15 Kasım 2013 Cuma

Bir 'Doctor' Varmış 50 Yaşında!

Öncelikle hala Doctor Who izlememiş olanlar buradan uzak dursun diyerek başlıyorum. Zira heyecanımı paylaşmak için yazmam gerekiyor. Bu yazı genel olarak 50. yıl özel bölümü öncesinde oluşan amansız bekleyiş üzerine olacaktır.

Bunun ardından hala Cnbc-e Kasım sayısını almayan Whovian'lar'a söylemem gereken tek şey alın. En azından arşivinizde durmalı. Çok bir şey yok. 1-2 yapıştırma, kitap ayracı falan. Bir de 50 maddelik bilinmeyenler var. 

1. madde şöyle:
Doctor Who'nun ilk bölümü 23 Kasım 1963'te saat 17.15'te yayınlanmıştı. Doctor Who'nun 50. yıl özel bölümü de bu tarihten tam 50 yıl sonra aynı saatte yayınlanacak. 

Bunu niye 23 Kasım ? diye soran arkadaşlar için yazdım. Devamı için nereye bakmanız gerektiğini biliyorsunuz zaten.

Son bir kaç gündür ortaya çıkan görüntüler heyecanı daha da arttırdı açıkçası. Her ne kadar Brezilyalı yoldaşlar 31 saniyelik bir videoyu yanlışlıkla yayınlayınca sanırım BBC durumu kurtarmak için 80 saniyelik başka bir fragman yayınladı, aslına benzerseniz benzerdi. Ama daha eğlenceli olduğu kesin.



Bu iki görüntüden önce çıkan, sanıyorum ki Brezilyalıların yanlışlıkla yayınladıkları videonun yerine olması gereken 14 saniyelik bir görüntü. 11. Doctor, Clara ve 4. Doctor'un atkısı. Zaten olayların Elizabeth ile alakalı olduğunu biliyoruz. Görüntü bize hiçbir şey ifade etmiyor. Büyük ihtimalle büyük zaman savaşına ait bir Gallifrey resmi diyebiliriz buna ve bu resmin Elizabeth'in elinde ne işi var?

Büyük ihtimalle Clara o yüzden "bu imkansız" diyor. Yani 11. ve 10. Doctor'u bi araya getirecek olan vakit bu vakit. 11. Doctor'u Elizabeth zamanına götüren bu resim. Peki 10. Doctor'u ne? meraklı bekleyiş.

Şimdiye kadar zaman savaşı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Hiçbir görüntü bize gösterilmedi ve bu vakitte ortaya çıktılar. Bunlar şimdilik önemsiz. Çünkü filmi izlemeden neler olup bittiğini anlamamız mümkün değil ve hatta şimdiye kadar ki fragmanlarda dahi Doctor'ların kendileri bile bunu çözememiş görünmekteler. Örneğin 10. Doctor'un tepkisi bunu belli ediyor.




31 saniyelik bu video dediğimiz yanlışlıkla yayınlanan fragman. Yahut biraz daha kısa hali. Ama neredeyse bir çok bilgiye sahip olmakla beraber bu bilgi bizi daha da bilgisizleştiriyor. Örneğin John Hurt'un Doctor'u hakkında hiçbir bilgimiz yoktu bildiğiniz gibi. Birazdan onunla ilgili ilk görüntüyü de paylaşacağım zaten fakat öncesinde şunu söylemek istiyorum. Ne diyor? "Doctor'u arıyorum". Yani Doctor'un orada olacağını biliyordu. Belki de kendisi onlara mesaj gönderdi. Bilerek gelecekteki Doctor'lara mesaj göndermiş olabilir. Belki bu mesaj yanlışlıkla ikisine birden ulaştı ve 10. ve 11. Doctor'ları bir araya getirdi. Hatırlarsanız River Song'un ilk ortaya çıkışı. Yardım mesajı atar ve yanlışlıkla 10. Doctor'a ulaşır mesaj ve onunla karşılaşır. Tekrar neden böyle bir şey olmasın.




Yukarıdaki video, The Name of The Doctor bölümünün sonu. Clara, Doctor'un zaman çizgisine atlar ve bütün Doctor'ların yüzlerini görür. (Aynı biz gibi)

Ama daha önce hiç görmediği biri vardır. 11. Doctor onun kim olduğunu anlar. Yukarıdaki 31. saniyelik videoda ne diyordu 11. Doctor? "Bir çok yüzüm, bir çok hayatım oldu, unutmak için çok çabaladığım biri var" Önemli!!!

İşte unutmak için çabaladığı bu kişi Doctor'un geçmişi, kendisi. Ve haliyle John Hurt'un Doctor'u. Elbette bunun hakkında söylenecek pek bir şey yok. nasıl unuttu, ne oldu, bitti hala bilmiyoruz. Ve gerçekten de o mu? Benim tahmini elbette o. Zira The Name of the Doctor bölümünde şöyle diyordu. "Ben olduğunu söyledim. Hiç Doctor olduğunu söylemedim. Gerçek adım önemli değil. Seçtiğim isim Doctor. Seçtiğin isim verdiğin söz gibidir. O da bu sözü bozan." Yani John Hurt'un Doctor'u sözü bozuyor. "Ne yaptıysam barış ve akıl sağlığı adına" yaptım diyor. 11. Doctor ise "ama Doctor adına yapmadın" diyor.

Doctor ismi verdiği biz sözdü ve bu sözü bozan biri vardı. Yine kendisiydi ama Doctor olmayı seçen kendisi değildi. Ve unutmaya çalıştığı kişi de bu tarafıydı. Peki kimdi bu unutulması gereken?

İşte bunun cevabı da 6 dakika 49 saniyelik mini bölümle açıklanıyor. Bilindiği gibi 8. Doctor'u sadece bir bölüm de Doctor Who filminde görmüştük. Onun ardından 2005 yılında 9. Doctor'un nasıl rejenerasyona girdiği, niye girdiği hakkında hiçbir bilgimiz yok. Ama yanlış hatırlamıyorsam onun zamanında zaman savaşından bahsediliyordu.



Bu mini bölümde 8. Doctor'u görmeyi hiç beklemiyordum açıkçası fakat şahane oldu. Zira 50. yıl özel bölümünü daha da anlamlı hale getirdi. Büyük Zaman Savaşı 8. Doctor'un zamanda başlamış. Öncelikle bunu öğreniyoruz. Dalekler ve Time Lord'lar arasındaki savaş bütün evreni yok etmekte ve 8. Doctor'un buna kayıtsız kaldığını görmekteyiz. Zira neydi olay? Doctor savaşmaz, yardım eder.

Doctor bu kısa bölümde yardıma ihtiyacı olan birini kurtarmaya çalışır fakat yardım edeceği kişi onun Time Lord olduğunu anlayınca ondan kaçar. Doctor'da bir yere ayrılmayacağını söyler ve uzay gemisi yüzeye çarparak patlar. 8. Doctor'da böylece hakkın rahmetine kavuşur.

Dur bir dakika!!! Düştüğü yer Karn. Doctor'un daha önceki hayatlarında gittiği ve yardım ettiği Karnlı bilgeler onu tekrar hayata döndürürler, sadece 4 dakikalığına. Karn da Time Lordlar hakkında bir çok şey var anlaşılan bu bölümde. Doctor istediği gibi olmayı seçebiliyor. Bütün evreni yiyip bitiren savaşın tek umudu Doctor'dur. Doctor: "Bu benim savaşım değil, bunun bir parçası olmayacağım" der. "Yardım edebildiğimde ederim, savaşmam" Karnlı bilge "kendine iyi bir adam dediğin için mi?" diye sorar

- Ben kendime Doctor diyorum, der 8. Doctor. O bir Doctor'dur ve Doctorlar savaşmaz, iyileştirir, yardım eder.

Doctor olmaktan ödün vermek istememektedir ama yapacağı başka bir şey yoktur. Rastgele Doctor olmasına gerek olmadığını söyler Karnlı bilge. Bilge mi? Kızgın mı? ne olmak istersin diye sorar. 8. Doctor artık bir Doctor'a ihtiyaç olduğunu sanmıyorum der ve Savaşçı olmayı ister. Rejenere olur ve ardından, "Artık Doctor değilim" der.Bu John Hurt'un Doctor'udur. Savaşçı Doctor. Sözü bozan Doctor'dur.

İşte 11. Doctor'un söylediği unutmak istediği geçmişi budur. Bundan sonra neler olacak göreceğiz.

Tek bildiğim son 8 gün ve heyecanlı bir bölüm olacağı. 10, 11 ve The War Doctor bir arada. Artık bundan sonra John Hurt'un Doctor'u dememize gerek yok. Onun adı belli. The War Doctor.

Sorulacak bir sürü soru var elbette ama bekleyip göreceğiz. Sanırım 2 dakikalık bir bölüm yahut fragman daha var. Öyle bir şey okumuştum bir yerlerde. Eğer varsa nedir bekliyorum. Bu mini bölüm çok iyi oldu. Hem olayları bağlaması, hem 8. Doctor'u görmemiz açısından harikaydı. Hem de özlem giderdik biraz.

6 Ekim 2013 Pazar

Bütün yapmak istediklerimize...

Jess, Nick'e soruyor:



Bir şeyler eveleyip druyor Nick. Ne olacağını bilmiyorsam, o işe balıklama atlamam diyor. Risk alamam diyor kısaca.

Bunu bazen bende kendime soruyorum. Nedense cevap yok. Elbette vardır yapacak bir şeyler ama yapamıyor olma durumu var. Çünkü bende sonrasında ne olacağını bilemiyorum.

İnsan kendisine eziyet etmemeli sanırım.

Birilerini izlemekten hiç haz almıyorum, artık! Ben yerimde saymayı bile geçtim. Saçlarım seyrekleşmeye başladı, belim artık daha çok ağrıyor. Dişlerim kırılıyor. Çizgiler falan da var yüzümde.

Hatta ve hatta bir kaç tel beyazım bile var artık. Bunun ne anlama geldiğini biliyor olmalısınız.

Anaokulunda 5-6 yaş arasında çocuklara satranç öğretme girişimim oldu geçenlerde.

Düşünmekten kendimi alamıyorum. Ben üniversiteye başladığımda bu çocuklar yoktu. Artık bu çocukların babaları yaşındayım ve bundan mutlu değilim.

O zaman herkese ve bütün yapmak istediklerimize içiyorum bu akşam.

Şerefe!

7 Ağustos 2013 Çarşamba

YAZIN ÜZERİNE

Bir Jack London olmak için doğru zamanda ve doğru yerde yaşamak gerek. Misal köpekten iyi anlarım deyip de 1800'lerin sonunda yaşıyorsan iş yaparsın. Hele bir de altın peşine düştüysen. Çok öykü çıkar. Ama şimdi köpekten anlamak pek bir işe yaramıyor. Arkadaşlarının el rehberi olmaktan öteye gidemiyorsun. Bizim köpeğin dişi çok kaşınıyor ne yapsak ki? Bu değil lanet olsun, bu değil, bu da değil.
Çağımızın değer yargılarını okumaya çalışıyorum. Ancak o kadar çok kelime var ki kafam karışıyor. Güzellemeye karşı değilim yanlış anlaşılmasın. Ama karmaşıklığın küstahlığındansa doğallığın küstahlığını daha çok seviyorum. Tak tak tak söylersin olur biter. Herkesin anlıyor oluşu sizin için bir düşüklük mü? Hem zaten sen ne yazarsan yaz onun anladığı kadar yazmış olacaksın. En azından bir şey anlamış oluyor. Yoksa kaldırımlardı sırtımı karıncalandıran hüzünleri taşıyan da bir cümledir nihayetinde. Tek sorun anlaşılmıyor oluşu. Ama bu önemli bir sorun galiba. Renkler ve tercihler tartışılmaz sözünü kim söylemiş bilmiyorum. Aklıma geldi de oldukça saçma bir söz.
Siz bu yola baş koymuş kardeşlerime laf etmek değil niyetim. Uzaktan kavga hiç tarzım değil. Ama anlamıyorum yahu. Özgüvenimi alıyorsunuz öyle yazınca. Döndürüyorum okuyorum, yan yatıyorum okuyorum, ayağa kalkıp moda geçip okuyorum… Yok. Olmuyor. Bir soru soracağım 2sn içinde cevap vereceksiniz. Soruyorum. Sorun sizde mi bende mi?

28 Temmuz 2013 Pazar

Biter ve Başlar


6 sene olmuş bu blogu yayına sokalı. Kendi halinde, öyle ya da böyle bir şekilde yazdım çizdim. Sonrasında sevgili dostum 'koza' ile beraber yazmaya başladık.

Ne olursa olsun yazmayı seviyorum. Bir anlama gelmesi gerekmiyor yazdıklarımın. Dertlerimi, sevinçlerimi paylaşmayı. İlgi alanlarıma yönelik çiziktirmeyi.

Son bir senedir pek bir şey yayınlayamadım. Bu kendime ve bloga dair az da olsa dönme çabasıdır. Askerlik bitti. Dünyanın en rahat askerliğini yaptım sanırım. Sanırım çünkü başka askerlik bilmiyorum. Sonunda bitti. Bu bitme bana çok şeyler kattı. Devam ettirebilme. Tembel olmamayı, hayata dahil olmayı, yapabileceğimi öğrendim.

İnsan hiçbir şey bilmiyorsa bile en azından hiçbir şey bilmediğini biliyordur düşüncesindeyim. bu düşünce ile hareket edebilmeyi daha da benimsedim.

Elimde ne varsa onu ortaya koymak istiyorum artık. Bir yere gelip bırakmak, umutsuzluğa düşmek gibi hallere girmekten sıkıldım. 25 az bir yaş değil. Çok da sayılmaz elbet ama sürekli durmuş biri için yola çıkmak için geç sayılabilir. Ben işin bu kısmını bir kenara koyup yola çıkıyorum.

Umarım yazabilir, buralarda bir şeyleri sunabiliriz.

Hoşçakalın.

26 Temmuz 2013 Cuma

Var Olmanın Zoraki Oyunu

ibneliği de barındırıyorum içimde, piçliği de
orospuluğu ve pezevenkliği
belki kaltaklığı, belki namussuzluğu
şehveti ve arzuyu
duydunuz ve... hadi gelin şimdi
saldırın bana
koparın tüm parçalarımı vahşice, bir kalıp küflü dişlerinizle
paramparça olsun bedenim her bir parçam başka bir ağızda
ve o zaman ışıldasın ruhum gövdemin ayrılan yerlerinde
yükselsin özgürlüğün çekirdeğine
ihtiyacı olmasın kanatlara kendi hafifliğinde
ve siz bedenimin kanlı parçalarını ağızlarında taşıyanlar
ve siz o an gözlerinizde taşıyın korkuyu
garip bir his kaplasın içinizi
titresin cansız bedeniniz
kusun benliğimden kopardığınız lanetle
ama atamayın hiç birini
yavaş yavaş yeşersin içinizde
ben de korktuğunuz her bir parça her birinizde
korkun korktuğunuz şey olmaktan
ve hiç bir şey yapamayın
çünkü öyle hissedin
mantığınıza söz geçiremeyin
olduğunuzu reddedemeyin sonsuz denemelerinizde
ve yok olup gidin kendi anlayışsızlığınızda
hatırlanmayın asla
kendiniz tarafından bile
ve ben
ve ben bir eylül sabahında rüzgarların getirdiği yağmur olayım
süzüleyim sarı yaprakların üstünden yumuşak toprağa
ıslak toprağın kokusuyla can bulsun bedenim
rüzgarlar versin şeklimi
ve ben yeniden deneyeyim
var olmanın oyununu

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Adres: Hayal Ap. K:3 D:11

Evden çıkmama 1 saat 30 dakika var. Saat 6:33. Badlands’i izledim az önce. Oyunculukların zayıf olduğunu hatırlamıyordum ama bu sefer zayıf gözüktü. Bu filmin aklıma takılı kalmasının nedeni ise… Neyse bunlardan bahsederek canını sıkmak istemiyorum.
Şimdi uyuyorsun değil mi? Bugün erkenden kalkıp bilet almana gerek yok. Bunu 1 hafta sonra yapacaksın. Şimdi ise uyuyorsun. Sade bir uyuyorsun çünkü nasıl uyuduğunu bilmiyorum. Hiç görmedim. Görenler var elbet. Onlarla da tanışmadım. Seni hiç görmedim. Yanında bulunmadım. Kokunu bilmiyorum, tenin ne kadar sıcak bilmiyorum. Ama seni düşünebiliyorum. 454 km uzaktan bunu başarabiliyorum. Ancak bunu başarabiliyorum. Uykunda aniden irkilip biraz daha sokuluyor musun yorganın altına? Neyse ki yorganın altı. Başka birinin sıcaklığı olduğunu düşünmek hoş olmazdı. Başka birinin olup olmadığını sormadım. Olduğu cevabını almak da hoş olmazdı.
Yine oyun mu oynuyorum? Yoksa sen de bana eşlik mi ediyorsun? Senden hoşlandığımı sana sezdirmek hoşuma gidiyor. Ama söylemiyorum. Ağzımdan bunu duyacağın günü, öyle bir gün olacaksa tabi, geciktirmekten haz duyuyorum. Sen de farkında mısın bunun?
Bu yazıyı okuyup okumayacağını bilmiyorum. Bir şey diyecek misin bilmiyorum. Ama gerçek ortada dururken… O orada durabilir. Acelemiz yok değil mi? Benim olmadan da beni mutlu edebiliyorsun.
Bunları açıklarken mızıkmış gibi mi oluyorum? Aslında topladığımız yapraklar para değil, şu yer gibi yaptığımız köfteler bildiğin çamur mu demiş oluyorum? Oynamaya devam etmeyecek misin? Hadi ama bunları yazmış olmam sana söylediğim anlamına gelmez. Belki 1 hafta sonra bilet almak için erkenden kalkacak başka bir kız vardır. Hemen de üstüne alındın.
Az önce acelemiz yok derken şüpheye düştüm. Ne dersin sence başka birileri çıkar mı karşımıza? Yavaş yavaş azalır mı konuşmalarımız?
Bunları düşünmek istemiyorum. Hepsi yanlış hareket etmeme yol açıyor. Seninle keyifliyim. Tek sorun kollarımın 454 km olmaması. Öyle olsaydı bile parmak ucumla dokunabilirdim. Ama ben seni sarmak istiyorum. Çünkü sen beni sarıyorsun. Yavaş yavaş daha fazla adım atıyorsun içimde bir yerlere.
Gülüşün fotoğraflardan bile rahatlatıyor beni. Tüm sıkıntılarımı göğsüne yaslayabileceğimi hissettiriyor seni bir kurtarıcı olarak görmeksizin. Sanki yanında huzuru bulabilirim gibi geliyor. Yanlış anlama sana bir misyon yüklemiyorum. Yazın sıcağında ağaç gölgesi altında uzanıp rüzgarın otları çalarken çıkardığı sesi dinleyip beyaz bulutlu mavi gökyüzünü seyrederken o ağaca ya da gökyüzüne bir misyon mu yüklemiş oluyorum?
Hava aydınlanıyor. Eşyalarımı toplayıp yola çıkmam gerek. Diyeceklerim bu kadar değil. Diyeceğim çok şey var, belki sonra. Uyandığında aklına ilk gelen ben olursam bu enerji olayını çözmüşüm demektir. Neyse kalkamıyorum başından. Görüşürüz.

Sıkıca

Bazen aşk
İki ayrı kalbi öyle sıkı bağlar ki birbirine
Hiç ayrılmayacaklar sanırsın
Yanılırsın
Aradaki gergin bağın koptuğu günde
Çaresizce etki tepkinin hükmünde
Görürsün
Birbirlerinden çok uzağa
Savrulduklarını bambaşka kalplere

Paramparça Sümüklü Böcek

Benim için küçük sümüklü böcek için büyük bir adım. O kadar büyük ki ağırlığını kaldıramıyor. Kabuğunun çatırdayarak kırılışını yalnızca duymuyorum, ayağımın altından tüm bedenime yayılan o soğuk titreşimle birlikte hissediyorum da. Tüylerim diken diken oluyor. Ayağımı geri çekmek istiyorum ama tepki sürem buna izin vermiyor. 1 saniye ömrünü sonlandırmama yetiyor. Duruyorum. Eğiliyorum. Paramparça olmuş kabuğunun yüzlerce parçasının saplandığı parıldayan bedenine bakıyorum. Arkasında parlak izler bırakmış. O parıldayan izleri takip ediyorum. 1 saniyede ölmek için o küçücük alanda kaç saat yol kat ettiğini tahmin etmeye çalışıyorum. Her yerde parlak izler var. O izlerin yanından geçerken ağır ağır bir başkasının gidişini izliyorum. Ardından parlak izler bırakıyor. Ayağa kalkıyorum ve ilerlemeye devam ediyorum.

Hiç durmadım ki. İstemsizce attığım bir çok adım bir çok parçaya ayırdı canları ve ben olduğum yerde duramıyorum bir türlü. Görünmez ipler kontrol ediyor bedenimi ve ben paramparça ettiğim canları kafama yükleyerek devam ediyorum. Boynum ince. Yük ağır. Ve bir gün boynum kırılacak; öleceğim diye korkuyorum… Ölümün yavaş yavaş içime yuvalandığını bilerek hayır çok daha yoğun… Hissederek. Korkuyorum.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Unuttuk!



Bataklıkta açan bir çiçekti özgürlük.
Alabildiğince koşabilmekti hayat, durmadan.
Kim derdi; hayallerimizden vazgeçeceğiz.
Şimdi solgun bir yaprak düşlerimiz,
Ulaşılması güç.
İnsan unutur mu?
Unuttuk işte.
“Neydik, ne olduk” demeye fırsat kalmadı.
En güzel zamanlarımızdı hâlbuki durulduk.
Tutsak olduk,
Poşumuzdan, öpmelerimizden, içmelerimizden dolayı.
Şelaleydi ruhumuz, kuruduk.
İşte unuttuk, unuttuk, unuttuk ve yok olduk!

17 Mayıs 2013 Cuma

BEKLEMEK

Her sabah böyle başlamadı. Ama zaman bir çok şeyi değiştirebiliyor. Her şeyin gökyüzü gibi gri olması belli bir zaman alıyor. Bir gün uyandığında fark ediyorsun ki artık her şey rengini yitirmiş. İnsan umutları da tıpkı bir  çöl bitkisi gibi çok az suyla canlı kalabilir ama su olmazsa sararır, kurur. Ve sonra... Yok olur.

Nefretle kabullendiği alarmının sesiyle uyanıyor. Alarmı kapattığında onun dışında kimsenin duymadığı bir şarkı başlıyor.



Boğazı kurumuş. Yataktan kalkıp şifoniyerin üstündeki pet şişeye uzanıyor. Boğazını rahatlatan, boş midesini rahatsız eden sudan 2 büyük yudum alıyor. Kapağını kapatıp aldığı yere koyuyor. Bir süre çıplak ayaklarını soğuk parkeye bastırarak yatakta oturuyor. Rüyalarında kaybettiği bilincinin geri gelmesini bekliyor. Gözleri her zamankinden daha boş, çıplak ayaklarına bakıyor. Bir süre sonra, soğuktan kanı çekilen pembeleşmiş ayak parmaklarına bakmaktan sıkıldığında, yataktan kalkıyor. Hafifçe gıcırdayan eski kapıyı açıp odasından çıkarken buğulu penceresinin ardındaki çıkıntıda son ekmek kırıntısını yiyen serçe de uçup gidiyor. Aşağıya iniyor, dış kapının kilidini iki kere çevirerek açıyor. Ayağına dışarıda giydikleri gri terlikleri giyerek dışarı çıkıyor. Güneş doğmuş ama karanlık bulutların ardında. Hafif bir rüzgar esiyor. Ne soğuk ne sıcak. Ağaçlardan düşmüş yapraklar kaldırımın kenarında ve çimenlerde birikmiş. Sokakta kimse yok. Ve hiç bir ses yok. Her şey yoğun bir griliğin ardında kalmış. Ev duvarına bitişik posta kutusuna gidiyor. Metal kapağını her şeyin grileşmediği zamanlar açtığı heyecanla açmıyor. Ama yine de açıyor.
...
Boş posta kutusunun altındaki merdivenlere oturuyor. Cebini yoklayıp aşağıya inerken babasının paketinden aldığı sigarasını ve çakmağı buluyor. Sigarasından derin bir nefes çekerek dumanını havaya salıyor. O kadar derin çekiyor ki saldığı dumanla birlikte sis çöküyor. O kadar yoğun bir sis ki 10 metre ilerisini göremiyor. 10 saniyede bir dudağına götürdüğü sağ eli dışında oturduğu yerde hareketsizce sisin kalbine bakıyor. Uzun saçlarıyla ince bir karaltı görüyor. Hareketsizce oturmaya devam ediyor. Karaltı da sanki onu izliyor gibi bir süre sabit duruyor. Sigarasının koru izmaritine yaklaşıyor. Karaltı yavaşça hareket ederek sisin içine ilerliyor. Sigarasının izmaritini beton merdivenin yanına bastırıyor. Sis çöktüğü gibi hızla dağılıyor. Oturduğu yerden kalkıyor. Posta kutusunun kapağını kapatıyor. Söndürdüğü sigarasının izmaritini yan bahçeye fırlatıyor. Dış kapının kilidini yarım çevirişle açıyor. Ayağındaki gri terlikleri çıkararak içeri giriyor. Kapıyı ardından çekerek anahtarı iki kere döndürüyor. Üst kata çıkıyor. Odasının kapısını ardından gıcırdayarak kapatıyor. Şifoniyerin ilk çekmecesini açarak beyaz bir poşet alıyor. Yatağının yanından geçerek penceresini açıyor. Beyaz poşetin içindeki bayat ekmekten bir kaç parça kopararak pencerenin çıkıntısına ufalıyor. Fazla kalan ekmeği poşetin içine koyduktan sonra pencereyi kapatıyor. Şifoniyerin ilk çekmecesini açıp poşeti içine koyuyor ve yerine sürüyor. Yatağına gidiyor. Pikeyi aralayıp içine giriyor. Gözlerini yumuyor. Kafasındaki müzik çalmaya devam ediyor.

9 Nisan 2013 Salı

SENİNLEYKEN

Kabul
Sana kadınım diyebilecek kadar büyümüşken
Saçlarımla oynadığında huzurla uyuyacak kadar küçüktüm
Kollarımla seni tamamen saracak kadar büyümüşken
Yürürken elinden tutacak kadar küçüktüm
Karanlıktan korkmayacak kadar büyümüşken
Yalnız uyuyamayacak kadar küçüktüm
Hayatın kör bir döngü olduğunun farkına varacak kadar büyümüşken
Yanında mucizelerin de var olabileceğine inanacak kadar küçüktüm
Gittiğinde ağlamayacak kadar büyümüşken
Sensiz devam edemeyecek kadar
Yaşlıydım

knockin on heavens door

27 Şubat 2013 Çarşamba

LE DİALOGUE

-Merhaba güzel bağyan seni tanıyabilir miyim?
-Bilmem tanıyabilir misin?
-Gözüm bir yerden ısıracak ama..
-Nasıl bir yerden?
-Masum bir yerden. Mesela burun!
-Olmaz burnum çok acır benim.
-Yanak?
-İlla ısırmak zorunda mısın?
-Yok tanıyabilirim de.
-Nasıl tanıyabilirsin?
-İyi tanıyabilirim.
-Emin misin?
-Hayır Uğur’um.
-İğrenç misin?
-Hayır Uğur’um dedim ya.
-Öfff. Sıradaki!
-Hayır yaa bir dakika ne sırası? Bir hakkım daha var.
-Nerden oluyormuş?
-Yeşil mantar yedim az önce.
-Kendini Mario mu zannediyorsun?
-Sen kendini prenses mi zannediyorsun?
-??!!
-Bir dakika öyle demek istemedim.
-!!!
-Açıklayabilirim.
-Emin misin?
-Emin miyim?
-Olsan iyi edersin.
-Kimsem?
-Hayır oysan değil olsan.
-Ne olsam?
-Adam olsan.
-Sünnet olduktan sonra olduğumu söylemişlerdi.
-Acımıcak da dediler mi?
-Dedi ORRRR…. kun Abi.
-Orkun Abi kim?
-Sünnetçim.
-Yalan söylemiş.
-Olabilir. Sen nereden biliyorsun ki?
-Ben eskiden erkektim kestirdim.
-Oha harbi mi?
-Hayır salak harbi değil.
-Olsun ben estetik ameliyata karşı değilim zaten.
-Oha hayvan.
-Nerede?
-Hemen önümde.
-Benden mi bahsediyorsun?
-Hayır kuşlardan bahsediyorum. Şimdi yürümeye devam edebilir miyim?
-Edebiliriz.
-Miyim dedim.
-İz dedim.
-Abim desem?
-Annem derim.
-O zaman iz mi? İm mi?
-Hayatı 2’li seçimlere sığdırmayı doğru bulmuyorum.
-Peki bende ne buluyorsun?
-Bende olmayanı.
-!!??
-Dur! Öyle demek istemedim.
-Ne demek istemedin?
-Boş ver. Her şey Türkçe’nin suçu.
-Bence de boş ver. Hadi gidiyorum ben, görüşürüz.
-Görüşür müyüz?
-Hayır.
-Teşekkür ederim.
-Ne alaka?
-Bilmem içimden geldi.
-Bence içinden gelenleri tutmalısın.
-Etraf kalabalıksa bazılarını tutuyorum tabi ki.
-Bence sen emin olma iğrenç ol.
-Uğur niye seçenek olamıyor?
-O en kötüsü.
-Ha beni düşündüğünden.. Beni önemsemenden duyduğum mutluluğu anlatamam.
-Bence de anlatama.
-Beğenilere saygım var ama ben pek sevmiyorum, çok melankolik.
-Ne melankolik?
-Anathema.
-O nereden çıktı?
-Geçen Londra’da çıkmışlardı galiba.
-Hayır nereden çıktı diyorum. Off çok yoruldum.
-Şurada banklar var. İstersen biraz soluklanalım.
-Ben soluklanırım.
-İyi o zaman ben de yanında otururum yalnızca.
-Off tamam ama hiç soluklanmayacaksın.
-…..
-Kalkana kadar da soluğunu tutacaksın.
-O kadar çabuk mu kalkacağız?
-Hayır oturabildiğim kadar uzun süre oturacağım.
-Ne güzel.
-???
-Hangi bölümde okuduğunu sormuş muydum?
-Hayır sormamıştın.
-Sorabilir miyim?
-Hayır soramazsın.
-Küçükken babamla denizde nefes tutma yarışması yapardık. Ama ben sonlara doğru……

11 Şubat 2013 Pazartesi

SEVDİCEĞE YANAŞMA UĞRUNDA HER YOL MÜBAHTIR

*Yakı: Kas zorlanmaları ya da soğuk alınması sonucunda vücutta oluşan tutulmayı gidermesi amacıyla ağrıyan bölgenin üzerine yapıştırılarak kasları ısıtması suretiyle tedavi eden alternatif tıp şeysi.


Gece saat 2 buçuk gibi eve girdiğimizde evdeki herkes uyumuştu. Çok az salonda takıldıktan sonra odama geçtik. Bir süre havadan sudan konuştuktan sonra uykumuzun geldiğine karar verip yatmaya karar verdik. Ve mücadele başladı.

Kendisi, benimle birlikte gece saat 2 buçukta eve gelen kadın, çok zamandır hoşlandığım kadındı. Olay bir şekilde gelişti ve o geldi. Ne yapmalıydım? Ne yapmalıydım? Emanete hıyanet mi etmeliydim? Emanete hıyanet etmek istiyordum. Ama sanki bu istek sol omzumdan kulağıma fısıldanıyordu. Bu durumda doğru seçenek olmamalıydı. Ama sağ omzumdan hiç ses çıkmıyordu. Ne yapmalıydım?

Ben bunları düşünürken beraber yatağını yaptık. Yatağın onun yatağı olduğunu tek bir yastık koymasından anladım. Tek bir yastıkta kocamak için çok gençtik. Bu durumda tek yastık sadece kendisi içindi ve bana kanepenin yolları gözükmüştü. Ancak pes etmemiştim. Hadi senin yatağını da hazırlayalım dediğinde isteksiz tavırlarla yastığıma kılıf geçirdim. İçimden hiçbir şey yapmak gelmediği için kanepeyi açmayıp yastığı oturma yerine fırlattım ve yattım. Oha öyle mi yatacaksın? Üşürsün. dediği anda aklımda kocaman bir ampul yandı. Evet dedim başka bir örtü yok ki. Köpek gibi yalan söylüyordum kanepenin altı battaniye kaynıyordu. Ama artık geri dönüşü yoktu. Kendimi acındırarak yanına ulaşmayı umuyordum.

Diyalog üşürsün - üşümem, saçmalama - saçmalamıyorum, git arkadaşlarından al bir şeyler – alamam hepsi uyudu düzleminde bir süre daha devam etti. Israrla üşümediğimi söylerken vücut dilimle üşüyor gibi davranıyordum. Yattığım yerde büzülüyordum, ellerimi apış arama sokuyordum, devamlı sağa sola dönüyordum. En sonunda acıdı ve ısıtıcıyı bana doğru çevirdi. Allahım neden? Bunun üzerine kalktım ve tuvalete gittim. Tuvaletim yoktu ama gitmemin nedeni dönüşte rahat olamadığım ayağına kanepeyi açmaktı. Çünkü yatağım belki de çok dardı. Ama kanepe açılınca 2 kişilik oluyordu. Belki o zaman yanıma gelip yorganını benimle paylaşırdı. Kanepeyi açtım ve tekrar üşüyor modunda büzüle büzüle rol kestim. Oyunculuğuma diyecek bir şey yoktu ama onun da inadına diyecek bir şey yoktu. Gelmeyeceğini anladığımda artık çok geçti. Bu saatten sonra yapacak bir şey yoktu. Battaniyeyi düşünürsem belki ısıtırdı.

Sabah uyandığımda her yerim tutulmuştu. Her yerim yine tutulsaydı ama böyle tutulmasaydı. Hayat tüm esprilerini bu yıla mı sakladın yoksa gittikçe komik mi oluyorsun bilmiyorum. Ama güldüm sana. Sesli güldüm hem de…

2 Şubat 2013 Cumartesi

MART'I BEKLEYEMEDİNİZ Mİ LAN!

Bu günlerde oldukça önemli bir misyon yüklenmiş bulunmaktayım. İki adet dişi kedimin namısı benim ellerimde. Sinirlerim bir yay gibi gergin ve algılarım gökyüzünde ava çıkmış kartalı fark eden bir gelincik kadar açık. Her sese, her harekete karşı aşırı duyarlıyım. Belki biraz uyumalıyım. Her neyse mevzuya dönüyorum. Mevzu için alt satırdan devam edin.

***

2 kedimle küçük ama sıcak odamızda mutlu mesut yaşıyorduk. Kah halıya pisliyorlardı kah dayak yiyorlardı; kah eşyaları raftan aşağıya atıyorlardı kah dayak yiyorlardı; kah tişörtümü yırtıyordu itioğlu itler dicem ağır olacak onlar için kah yine dayak yiyorlardı. Siz de fark etmişsinizdir ki “kah”ın bir tarafı oldukça değişkenken bir tarafı sabitliğini koruyor. Aranızda kötü bakanlar görüyorum. Ne yapsaydım ben de gidip en sevdikleri, yattıkları yere mi pisleseydim? Hayır, düşünmedim değil de biri ayak ucumda biri de göğsümde yanımda falan yatıyor. Yani ne edersem kendime.

Dişi kedilerimin farkına varan
erkek kedilerin temsili fotoğrafı
Neyse velhasıl biz böyle gül gibi geçinip giderken aylardan şubat oldu. Aslında tam olmadı ama olacak. Dışarıdan nasıl tanımlasam bunu(edebiyatımın yetersiz kaldığı nokta) işte böyle erkek kedilerin kur yaparken çıkardığı sesler gelmeye başladı. Dedim ki şimdi sıçtık. Bu orkların Mordor kapısına dayanması gibi bir şeydi. Bir evde 2 tane dişi kedi varsa ve cam her daim açıksa o evin geleni gideni çok olur.


Camın açık olmasına da açıklık getireyim. Ben kedileri özgür bırakan güruhtanım. Gezsinler tozsunlar ve dışarıdaki kum kabına etsinler düşünce yapısındayım. Bu son söylediğim önemli. Önemli çünkü eğer kum kapları dışarıda olmasaydı camı kapayarak erkek kedi istilasından kurtulabilirdim. Ama bu mümkün değildi. Ve o kediler mutlaka gelecekti. Ve geldiler.

Bir gün işten çıkmış eve gelmişken odamdaki kokuyu fark ettim. Yıllardır kedilerle haşır neşir olduğum için koku oldukça tanıdıktı. Erkek bir kedi muhtemelen cama yakın bir yerlere koku bırakarak burası benim manitaların evi yaklaşanı çizerim manasında konuşmuştu. Ulan hem de benim evimde benim kedilerim hakkında. Dedim hele bir ben buradayken gel. Bak bakalım kim kimi çiziyormuş.

Sonra başka bir gün odaya bir girdim Mambo koltuğun altında saklanıyor. Ne oluyor derken hızla cama doğru koşan siyah beyaz bir kedi gördüm. Kısa süre içinde kayboldu ama plakasını aldım hele bir daha gelsindi.

Sonra bir diğer gün vauuu diye sesler çıkararak gelen tüyleri uzun kedi. Pisst pist dedim biraz kaçtı ama uzaklaşmadı. Odamda her daim bulundurduğum sıpıtacak nesnelerden birini alıp sıpıtır gibi yaptım kaçtı. Kaçmasaydı görüşecektik onunla.

Yalnız geçen akşam ben yatarken kulağıma hoş olmayan sesler çalındı. Kalktım baktım Biçimsiz odada yok. Bir süre pencereden etrafı taradım hiçbir şey göremedim. Sesler hala gelmeye devam ederken barıma taş basıp tekrar yattım. Ama hele bir eve dönsündü. Kıracaktım bacaklarını.

Aklımdan geçen sahnelerin temsili fotoğrafı

Anlamıyorsunuz! Kedilerimin namısı benim elimde. Ben orada burada laf söylettirmem kedilerime senin kızlar öyle böyle oldu diye. Arkadaş varsa birine gönlü getirsin tanıştırsın benimle. Ama yok illa renk renk kedi doğuracak başıma. Sonra taşınmak zorunda kalacağız mahalleden.

Yazıklar olsun size, yazıklar olsun…

28 Ocak 2013 Pazartesi

Sarı BİR Yüzük

Yıllar sonra onunla yan yana gelmenin mutluluğunu yaşayacağımı sandığım gün
Hayatın sonunda gördüklerini iddia ettikleri ışık gibiydi
Sevdiğim kadının yüzük parmağından yansıyıp gözüme çarpan ışık
Ölümün bana daha fazla acı verebileceğini sanmıyorum

Avucunda tuttuğun suya aşk beslemek o suyun avucundan akıp gitmesine engel olamıyor. Avucun yeterince sıkı değilse…



-2 çay alabilir miyiz?
-Fincan mı olsun bardak mı?
-Biri bardak biri fincan olsun.
-Başka bir isteğiniz?
-Yok.
-….
-Ee ne yapıyorsun görüşmeyeli?
-…. 
-Uğur?
-Efendim?
-Ne yapıyorsun diyorum görüşmeyeli?
-Bildiğin gibi…
-Bildiğim gibi mi? 3 sene oldu görüşmeyeli. Pek bir şey bildiğim söylenemez yani.
-Sen de fark ettin mi?
-Neyi?
-İnsanlar... Yavaşladı.
-Nasıl yani?
-Yavaşladılar işte.
-Görmüyor musun? Martılara bak ağır çekimde uçuyor gibiler.
-Ben bir şey görmüyorum. Aynı gibiler.
-Nasıl görmüyorsun? Çayı getiren adama bak! 5 dakika oldu elinde çayla hala 5 metrelik yolu yürüyemedi!
-Sakin ol canım.
-Martılara bak! O kadar yavaşladılar ki tek tek denize düşüyorlar!
-Bana hala uçuyor gibi gözüküyorlar. Sen.. Yüzüğü gördün değil mi?
-Yüzük mü? …. Gördüğümü gördüğün anda elini masanın altına doğru götürmeni zihnimde uydurdum sanıyordum.
-Hayır, yalnızca tüm bunların olmaması için saklamaya çalıştım.
-Beni incitmekten mi korktun?
-Evet.
-Böyle yapmakta haklısın çünkü incindim. İnciniyorum. Engel olamıyorum.

Şu anda beynimin çökmesine yol açacak kadar düşünceler doluyor... arka arkaya o kadar çok fotoğraf açılıyor ki zihnimde beynim neredeyse duracak kadar ağır çalışıyor. Bunlardan kurtulamıyorum.

-Ne kadar çok fotoğraf biriktirmişiz seninle.
-Evet, geçmişte.
-Geçmişte… Sarı bir yüzük almışsın kendine. Sarıyı sevmediğin konusunda yanlış mı hatırlıyorum? Hayır yanlış hatırlamıyorum, sen almamışsın.
-…
-Şu an.. Biliyor musun? Dünyanın durmasını ve her şeyin bitmesini istiyorum. Her şeyin parmağındaki yüzük etrafında silinmesini.. Ve en sonunda onun da metalik bir sesle yerde 3 kere sekip kanalizasyona yuvarlanmasını istiyorum.
-Tatlım, onlar yalnızca filmlerde olur.
-Filmlerde olursa filmlerde olsun. Bu yaşadığım da Yeşilçam filmlerinden pek farklı değil. Hem tatlım deme bana!
-Nasıl abi?
-Ne?
-Tatlı da alır mıydınız diyorum.
-Ne tatlısı?
-Çok taze lokmam var.
-Lokma?
-...
-Yok sağolun, şimdilik almayalım. Bu şekerleri de alabilirsiniz teşekkür ederim. Uğur iyi misin sen?
-İyiyim. Noldu?
-Aklın bir karış havada. Aşık mısın oğlum? Nerelerdesin?
-Buradayım yaa dalmışım bir an.
-Ha iyi o zaman. 3 sene oldu diyorum görüşmeyeli. Bildiğim gibi olması için bir şeyler bilmem gerek. Anlat bakalım.
-İşte en son ne zaman görüşmüştük?
-Sen askerdeyken.
-Evet ben askerdeyken. Sonra döndükten sonra..

5 Ocak 2013 Cumartesi

Yalnız olmasaydım İyİydİ

Adımlarım dengeli değil. Arkamdan dikkatli ol diye çok uzaklardan gelen bir ses duyuyorum. Arkamı dönmek istemiyorum. Arkamı dönersem eve dönecek gücü kendimde bulamam.

Arabaların ışıkları gözlerimi alıyor. Ayaklarım sabit ama belimden yukarısı sallanarak arabaların geçip bitmesini bekliyorum. Keşke bu film de hızla ileriye sarıp bitse. Ama yok. En az ağır ağır gelen arabalar kadar bana acı verecek.

Yol güvenli olduktan sonra önce sağ adımımı sonra sol sonra yine sağ sol sonra yolun karşısına geçiyorum. Hava bir anda soğuyor. Az önce üşümüyordum ama o anda üşüyorum. Kabanımın fermuarını çekmek istiyorum ama bunu beceremeyeceğimi bildiğim için hızla dolmuş taksiye yürüyorum.

Kasıklarımdaki ani tepki beni arayışa itiyor. O saatte kuytu olması gereken karanlık yerler pek de kuytu değil. Yer altı tuvaletine doğru ilerliyorum. Kapatmışlar. Bunu umursayacak durumda değilim. Merdivenlerden dikkatlice inerek kapısına ulaşıyorum. Oradaki tek sarhoş ben değilim. Sırtımızı birbirimize dönüp işimizi bitiriyoruz. Şimdi dolmuş taksi için hazırım.

Cüzdanımı almak için çantama uzandığımda açık kaldığını fark ediyorum. Fermuarını kapatmaya çalışırken fermuarın ucundaki mekanizma çantadan ayrılıyor. Şimdi elimde az açık çanta yerine fermuarı bozuk ve tamamen açık çanta kalıyor. İçindeki eşyalar dökülmesin diye sırtımdan çıkarıp kucağıma alıyorum ve yürümeye devam ediyorum.

Düz bir rotada yürüyemediğimin farkındayım ama yürüyemeyeceğimin de farkındayım. Bunun için yalnızca hedefe ulaşacak şekilde yürüyorum. Biraz gecikmeli olsa da ulaşıyorum da. Şanslı günümde olmalıyım çünkü dolmuş takside 1 kişilik yer var ve bindiğim anda kalkacak. Biniyorum ve kalkıyor. Gözlerimi kapıyorum.

Gözlerimi açıyorum. Köprü üzerindeyiz. Başımda müthiş bir uğultu var. Midem ise dışarıya çıkmaya hazır. Burada olmaz. Burada olmaz. Burada olmaz. Gözlerimi kapıyorum.

Gözlerimi açıyorum. Barbaros’tayız. Şoför arkaya doğru var mı para üstünü alamayan diye soruyor. Kimseden ses çıkmıyor. Bu sefer bana doğru bakarak var mı ücretini ödemeyen diyor. Elimi cüzdanıma atıyorum. Bulduğum iki 5tl’yi kaçmıyoruz ya dercesine uzatıyorum. Para üstünü alıyorum. Ve gözlerimi kapatıyorum.

Taksim'de sağa sola giden insan gülüşmeleri var ve her yer inşaat. Normalde bindiğim otobüsler olması gereken yerde yok. Taksilere bakıyorum hepsi dolu. Ayaklarım lütfen beni eve götürün. Aşağıya doğru iniyorum. Geçen dolu taksiler eve varamama korkusunu benim durağımda bırakıp devam ediyor. Ama biraz ileride duran otobüsleri görüyorum ve kalkmadan yetişmeliyim diyerek hızla birine biniyorum. Koltuğa oturmuyorum çünkü oturduğum zaman kalkamayacağım gibi hissediyorum. Bekliyorum bekliyorum bekliyorum ama araç hareket etmiyor. Daha fazla duramayacağıma karar verip boş koltuklardan birine oturuyorum. Midemi bastırmak için öne doğru eğiliyorum ve gözlerim kapanıyor.

“Kaptan hadi gitmiyor muyuz hala?”, “Aracın dolması gerek.” …………………….. “Kaptan ne zaman kalkıcan doldu araç!”, “Aracın tarifesi var! Öyle istediğim saatte kalkamam!” , “Olmaz ki böyle!”,”Bu nasıl iş yaa!?”

Saraçhane’ye geldik hadi iniyoruz diye bir ses geliyor. Gözlerimi açıyorum Saraçhane’deyiz. İnmem gereken durağı 1 durak geçmişiz. Hızla kapıya yöneliyorum. Hayır, kapı o tarafta değil. Hızla dönüp orta kapıya ulaşıyorum. Otobüsten indiğimde 2 adım ileri 1 adım geri gidiyorum. Duruyorum. Emin olduktan sonra ileriye doğru gitmeyi başarabiliyorum.

Merdivenler var çıkmam gereken. Yol var arabalara dikkat ederek kenarından yürümem gereken. Işıklar var arabalara kırmızı yandığında karşıdan karşıya geçmem gereken. Pilavcı var. Midemi bulandıran. Yürümem gereken biraz daha yol var. Sonra evimdeyim. Yürümem gerek. Eve ulaşmak istiyorum.

Eve varıyorum. Mustafa’nın yüzüne dahi bakamadan Musti ben yatmaya gidiyorum diyorum ve hızla odama, yatağıma gidiyorum. İyi geceler ortak diyor cevap veremiyorum ve gözlerimi kapıyorum.