilerle dönen bir yermiş. Öyle. Çünkü sırf tanıdık diye, aynı masada yedik içtik diye, oynaştık diye, öyle diye, böyle diye girenler var. Sonra da ver elini arabistan çölleri 10 sene de belki biter o yüksek lisans.

Bu arada kimseye bok atma derdinde değilim. Yani atılacaksa bu ikili ilişkilere atabilirim. Yapacak bir şey yok. İçine ettiğimin mülakatlarında heyecanlanıyorum işte arkadaş. Cool bi havamda yok. Sonra vakti zamanında hocası hakkında dilekçe vermiş adamız.Neyse. Sevilmemek olur, işin fıtratında var. Ama sevilmiyoruz diye mi alınmıyoruz acaba? Bu soru sonsuza kadar aklımda olacak.

3. senemde tekrar Mimar Sinan'a başvurdum. O sıralarda askerdeydim. Bir tez önerisi yazmak, okumak zor olmadı değil. Ama bir şekilde yaptım. Nihayet mülakata kalmayı başardım. Ama herkese bedavadan not veren, ödevsiz, ders anlatmadan insanları en yüksek notlarla geçiren Ali Akay'ın abbuk subbuk sorularına maruz kaldım. Tamam alınmayabilirim. İyi değilimdir. Kabul ama şu bir gerçek.... (söylemeyeceğim çatlayın amk)

4. Sene ve beşinci başvuru ile GSÜ'nün kapısını bir kez daha tıklattım. Bir sene önce hazırlık sınıfı kaldırılınca bize yine gaybana gecelerdi. 2014 yılında tekrar açılınca başvurduk evelallah. Vallahi yanlış anlaşılma olmasın ama GSÜ'nün standartları Mimar Sinan'dan daha adil. Zira şunu hissediyorum. Eş, dost, hısım, akraba gibi durumlarla karşılaşmıyorsun. Bürokrasi bazen çözüm işte.

Elbette Mimar Sinan'a 150 kişi GSÜ'ye 20 kişi başvuruyor ve zorlu bir süreç olduğunu kabul ediyorum ama ulan hep bize mi lo lo?

Hep bize lo lo aynen. Çok isteyen değil çok sevişen kazanır. Bunu unutmayın.

Neyse 5. denememiz olan GSÜ'de şu an yedeklik aşamasındayım. İlk defa üzülmedim. Olacağı yok zira bu sefer sözlerinde durup hazırlığa bir kişi almışlar. Yani üzerimdeki 6 kişi egale etmem zor. Napsam kessem mi adamları?

Ha bir de Mimar Sinan'a başvurdum son dakika da. Ama gitmedim sınavına. Çünkü birilerinin yüzünü görünce artık midem bulanıyor. Camı çerçeveyi indiresim geliyor. Ulan insafsızlar, insan bir tebessüm eder be!

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Blood Ties [2013] : 70'ler, Suç ve Bir Aile Dramı



Not: Uzun süredir buralara uğramadım. Özlemişim. Sıklaştıralım uğramalarımızı.

Guillaume Canet'in yönetmenliğini yaptığı Kan Bağları (Blood Ties) filminin oyuncu kadrosu fazlasıyla görkemli. Sırf bu haliyle bile iştah kabartan bir yapım olarak karşımıza çıkan film, 70'lerde geçen bir aile dramını gerek kostüm ve mekan seçimleriyle, gerekse de müzikleriyle pastanın üzerindeki çilek misali süslemiş.

Michel ve Bruno Papet'in 'Deux Freses, Un Flic, Un Trauand' adlı romanından 2008 yılında uyarlanarak çekilen ve yönetmenliğini Jacques Maillot'un yaptığı 'Les Liens du Sang' filminin yeniden çekimi olan Kan Bağları, hikayeyi Fransa'dan ABD'ye taşıyor. Hatırlatalım, Canet ilk filmin oyuncusu da ayrıca.

Film ilk andan itibaren sorunlu ağabey-kardeş ilişkisine odaklansa da, yan karakterleri de olabildiğince açıklama derdinde. Bu durum hikayeye pek hizmet etmemesi yönünden olumsuz bir etki bırakabilir izleyen üzerinde. Marion Cotillard, Mila Kunis ve Zoe Saldana filme güzellikleriyle olduğu kadar, oyunculuklarıyla da değer katmışlar. Kunis'in karakterinin biraz gereksiz olduğunu düşünsem de, oyuncu rolünün hakkını vermiş. Baba rolündeki James Caan'a da diyecek lafımız yok elbette.


Hikaye 1974'ün New York'unda geçiyor. Chris (Clive Owen) şartlı tahliye ile 12 yıllık mahkumiyetini sona erdirir. Hapishaneden çıkarken kapıda polis olan kardeşi Frank (Billy Crudup) ve kız kardeşi Marie (Lili Taylor) beklemektedir. Sıkı bir aksiyonla başlayan film hapishane bölümüyle Chris'in babası ve ailesiyle kucaklaşmasına uzanıp, fazlasıyla yavaşlıyor. Biri kız biri erkek iki çocuğu olan Chris'in eski eşi Monica fahişelik yaparak geçimini sağlamaktadır. Babası ise ameliyattan yeni çıkmıştır ve ailesine düşkün bir adamdır.

Filmin ilk bölümü Chris ve Frank arasındaki dialoglara sahne oluyor. Frank, ağabeyi için elinden geleni yapar. Chris şartlı tahliyesi gereği beladan uzak durup, Frank'in bulduğu bir işte çalışmaya başlar. Güzeller güzeli Natalie ile de burada tanışır zaten. Chris işinden daha ilk günlerde patronuyla tartışıp ayrılır. Eski bir dostu olan Mike ile fast-food işine gireceklerdir. Fakat bunda da başarısız olur. Bir yandan parasızlık, bir yandan Natalie ile başlayan ilişkisinin bu yüzden bitmesi derken, Chris'in sakin günleri sona erer.

Chris eski dostlarla bir araya gelir ve beladan belaya koşar. Bir yandan polis peşindedir. Frank'in Chris ile beraber yaşaması amirleri tarafından eleştirilir. O kardeşinin yanında olmak istemektedir. Fakat Chris onu nihayetinde içinden çıkamayacağı çok zor bir duruma sokar. Bir yandan da Vanessa ile ilişki içerisinde olan Frank onun kocası tarafından tehdit altındadır. Vanessa'nın siyahi olması da departmanda başka türlü bir sorundur. Döneme ait önemli ayrıntılar olarak bu bölümünde gayet iyi işlendiğini söylemek isterim fakat elbette üzerinde fazla durulmamış.

Aile ilişkileri üzerine yapıcı ve derdini iyi anlatan bir eser olarak Kan Bağları başarılı bir film. İkinci bölümde artan tansiyonuyla ve kendi adıma beklenen fakat filmin bütününü kaplayan atmosfere uygun sonuyla izleyiciyle bağ kurabilen bir film olmuş. Genel olarak iki erkek kardeşin çocukluklarından gelen anlaşmazlıklarına, aile olma, baba tarafından sevilip-sevilmeme ve dostluk üzerine bir hikaye anlatılıyor filmde. Bir yandan da politik olarak da günümüzde de hala geçerli yasaları gösteriyor bize. 'Suçlu, her zaman suçludur' tarzında genel-geçer bir analiz olsa da, devletin suçluyla amansız mücadelesi, cezasını çektiğinde bile peşini bırakmaması da anlatının bir başka boyutunu oluşturuyor.


Dönemin atmosferine uygun yan hikayeler başarılı bir şekilde filme yedirilmiş. Her ne kadar filme başarısız diyemeyecek olsam da büyük bir tatmin veya olmuşluk hissi verdiğini de söyleyemem. Yine de izleyen açısından, salon çıkışında geriye üzerine konuşulmaya değer bir haz bırakacaktır.  

14 Mart 2014 Cuma

Berkin Elvan Ölümsüzdür

Çizim: Hatice Türkmen

Söylenecek pek söz yok. Bütün umudunu seçime bağlamış katil bir devletten ne beklenebilir ki artık? Bence hiçbir şey. Bir parça insanlık onurları bile kalmadığı apaçık ortada. İnsafsızca saldırmak, yok etmek karakterlerinin bir parçası haline gelmiş. Öç alırcasına insan katletmeleri, küçücük bir bedeni politik meselelerine alet etmeleri, hayasızca söylemleri hayal edilemeyecek boyutta. 

İnsan işte yine de yaşamaya çalışıyor. Bu iç güdü ile bünyede var olmuşuz. Öyle ki, yitip giden bedenler bile sonsuza dek yaşayacak. Kimi zaman fısıltıyla bir köşe başında, kimi zaman meydanlarda haykırışlarla! 

BERKİN ELVAN ÖLÜMSÜZDÜR