31 Aralık 2009 Perşembe

Doğum günü pastası, Mumlar ve Yeni yıl




Sanırım en son lise sonda olsa gerek, bir doğum günü pastasının üzerinde ki mumları üflemişimdir. Tabii bu durum daha da gerilere gidebilir. O üflediğim doğum günü pastaları hep anne,baba,kardeş ana üçgenini oluşturmuştur hayatımda. Hep şöyle derdim; "neden büyükler pasta kesmezler, mum üflemezler." Sanki büyümenin yerine getirilmesi gereken bir ritüeli gibi pastadan ve üzerinde ki mumlardan mahrum kalmak zorundaymışız gibi. Zorundaymışız. Biz yaşını almış insan evlatları için bir zorunluluk mudur? Yoksa bize pasta alacak, üzerine mum koyup üflememizi bekleyecek birilerinin olmamasıdır bunun nedeni. Şimdi böyle düşünmek kolaya kaçmak gibi olacak doğrusu. Düşüncelerim beni aslında şuna götürüyor, sanırım insanlardan beklentilerimiz azalıyor. Aslında kim istemez ki, birileri onun için pasta alsın ve iyi ki doğdun desin. Üniversite hayatımda hiç doğum günü kutlaması olmadı adıma. Aslında bir tane oldu denebilir. Doğum günümden iki gün sonra arkadaşlarla Heybeliada'ya gittiğimiz de bana "peki" markalı keklerin üzerine diktikleri mumları üfletmişlerdi arkadaşlar. O gün benim için keyifsizdi ama arkadaşlarım hayatımda ilk defa böyle bir şey yapmışlardı benim için. İki gün geç de ve haberim olarak da olsa. İyiydi ama ben bunu, o bildiğimiz doğum günü pastasının üzerinde ki üflenen mumlardan hiç saymadım. Sanırım arkadaşlarım tarafından bana topluca en son kıyak budur. İnsanın çok arkadaşı olması da iş değil ya. Doğru dürüst arkadaşları olsun yeter. 2009 yılında da böyle oldu. Doğum günümü bile kutlamadı çoğu arkadaş, sorarsanız bunları gerçekten önemsemiyorum. Tek dert ettiğim onların bunu önemsermiş gibi rol yapmalarıdır. Ben gerçekten önemserken onlar gerçekten önemsemiyorlar. Çok geç saatlerde birinden duyup da kutlayanlarda önemsemiyorlar sadece bunun oyununu oynuyorlar. Neyse aslında bu söylediklerimi bir yere bağlama amacım var. Bakmayın siz bana. Böyle konuşup konuşup, çocukluk sıkıntılarıma götürmeyeceğim sizi. Umuyorum öyle olmaz. İşte uzun zamandır o doğum günü pastalarını ve üzerine konan mumları özlediğimi söyleyebilirim fakat bunu yapabilecek kimse yok etrafımda. Ben de yapmıyorum elbette. İçimden gelmiyor artık, biraz karşılık bekliyorum bu konuda. Hep içimde dert oldu. Özer'in doğum gününü üzerine delik açıp mum diktiğimiz bir karpuzla kutlamıştık. Barış'a gofretin üzerine diktiğimiz bir mumla yapmıştık bunu. Mustafa'ya evde ki tek tatlı şey olan bir tanecik kremalı bisküvinin üzerine koyduğumuz mumla yapmıştık. İşte samimiyet budur arkadaşım. O kadar laf ettim değil mi? Pasta pasta diye. İşte bu sene Özer, Mustafa, Sezgin ve Barış benim tarafımdan doğum günlerinde pastaya maruz kalacaklardır. Onların şimdilik bundan haberleri yok. Umarım ben de bu dediklerimi yerine getirebilirim.

Ve 2009 yılının sonuna gelirken büyük bir ihtimalle bu yılın son yazısı bu olacak. bu amaçla bu bahsettiklerimi bir şeylere bağlayarak bitiriyorum. 2009 yılı benim için ortalama bir yıl oldu, son dakika da yaşadığım keyifli zamanlar dışında. Bandista gibi bir grupla tanıştım. Bir sevgilim oldu, ondan ayrılmak zorunda kaldım. Özer'in doğum gününde Bandista'yı dinlemeye gittik. Gültepe'de ki evimizden ayrıldık. Fotoğraf makinamı çaldırdım. Yeni insanlar tanıdım. Altı yıldır görmediğim bir arkdaşımla görüştüm. Türkiye'nin doğusuna gittim. Gezdim son demlerinde bu yılın. Dördüncü sınıfa geçtim ve bitirmek üzereyim okulumu. İşte kısaca böyle. Belki çok kısa oldu. Bir şeyler daha katabilirim. Şimdi 2010 yılı için diyeceklerim için son paragrafa geçiyorum.

2010 yılında tüm dostlarımla beraber olabilmeyi. Düzenli bir hayata geçip artık bir şeyleri kovalıyor, aklımdakileri yapabilmeyi, son olarak da dedim ya pastayı ve üzerine mum dikecek arkadaşlarımla sonuna kadar beraber bir hayat geçirmek istiyorum. Kendim için bir şey dilemiyorum doğrusu. Sadece istiyorum. İstemek, dilemek midir bilemem. İşte böyle. Yarın gece doğum günü pastasına, üzerinde ki mumlara ve yeni yıla içeceğim. Dolayısıyla hayatıma değip geçen tüm dostlara ve arkadaşlara. Size mutlu yıllar.

Hoşça kalın.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Parti

Hemmen yazayım. 19 aralık 2009. Sinema Tv bölümünün yılbaşı partisinden geldim. 2 plastik bardak rakı ve bi tane de şarap içtim. Kafam iyidir. Elif'e teşekkürler. Ortam sıkıcıydı doğrusu amma velakin Elif ile muhabbet ettik, arkadaşlarını tanıdık. Böyle ortamları sevmeye başlamadım desem yalan olur. İçiyorsun ve herkes biraz yavaşak oluyor. Ne dediğini de bilmiyorsun. Tabi ben o kıvama pek gelemeidm bu akşam. Tanımam etmem insanları. Az daha tanımadğım elemanlarla kadın muhabbetinin içine giriyordum son anda kurtuldum. Ohhh!! Neyse kısa kesiyorum yazacak halde değilim.

Hoşça kal.

27 Aralık 2009 Pazar

Güzel Bir Gün

Zaman o kadar çabuk akıp geçiyor ki. Arkanıza dönüp baktığınız da o kadar çok şey birikmiş oluyor ki bazen. Her nefes aldığımız an bir şeyler biriktiriyoruz hayatta. En son altı sene önce gördüğünüz bir arkadaşınızla tekrar ve bambaşka bir memlekette görüşmek ne garip bir şeydir. Ben de bugün en son altı sene önce gördüğüm bir arkadaşımla görüştüm. O başka yerde, ben başka yerde okuyoruz. İki şehrin tam ortasında buluştuk. Önce biraz dolandık. Sahile indik. Çay içtik, tavla oynadık ve tabii ki her zaman ki gibi yendim. Kadınlar tavla oynamayı bilmiyor doğrusu söylemek istiyorum ki. Bazı kadınlar bana bu cinsiyetçi tavrımdan dolayı kızabilir ama bazı şeyler doğamızda var. Neyse geçelim bu işleri. Sonra para çekmek için şehir merkezine yürüdük. Dolanırken kendisi kumpirci gördü, ısrarlarım ve açlığım sonucu kumpir yedik. Oradan ayrılıp tekrar sokaklara döküldük. Yorulmuştu hanımefendinin kendisi, yine bir kafeye oturduk. Adını söylemiyorum reklama girmesin. O bir sahlep içti, ben de bir expresso içtim. Hiç beğenmedim. Buradan da kalktıktan sonra tekrar sahile doğru yürüdük. Göl gibi bir yer vardı, oranın kıyısında banklarda oturduk. Biraz lise yıllarından tanıdıkları çekiştirdik. Çok da önemliymiş gibi. Gölün etrafında bir turladıktan sonra beraber otogara doğru yola koyulduk. Otogarda bana bir mısır ısmarladı. Süt mısırdiye aldık, hayvan mısırı çıktı tabii ki. O yiyemedi attı, bense hala yemek için baya uğraştım fakat yapamadım. Otobüsü geç geldi. Geldikten sonra ve öncesinde sanırım dört defa vedalaştık. Sonunda birbirimize el sallayarak ayrıldık.

Hoşça kal dost. Umarım en kısa zamanda görüşürüz. Uzun zamandır böyle sıkılmadan zaman geçirmemiştim. Nasılsa okumazsın bunu.

Hoşça kal.

22 Aralık 2009 Salı

17 günde 2009'un anlamı

2009 yılının sonuna gelirken yılın benim için berbat geçmesinin önüne geçen, en azından sonunu kötü getirmememi sağlayan bir dizi olaylar oldu. Aslında kısaca şöyle söyleyebilirim 4-22 aralık 2009 tarihleri arasında sağlam bir doğu turu yaptım. Hayatımı yeniden anlamdıracak sebepler edindim. Geçen sene Samsundaki kısa film aölyesi ve üniversiteye girişim hayatımın önemli iki dönüm noktasıdır ve bu 17 gün boyunca yaşadıklarımda aslında bu iki dönüm noktasının uzantısıdır.

4 aralık günü MuKo ile Diyarbakır'a geldik. Cuma günüydü. Ayın 9'una kadar orada durduk. Serkan'ın beni gaza getirmesiyle Artvin'deki gezici festivalden hiç tanımadığım Esra'yı arayarak ve belki de şans eseri Artvin'deki gezici festivale gitme şansına eriştim. Halbuki en geç 14 aralıkta İstanbul'da olmayı düşünüyordum. Böylece 9 aralıkta yola çıktık Muko ile. Bu arada Diyarbakırdayken Serkan sayesinde Mardin'e gidebilmekte büyük keyifti. (bunları daha ayrıntılı anlatmayı düşünüyorum.) 10 aralık günü 13 saatlik bir yolculuğun ardından Artvindeydik. Ayın 17 sine kadar Artvin'de kaldık. Orada güzel zaman geçirdiğimi düşünüyorum. Özer'in de Artvin'e gelmesi benim için çok önemliydi. 17 sinde İstanbul'a geldikten ve ayın 18 sinde sadece birgün durup ve işlerimi hallettikten sonra ayın 19 unda aslında uçakla gitmemiz gerekirken ben Bulut, Ekin ve Selin ile birlikte tren yoluyla 43 saatlik bir yolculukla önce Tatvan'a gittik oradan 2 saatlik otobüs yoluyla 21 aralık günü saat 21' de Van'a ulaştık. Sosyoloji Kongresi Temsilciler toplantısını kaçırmıştık ama yine de bir kaç arkadaşla muhabbet edip yenileriyle tanışmak büyük keyifti. Bu arada Van sosyolojiden Özcan'ın hakkını da yemeyelim. Sabah saat 08.00 gibi uyanıp Van'da kahvaltımızı ettikten sonra. 12.45'teki uçağımıza binip 22 aralık günü İstanbuldaydık. İşte kısaca 2009'un sonlarının haatıma kattığı büyük keyif silsileleri. Umarım 2010 daha keyifli ve mutlu geçer.

Hoşça kal.

"hayır" a cevap.

Bunu öğrenmek iyi oldu. Neden böyle düşündüğümü de belki günün birinde öğrenirsin. Şuan ne olabileceğini de düşünmek istemiyorum. Kafam hayli karışık ve yoğun. Senin için burada kesmek istiyorum. Burayı bu hale sokmak istemiyorum.

Sana özel: hoşça kal.

not: istersen bir ara beni.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Kaçış Yok

Buraya bir süre yazmayacağımı söylemiştim, başka bir blog açacağımı da bunu şuan için uğraşlı geldiği için bir süre askıya aldım tabi açmak istediğim diğer blogda hala aklımda neyse. Bunu belirterek yazıyorum. Yazacağım şey sanırım ilk defa bu kadar kişisel olacak. Neden yazıyorum çünkü beni okuduğunu biliyorum. Eğer okumuyorsa da ne diyelim. Sen kendini biliyorsun nasılsa o yüzden isim vermeme gerek yok.

Şimdi sana buradan soruyorum. Bir pazartesi gecesi iki saat boyunca seninle konuştuktan ve bir türlü ikna edemedikten sonra soruyorum. Bana sadece şunu söyle; " kabul etmemenin nedeni başka birinin olması mıydı?" eğer böyleyse bunu bilmek istiyorum ve bana yalan söylemeni de istemiyorum. Bunun cevabını ister sende benim gibi bu şekilde ver, ister bi "evet-hayır" diye mesaj atarak. Başka bir şey istemiyorum senden, sadece bunu bilmek istiyorum. Bunu bana yapabilecek kadar hatırım vardır umarım.

Şimdi soracaksınız bundan önce hiç mi kişisel bir şey yazmadın diye. Evet yazdım ama bunu sanırım tahmin edebilirsiniz. bu benim ve biri arasında ki bir olaydan başka bir şey değil. Neyse benden bu kadar. İlerleyen günlerde Diyarbakır ve Artvin arasında nasıl mekik dokuduğumu buradan yazmaya çalışacağım.

Hoşça kalın.

4 Aralık 2009 Cuma

Diyara gitmek

Yarın Diyarbakır'a gidiyorum. İlk uçak deneyimimi yaşayacağım. Güneydoğuya ilk yolculuğumuda. Kürt Filmleri Festivali'ne katılmak güzel olacak.

Hemen bir şey daha söyleyeyim. Yeni bir blog açmayı düşünmekteyim. Buraya bir süre ara vereceğim. Yeni blogun adı hazır bir şekilde bekliyor. Ona ulaşmak isteyenler facebooktan öğrenebileceklerdir. Yani arkadaşsak öğrenirsiniz diyorum. Ya da şans eseri karşınıza çıkmasnı bekleyeceksiniz. Hadi görüşürüz.

Hoşça kalın.

27 Kasım 2009 Cuma

P.S.




Charles Baudelaire'in Paris Sikintisi kitabini okumaya kadar verdim. Uzun zamandir kitaplikta oylece duruyordu. Biraz siire dalalim. Ne var ne yok o alemde gorelim. Bir de su endustri sosyolojisi dersine calisayim tamamdir. Ohh ne ala...

26 Kasım 2009 Perşembe

Bloga Öneri

Yine blog yazmak üzerine iki laf edeyim. Eskiden blog yazarken tabi ne kadar eski olabilir fakındayım ilk yazmaya başladığım da işte. Blogumu fotoğraflar eşliğinde daha doğrusu yazdıklarımı fotoğraflarla desteklerdim sanırım son zamanlarda bunu yapmıyorum. Ve karar verdim yapacağım. Herkes böyle yapmalı da demiyorum bazı bloglar ki -ara sıra blog aleminde gezintiye çıkarım- fotoğrafsızda çok değerliler, keyifliler. Hatta bazısını bir daha hiç görmemek, şans eseri karşılaşmak üzere "şutlarım" Neyse efendim, ara sıra yazıları fotoğraflarla, görselle desteklemek iyidir. Siz de yapınız. Bugün baktığım bloglarda bu keyfi aldım. Tabi biraz, aramızda "emo" diyebileceğimiz ağlamaklı arkadaşların ruh hallerini yansıtan fotolardan bahsetmiyorum, kendinizce gerçekten yazınızı destekleyen şeyler. Haydi görüşürüz.

not: bu yazıda bir görsel kullanamayacağımı fark ettim. Ne güzel!
not-2: Yahu bu yazıyı hiç beğenmedim baştan savma olmuş resmen. Kendime ceza olarak kaldırmıyorum. yuhalayailirsiz.

Hoşça kal.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Bloglamak

Blog yazmanın şu keyifli fekat tarifsiz hali yok mu, beni öldürüyor. Neden keyifleniyorum bilemiyorum. Bazen aklıma bir şey geliyor ve bunu yazmalıyım blogta diyorum. Mesela facebook olacak küresel canavarında böyle bir yeteneği var aslında notice falan yazarak orayıda blog gibi kullanabilirim. Fakat neden yapmıyorum. Arada oraya da birşeyler karalamaktayım fakat burası gibi değil ki. Ve bakıyorum arkadaşlarım falan da blog yazmaya başladılar bu hoşuma gidiyor. Buraya ilk yazımı yazdığımda çok da umursamamıştım. Ama sonra hoşuma gitti bu iş. Hatta eskigünlükler diye de başka bir blog açtım. Eski günlüklerimi sizlerle paylaşmak adına. Çok da umurunuzda mıdır bilemem. Ben paylaşırım, siz de okursunuz. Hep demişimdir siz kimsiniz bilmem ama sanıyorum ki binlerce hatta milyonlarca hayranım var. En azından böyle saf bir düşünceye sahip olmak için blog yazmak keyifli. Neyse efendim. Yine yurt aleminden size bildiriyorum. Bu arada Diyarbakır'a gideceğimi de buradan duyuruyorum. Umarım güzel, eğlenceli, paylaşımcı bir festival zamanı geçiririm. İlk defa uçağa binecek olmam da korkutmuyor değil.

hoşça kalın.

24 Kasım 2009 Salı

K.Y.

Kavak Yelleri manyaklığım devam ediyor. Şu Efe'yi döndürün artık diziye diyorum ve ayrıca Dağhan oynarsa iyi olacak. Tam liseli kızlar gibiyim. Nihohoho. Ama ne yapayım bu da böyle.

http://www.dizifilm.com/forum/showthread.php?p=12413500 Bu linkte en son bölümle ilgili güzel yorumlar var. Meraklıları bakar eder. Haydi.

Hoşça kal

23 Kasım 2009 Pazartesi

Şimdi

Karımla mutlu bir evliliğimiz vardı. Tam on iki yıldır biribirimize aşık iki genç sevgili gibiydik. Ben işten gelirdim. Kapıyı hep o açardı bana, anahtarım vardı elbette fakat anlardı benim geldiğimi merdiveni çıkarken ayak seslerimden. Birbirimizin her şeyini bilirdik. Tutkuluyduk, bağımlıydık birbirimize. Kapıdan içeri girdiğim de ilk önce onun gülen yüzü karşılardı beni, bütün günün yorgunluğunu alırdı o gülen yüzü. Sonra mis gibi yemek kokuları. Böyle anlattığıma bakmayın rutin bir hayatımız yoktu bizim. Rahat, güzel bir hayatımız vardı. Karım, sevgilim, her şeyim; o elbise dikerdi. Elbise dikerdi dediğime bakmayın, ona elbise diktirmek için avrupadan insanlar gelirdi. Üniversite mezunuyduk ikimizde. Zaten üniversitede tanışmıştık. O günden beri de hiç ayrılmadık. Onsuz geçen günlerimi hiç yaşanmamış sayarım ve onsuz geçecek günlerimi de yaşanmayacak. Her şeyimizi beraber yaşardık onunla, acılarımızı, mutluluklarımızı, kederlerimizi, kısaca hayata dair her şeyimizi beraber yapardık. El ele tutuşup sinemaya giderdik, bazen filmi unutur birbirimizi seyre dalardık sinemanın koltuklarında...


Bu hikaye böyle gidiyor. Belki bunun ilerisini de yazarım buraya belki de yazmam. Bilmiyorum. Umarım biraz merak uyandırabilmişimdir. Neden merak, çünkü hep bir geçmiş zamandan bahsedip durdum bu hikayede. Geçmiş ne yaparsak yapalım, anılarını, bize yaşattılarını söküp atamayacağımız gerçeklik. Tam unuttuk bitti derken yeni bir şeye başlamak, bazen eskiyle yüzleşmek v.s. hep bizi hayata karşı tetikte olmaya zorluyor. Amma velakin geçmiş ve gelecek değildir hayat, sadece şimdidir. Şimdiye yaşamaktan daha keyif olan bir şey olmamalı. Yaşadığımız, hissettiğimiz her ana..

Hoşça kalın.

22 Kasım 2009 Pazar

Disko Kralı-3

21 kasım cumartesiyi 22 kasım pazara bağlayan gece yine bir Okan Bayülgen gösterisi izledik. Disko Kralı'nda Aylin Aslım, İsmail YK, Yeşim Salkım, Ufuk Özkan (cevahir), bir de ufak bir kız işte. Okan programına böyle karmaşık bir yapı vermemeli bence. Baksanıza yahu her yerden bir insan var. Programın gözdesi olması gereken Aylin Aslım iken Yeşim Salkım'ın saçma sapan hareketleri ve konuşmalarıyla karşılaştık. Açıkçası Okan ile girdikleri ikili diyalog da muhteşemdi. Susamadı ikiside. Yeşim Salkım 20 senedir iki kere Serdar Ortaçgille konuştuğunu söyleyip, ardındanda onu savunmaya çalışması çok komikti. Bir Okan bir Yeşim Salkım fakat bildiğimiz bir şey vardı ki, sokakta top oynayan çocukları düşünün, biri topunu alıp gittiğinde oyun sona erer. İşte burada top Okan'ındı ve topunu aldı Yeşim'in elinden ve reklam arasında çok beklenen bir şekilde stüdyoyu terk etti. Tabi program bundan sonra biraz gerginleşti açıkcası. Ardından Okan'ın Uludağsözlük'e söz vermesiyle sözlük ve Aylin Aslım arasında bir diyalog başladı. Açıkcası sözlüktekilerin garip istekleri, dişe dokunmayan sözleri karşısında Aylin Aslım ağızlarının payını bir nevi vermeyi başarsa da verememiştir. Şimdi sözlükteki arkadaşlar 10 tane albüm için 100 tl veremeyeceklerini söylemektedir ve bedava indiririm kardeşim ben demektedirler. Aylin Aslım ise son model cep telefonu kullanırsınız ama 10 tl veremezsiniz demiştir. İyidir, hoştur fakat eksiktir. Ben olsam şöyle derdim;

yani siz bedava emek sömürüsüne "evet" diyorsunuz ha. o zaman gelin siz de bedava çalışın, para almayın. emeğinizi bedava verir misiniz ki? bedavaya şarkı dinlemek istiyorsunuz. biz onları yapmak için ne kadar sıkıntı çekiyoruz v.s. bla bla derdim işte. cep telefonu muhabbeti bana göre çok havada ve sığ kalmış bir örnektir. sözlük öylece kalakalmıştır buna rağmen. neyse efendim bu Okan harbiden iyi program yapamıyor artık. çok sıkıcı bir programdı. sadece biraz heyecan vardı o kadar, başka da bir şey yoktu.

Neyse benden bu kadar.

Bella Ciao

18 Kasım 2009 Çarşamba

Ah Bu Kadınlar!!

Kadınlara sorsak erkekleri çekiştirip dururler. Erkeklerde kadınlardan çekmişlerdir hep. Kadınlar erkeklere çektimişlerdir ve çektirmeye devam etmektedirler. Ah siz kadınlar!!!

5 Kasım 2009 Perşembe

Bandista dinle

http://tayfabandista.org/blog şarkıların üzerine tık tık edip dinleyiniz.

Bugüne vuralım, yarını kuralım. Kaldıralım sınıfları.

DEVRİM...

Hoşça kal.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Kanalizasyon

Kanal(i)zasyon filmine gittim. Daha doğrusu Elif ile gittik. Teşekkürler Elif. Keyfin için, davetin için. Filmi beğenmesek de arada gülmedik değil. Benden bu kadar.

Hoşça kal.

1 Kasım 2009 Pazar

İlan-ı Aşk

O zaman gel benim ol diyorum sana.

Sar, sarmala kendini bana.

Sımsıkı olalım, hiç ayrılmamacasına.

hoşça kal.

Ya Şimdi Ya Hiç

Gerçekten televizyon programlarımızın kalitesi günden güne düşüyor ve değersizleşiyor. Haftalardır Okan Bayülgen'in yaptığı Disko Kralı düşük kalite seyrine devam ediyor, bugün ilk defa izleme fırsatı bulduğum Oray Eğin'in Ya Şimdi Ya Hiç adlı programı da kalitesizliğin nasıl bir şey olduğunu gösteriyor. Oray Eğin tabii ki bir birikim sahibi insan fakat gerçekten kurnaz bir tilkiden başka bir şey değil. Program yapamayacak kadar yeteneksiz, hiç bir sosyal sorumluluğa sahip olmayan, kesinlikle kendi çıkarlarını düşünen bir liboştan başka bir şey değil. Hareketleri bunu kanıtlarcasına. Kendisine istediği parayı verirseniz, kesinlikle sizin tetikçiliğini yapacak bir adam olduğunu hal ve hareketlerinden gösteriyor, en azından Okan Bayülgen biraz daha idealist bir insan. Şahin K.'yı programına çağırmasına bir şey demiyorum. Tamamen reyting uğruna yapılmış, içi boş bir olaydan başka bir şey değil. Ama adama sizi burada olay çıksın diye çağırdım da ne demektir. Oray Eğin'e de g.zeka diyorum. Al şimdi de Medyum Memiş'i programa çıkardı. Kendisinin Saadettin Teksoy'dan farkı kalmamıştır artık. Evlilik programı da yaparsa şaşırmam doğrusu. Köpeği öldü diye gazeteye ilan verdiğini falan düşünüyorum. Medyum Memişle Fenerbahçe'nin 6S karşısındaki yenilmezliğini konuşuyor. Ahh ahh!!!

Ne olacak bu ülkenin hali demekten kendimi alamıyorum. Oray Eğin gibi kendini bir halt sanan, özgürlük yanlısı sanan bir adam. Senin özgürlük anlayışına edeyim Oray Eğin. Defol lan! Puşt kafalar...

Hoşça kalın.

25 Ekim 2009 Pazar

Disko Kralı-2

Bugün çok mu oldum acaba. Bilmiyorum. Okan çok kötü başaldı bence. Fatih Ürek gibi bir adama "kendinizi proleteryaya mı yoksa burjuvaziye mi yakın görüyorsunuz?" diye sordu. Çok fena. Kendini Proleteryaya yakın görüyormuş. Ayıp. Sorsan prolerya nedir? Kimdir? bilir misin sen yahu. Ayıp. Burjuva özentisi birini, proleteryaya yakın görmemizi nasıl beklersiniz, Okan bey. Olmadı yahu. Siz kendinizi ne tarafa yakın görüyorsunuz. Ben söyleyeyim. Burjuvaziye. Bilirsiniz, ne beterdir burjuvazi ama eminim ki umrunuzda da değil. Yapmacık tavırlarınızı bırakınız Okan bey. Fatih Ürek kim ki proleteryaya yakın görsün kendini. Emekçi sınıfın çıkarına ne yapmıştır da yakın görebiliyor bu şahıs kendini. Çok ayıp Okan bey çok ayıp. Zaten siz ki hala Krallık döneminde yaşıyorsunuz, siz olsa olsa kendinizi burjuvaya yakın görürsünüz. Ahh! Ahh! Herşey anlamını kaybetmiş. İçini boşaltmaya çalışıyorlar. Sıradanlaştırıyorlar. Bu kadar kolay mıdır ? İşçi sınıfısını sindirmek. Üzerlerine basarak yükseldiğiniz o sınıf sizi birgün alaşağı edecektir. Sessiz yığınların gücünü birgün göreceksiniz.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Altan Bal'ı gördüm

Öğleden sonra Melike ile buluşup bugün açılışı yapılacak olan, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi'nin açılış kokteyline gittik. Açılış kokteyli de ne garip şeymiş. Etrafta dolaşan garsonlar, meyva suyu, şarap, yiyecek falan dağıtıyorlar. Ufak bir yer, bir bahçesi var, 3 katlı girişte ve 2. katta fotoğraflar vardı. Fotoğrafların konusu Arabeskti. Fotoğraflara baktık önce. İlgi çekici fotoğraflar olduğu gibi, gereksiz gelen fotoğraflarda vardı bana göre. Tabi olay estetik değil, içerik bazlı olduğu için laf etmiyorum. Sonra birini gördüm. Tanıdığımı sanıyorum ama bir türlü emin olamıyorum, içimden "o, evet o" diyorum. Birisi "Altan geldi mi?" dedi. Doğru tahmin etmiştim. O kişi Altan Bal'dı. Geçen sene Samsun'daki atölyede kendisinden des aldığım kişi. İçimden konuşsam mı?, konuşmasam mı? dedim sürekli. Konuşmadım. İki tane de şarap içtim. Ohh mis! Neyse bugün böyle geçti işte. Altan Bal'ı görmek garipti doğrusu. O açmış orayı bir kaç kişiyle. Falan filan. Hadi yeter bu kadar.

Hoşça kal.

Magazin Gazetecileri, halkın afyonudur...

Bir hafta, on gün önce bar çıkışı önünü saran "magazin gazetecilerinden" kurtulmaya çalışırken biraz da içkinin etkisiyle kendini kontrol edememesinin de sayesinde Timuçin Esen'in nasıl hem gazeteciler tarafından tacize uğradığını, hem de polis tarafından tartaklandığını gördük. Bir de bu "magazin gazetecileri" pişmiş kelle misali sırıtarak Timuçin Esen'in onlara nasıl saldırdığını, gömleklerini nasıl yırttıklarını anlatıyorlar. Tabii ki bütün bu işi yapan insanları aynı şeyle suçlamak doğru olmayacaktır ve hatta bunu yapan insanları bile suçlayamayabiliriz. Bunun sebeplerinden biriside hızlı haber isteyen gazetelerin genel yayın yönetmenleri, patronları v.s. dir. Traj için, reklam için yapamayacakları şey yoktur bu "para babalarının", işte bu magazin basını adını alan ve onların uşaklığını yapan bu tip "basın kılıklı kişiler" de insanların özel yaşamlarına istedikleri gibi müdahale edebileceklerini, onların izinleri olmadan onları istedikleri gibi taciz ve rahatsız edebileceklerini sanıyorlar. Tabii yargı organlarımız, 301. madde gibi bir maddeye sıkışıp bir çok fikir adamını içeri tıkarken, insanların beyinlerini uyuşturan haberleri yapan bu "basın kılıklı kişilere" dokunamıyorda, dokunamıyor. Timuçin Esen olayında, onun yanında yer alan sanatçı dostları geçen günlerde Hürriyet Gazetesinde bir kınama yazısı yayınlamış. Bunun üzerine Magazin Gazetecileri Derneği'de bütün "magazin gazetecilerini" zan altında bıraktıkları için suç duyurusunda bulunmuş bunun altında imzası olan 55 kişi hakkında. Benim Annem Bir Melek dizisi oyuncularından Dolunay Soysert'te bu ilanda imzası bulananlardan birisiymiş. Dizinin yeni bölümleri Star Tv de yayınlanacak ve bunun tanıtımı için de basın çağırılmış tam bir toplu fotoğraf alınacakken, gazeteci tayfası rezilliklerini ortaya koyarak şunu yapıyorlar, sizi fotoğrafta görmek istemiyoruz. Dolunay Soysert çıkıyor hemen oradan, ardından Ali Erkazan ve Ali Sunal'da çıkıyor kadrajdan. Oya Başar olayları sakinleştirmek için orada kalıyor, siz de haklısınız çocuklar fakat biraz etik olalım gibisinden şeyler söylüyor, arayı bulmaya çalışıyor. Çok kurnaz ama bence yol arkadaşlarını yarı-yolda bırakmıştır. Keşke magazin gazetecileri derneği ve bu işin yapan insanlar olmasada daha sağlıklı, daha eğitimli, kendini bilen insanlar yetişebilse, resmen insanları uyutuyorsunuz. Marx, "din halkın afyonudur" demiş ya, artık sizlersiniz halkın afyonu, insanları uyuşturmayın. Defolun lan!

hoşça kalın.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Medya Kralı

Medya Kralı var şuan. Düne oranla daha kaliteli konuklar var. Yekta Kopan iyi ama gerçekten çok meymenetsiz biri. Emek sinemasında karşılaşmıştım bir kere, onlarca filme bilet alıp çıkmıştı. İF içindi sanırım. Neyse. Gerçekten Disko Kralı çok zevksiz, niteliksiz olduğunu bugünkü Medya Kralı performansıyla kanıtlıyor.

*

Bu arada twitter adlı siteyi keşfetmeye başladım. Gerçekten değişik bir site. Bir çok insanın, hayranı olduklarınızda dahil ne yaptıklarına, fikirlerine ulaşabiliyorsunuz. 140 karakterlik bir yazı alanına "ne yapıyorsunuz" sorusunun karşılığı olarak bir yazı yazıyorunuz. Tabii illa ki bunu karşılayacak bir cevap olması gerekmiyor. Garip bir site. Oray Eğin'in bloguna ulaştım buradan. Bu adamı sever miyim derseniz, bilmiyorum. O da beni sevmiyordur nasılsa. Arada okurum seversem yine okurum sevmezsem bir daha ki araya kadar beklerim. Ne zamandır okumamıştım. Şuan medya kralında kendisi ve oradan canlı fotolarla en azından bana kendisi olduğunu kanıtlamış oldu. Sertap Erener, Burcu Esmersoy falan var. Aslında var oğlu var. Keşfedilecek bir yer. Sevdim. Hiç bir kişisel bağlantı yok. Sadece fikir, aklına gelen bir şey v.s. gibi şeyleri yadığınız bir yer. Yararlı link paylaşımı falan da olabilir işte. Neyse yeter bu kadar Medya Kralı'nı beğendik. Bu kalitede gitsin en azından. Öperim.

Hoşça kal.

18 Ekim 2009 Pazar

Disko Kralı




Disko Kralı başladı yine. Artık bu adamın programlarını pek sevmiyorum doğrusu. Hani tamamı olmasa da çoğu kısmı sıkıcı ve ızdırap dolu geçiyor benim için. Okan Bayülgen programına niteliksiz ve çok insanı çağırarak bence yavaşlatıyor. Şuan bakıyorum da iki tane salak kız var programda. Kimsenin ilgisini çekmeyen, facebookta komiklik olsun diye bile izlenmeyecek kalite de hareketlere sahipler. Kimse paylaşmaz bunları yahu. Hee bak Hayko Cepkin çıktı, hayko iyidir. Hani Hayko'yu ne kadar bilirsin dersen hiç, o da ilgimi çekmez müzik tarzıyla ama iyidir. Bunu diyebilirim. Ayrıca bu Melis Birkan'da baya ünlü oldu üzülüyorum, iyi hoşta o kadar iyi bir oyuncu mu? Bence değil. Issız Adam'daki rolüyle baya yapmacıktı ama tuttu işte Çağan Irmak'ın hatrına. Burada var bişiler yazmışız zamanında. (http://icimizdekiisik.blogspot.com/2009/01/filmden.html)



Neyse biraz az konuk ve nitelik ile bu program daha güzel olacaktır. Şimdi bir de kızsız adam'ın yönetmenini programa dahil etmişler. Farklı bir şey. Biraz Gürgen Öz yaratmaya çalışılıyor sanırım. Hep aynı deneyler. En farklı şeyleri Okan denese de kendini tekrardan alamıyor bazen. Biraz kafam da karışık yazdım işte. Sıkıyor bu program beni. İzliyoruz yine de.


Hoşça kal.


16 Ekim 2009 Cuma

Yıllık

IV. sınıf öğrencisiyim. Okulum bitiyor. Bir okul hayatım daha sona eriyor. Mimar Sinan da Sosyoloji okumak sanırım hayatımın şu ana kadar ki en önemli ve değerli kısmı. Burada edindiğim arkadaşlıklar, dostluklar, öğrendiklerim, yaşadıklarım v.s. her biri çok değerli benim için. Açıkçası çoğu kişi istemese de ben Yükseklisans eğitimimide burada tamamlamak istiyorum. Buranın havasını, hayatını her şeyine rağmen seviyorum. Okulun bitmesinden dolayı, okuldaki arkadaşlara bir yıllık hazırlama düşüncesi içerisindeyim. Şu dört yıl nasıl geçtinin kısa bir özeti belkide. Bize ait, bizi anlatan bir şey yapma düşüncesi. Lisedeki yıllığımı almamış bir insan olarak bu sefer taşın altına kendim elimi koymaya karar verdim. Artık on kişi yirmi kişi kim isterse onlara hazrılayacağım. İşte böyle bu geldi aklıma, yazdım. Öperim.

Hoşça kal.

11 Ekim 2009 Pazar

Bir G.zekalının Görüşleri; Y.B.


Polis daha sert olmalıydı!
HABERTÜRK ekranlarında Taksim’de yaşananları birçok noktadan sizlere aktardık. Bu görüntüler içinde en çok dikkat çekeni, “İstiklal Caddesi’nde camları kıran” göstericiler ve onlara müdahale eden vatandaşlardı. Camları kırdılar, vitrinleri parçaladılar, IMF protestosu görüntüsü altında IMF’nin en çok belini büktüğü vatandaşlara zarar verdiler. Amaç, Türkiye’nin “kanını emen” IMF politikalarına tepki göstermekti, olaylar IMF’nin yapamadığı “tahribata” döndü!Bu noktada başlığa dönmek ve ilk okuduğunuzda aklınızda kalan “Neden daha sert, zaten çok sert” sorusuna değinmek istiyorum.Sevgili dostlar, her Türk vatandaşının IMF’yi, belini büken yerel ve küresel ekonomi politikalarını, protesto etmeye, karşı koymaya, eylem yapmaya hakkı vardır. Bunu yapması da gerekir. Örgütlenmiş toplum kavramının da, demokrasi anlayışımızın da gelişmesi buna bağlıdır. Ancak bunu yapanların “diğerlerine” zarar vermeye, özellikle zar zor kazandıklarını yok etmeye asla hakkı olamaz.Bu gerçekten yola çıkınca sonuç net: IMF’yi protesto etmeyi, Taksim’deki dükkânın sahibini de “kapitalist” olarak görüp, ona düşman olmakla özdeşleştirenler “gerçek bir sistem sorgulayıcısı, eylemci” olamazlar. Kendisi gibi “sistemin mağduru” olanları “geçici düşmanlar olarak” algılayıp saldıranlar, olsa olsa “terörist” olabilirler. Amaç veya yola çıkma motifi farklı olmasına rağmen sonuç terörle biterse, bunlara karşı yapılacak her türlü “fiziki müdahale” haklı ve zorunlu hale gelir.Sevgili dostlar, sistemi eleştirmeyi, daha iyiye çekmek adına sorgulamayı, eylem yapmayı, diğerlerini uyandırmayı denemeyi sonuna kadar anlar ve desteklerim. Asla anlayamayacağım; bunları yaparken “ana yapıya yönelmesi gereken fikir ve eylemlerin” terör haline dönüşmesi ve sistemin mağdurlarını vurmasıdır. Dinamik teröre dönünce asla “hoş görülemez” ve aynı sertlikle cevap bulması gerekir. İşte bu yüzden dün İstiklal’de polis daha sert olmalı ve olayları olmadan durdurabilmeliydi.


Yiğit Bulut




Bu arkadaş Taksim'deki eylemleri ve eylemcileri "terörist" olarak nitelendirmiş. Artık bu söz herkesin herkese dediği bayağı bir söze dönüştü. Taksim'de ki gösterilerde olan arkadaşlarım, olayların çıkış sebebinin ne olduğunu kendileri bile tam olarak bilmiyorlardı aslında. Tabi bilmiyorlardı dememe bakmayın siz.Olayların asıl sebebi İMF'yi protesto etmelerine ve bunun sadece sözlü bir şekilde ifade bulmasına izin vermeyen polisin Biber Gazları, Coplar, Silahları dersek hata etmiş olmayız. Kapitalist bir ülkede hele de sosyalist bir solcuysanız ayvayı yemişsiniz demektir. Hemen damgayı basıverirler. "PKK'lı bunlar" "Teröristler" bu sözler iyice sakız olmaya başladı. Olayların olduğu sırada bende ders çıkışı Taksim'deydim. Özerle beraber gittik. İstiklal'in girişinden Cihangir'e doğru olan yolda bir sürü bankanın camları kırılmış, harap olmuştu. Fakat bu arkadaşın dediği gibi bir tane bile camı kırılmış bir bakkal, pastane v.b. görmedim. Başka yerlerde bu olmuş mudur bilemem doğrusu. Ve eminim ki olmuşsa da kasten olmadığıdır. Çünkü eylemin amacına ters düşecek şeyleri yapacak düzeyde insanların bir araya geldiği bir eylem değildi bu eylemler. Yiğit Bulut kendisini sitesinde Türkiye'nin genç fikir adamı ve aydını olarak tanımlamış. Ben buna bir özellik daha ekliyorum; G.zekalılık. Kendisi kanal kanal gezip, bir ekonomist olarak emperyalist politikaları savunduğu için aslında bu olaylara "terörist eylem" demesini de mazur görmek gerekir. Lütfen Y.B. git kendin gibilerle konuş sen, işine geldiği gibi herşeye laf söyleme. İlerizekanı! başka işler için harca. Emperyalizmin kucağında olan bir ülkeyi, kurtarmak için bir araya gelen insanları hem "terörist" olarak nitendirip hem de uygulanan polis şiddetinin dahada fazla olması gerektiğini söylemek faşizanlıktan başka bir şey değildir. Siz de büyük bir FAŞİSTSİNİZ Y.B. Lütfen defolun.


Hoşça kal.


8 Ekim 2009 Perşembe

Nerelisin ?

Kendimin İstanbullu olduğunu iddia ediyorum. Fakat insanlar genel olarak buna karşı çıkıyorlar. Öğretilmiş erkek egemen toplum fikrinin dışına çıkamıyoruz. Çıkmak da istemiyoruz sanırım. 8 yaşıma kadar İstanbuldaydım. Ondan sonra Şarköy'e taşındık. 14 yaşıma kadar orada okudum. Ondan sonra lise hayatım başladı. 1 sene Malkara'da 3 sene de Tekirdağ'da okudum. 18 yaşıma geldiğimde ve hatta geçtiğim de, İstanbul'da Mimar Sinan G.S.Ü.'ye geldim. Son 3 senedir doğduğum ve 8 yaşıma kadar büyüdüğüm yerdeyim. Lise hayatım boyunca bir tek okul ile yapılan üniversite gezisini saymazsak hiç İstanbul'a gelmedim. Aslında gelebilirdim ama böyle bir söz vermiştim kendime. Lise bitene kadar gitmek yok diye.

Genelde yeni insanlarla tanıştığınızda, muhabbetinizin bir sonraki aşamaya geçmesi için, yaş, okul, iş, memleket hakkında karşılıklı bilgi alınır. Ben bu sorulardan "nerelisin" kısmına gelindiğinde hep garip bir duruma düşüyorum nedense. "İstanbul'da doğdum ama Şarköy'de, Tekirdağ'ın ilçesi orada büyüdüm. 8 yaşımdayken taşındık." Falan diyorum. Bazen bunun üzerine babamın nereli olduğu mevzusu ortaya çıkıyor. Babam İstanbul'da doğmuş büyümüş. Çocukluğu, gençliği hayatının büyük bölümü İstanbul'da geçmiş. Dedem ve babanem Giresun'da doğmuşlar fakat ufak yaşlarda İstanbul'a gelmişler. Dedem ve babanemin Giresunlu olduklarını söyleyebilirim. Evde sürekli Karadeniz yöresine ait yemekler olur. Hadi babamı da Giresunlu diyelim, orada doğup büyümediği, oranın suyunu içmediği halde. Ama ben, ama ben neden Giresunlu oluyorum ki. bu en başta Giresun'da doğmuş, büyümüş ve hatta orada ölmüşlere saygısızlık değil midir? Yok kardeşim ben Giresunlu değilim. Yani bu işin kaç kuşak sürdüğünüde halen kestirebilmiş değilim. Babamın memleteinden miyim, yoksa dedemin mi? Yoksa daha da gerilere gitmekte midir bu iş bilmiyorum. BEn İstanbulluyum. Haa! İstanbullu deyince de garip bir şey var tabi, sanki İstanbul'un en eski ailelerindenmişiz gibi oluyor. O yüzden kendimi Şarköylü gibi de hissetmekteyim. Yaşadığım, büyüdüğüm yerleri benimsiyorum. Hiç gitmediğim, görmediğim bir şehrin insanı olmamı bekliyor benden bu başka insanlar. Tamam anladık kardeşim de kadınlar bile bu kadar erkek egemen bir durumu sahipleniyorlar ya, bana çok garip geliyor. AFM' de işte çalışırken şeflerden biriyle bu konuda konuşmuştuk. Kendisi hiç Konya'ya gitmediği halde Konyalı olduğunu iddia etmişti. (belki Konya olmayabilir ama çok da önemli değil) Bu arada şef dediğimede bakmayın benimle yaşıt kendisi. Ona bir kadın olarak bu erkek üstünlüğünü çok kolay bir şekilde kabul ettiğini ve bu yüzden de ezildiğini anlatmaya çalıştım. Ben ezilmiyorum dedi bana. Halbuki bu kadar tekil bir düşüncede olmasına da şaşırmamam gerekirdi, ben tüm kadınlardan bahsetmek istediğimi ona söylediğim de. Tamam o zaman dedi. Bütün kadınlar buna karşı çıkabilseydi sen de buna dahil belki bu erkek egemen düzeni daha adil, daha eşitlikçi bir düzeye getirebilirdik demeye çalıştım kendisine. Tabi o bunu anlayamayacak kadar her şeyi kabul etmişti ve bunun bir işe yaramayacağını düşünüyordu.

Neyse çok yazdım ettim. Bu "nerelisin" muhabbeti ve sorusu, çok karmaşık gelmekte bana. Hiç gidip, görmediğin bir yerin insanı olmak ne garip. Kendini nereli hissettiğin, seninle alaklı bir şey olmalı aslında. Ben böyle düşünüyorum. Şimdilik bu kadar. Bunu yazacaktım geçenlerde şimdi oldu.

Hoşça kal.

6 Ekim 2009 Salı

Not

Aklıma bişi gelmişti yazacaktım. sonra unuttum. ve şuan yine hatırladım. "nereliyim" başlıklı bir yazı olacaktı. sanırım daha sonra yazacağım. burayı bir not defteri gibi kullanayım şimdilik.

Hoşça kal.

2 Ekim 2009 Cuma

Toplum Destekli Polislik ve “Disiplin”

Kimlik, Beden, İktidar dersi için yazdığım bir yazıydı. Paylaşmak istedim.


Toplum Destekli Polislik ve “Disiplin”




“İşte XVII. yüzyılın sonuna ait bir yönetmeliğe göre, bir kentte veba salgını çıktığında alınması gereken tedbirler.
Önce tabii ki katı bir mekansal çerçeveleme: kentin ve “mücavir alanın” kapatılması, buradan dışarı çıkmanın yasaklanması- aksine davranışlar ölümle cezalandırılır- başı boş hayvanların hepsinin öldürülmesi; kentin, her birinin başına yetkili bir eminin getirildiği ayrı mahallelere bölünmesi. Her cadde bir temsilcinin yönetimine verilmektedir; o da burayı gözetim altında tutmaktadır; eğer buradan ayrılırsa öldürülür. (...)
Teftiş süreklidir. Bakışlar her yerde uyanıktır: “İyi subayların ve varlıklı kişilerin komutasında büyüyecek bir milis birliği” kapılarda, belediye konağında ve bütün mahallelerde, fazla aceleci olmayan halkı itaatkâr kılmak ve yöneticilerin otoritelerini daha mutlak hale getirmek ve aynı zamanda “her tür düzensizliği, hırsızlığı ve yağmayı gözetim altında tutmak” üzere muhafız birlikleri vardır.” [1]

“Polis ile halk arasında ilişkiyi güçlendiren, toplumda ortaya çıkan problemlerin altında yatan sebepleri bulmaya çalışarak suçla etkin bir mücadele sağlayan ve bütün bunların neticesinde de sosyal alandaki hayat kalitesini artıran polislik anlayışı olarak değerlendirilen Toplum Destekli Polislikle suç oranlarında önemli düşüşler yaşanması bekleniyor.
Toplum Destekli Polislik (TPD) uygulaması kapsamında, 10 bin nüfuslu bir mahalleye bir polis görevlendirilecek. Polisler gerekirse görev aldığı mahalleye yerleşecek, halkla iç içe olacak, görev yerinde uzun süre kalacak. Evleri tek tek gezecek polisler, vatandaşları suç ve suçlular konusunda uyaracak, onların istek ve şikâyetlerini dinleyecek. Emniyet ile halk arasında köprü olacak. Polisler, mahallelinin ‘’bizden biri’’ gözüyle bakacağı bir kişi konumuna gelecek. Mahallelerdeki izbe köşelerin düzenlenmesi ve aydınlatılması için de belediyelere teklifler sunacak.”
Yazıma iki farklı alıntıyla başlamak istedim. İlk alıntı Michel Foucault'un Hapishanenin Doğuşu kitabından; diğeri ise 2003 yılında AB-Türkiye Mali İşbirliği kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü'nce yürütülen ve Şubat 2005 de Türkiye'de onaylanan Toplum Destekli Polislik uygulaması kapsamınca web sitelerinde yayınlanan yazılardan bir kısmı. İki uygulama arasındaki farklar üç yüzyıl geçmesine rağmen birçok benzerlik göstermekte. Açıkça söylenmese de amaç toplumu “gözetlemek” ve iktidarın kollarını her bireyin kendi üzerinde hissetmesini sağlamak. Evlerin içine kadar giren uygulama. Günümüz teknolojilerinin gelişmişlik düzeyini de göz önüne alırsak, bilgi edinmek, bilgileri depolamak ve onlara kolayca ulaşmak açısından çok kolay.Bir tıklamayla insan hakkında en detaylı bilgiye ulaşmak mümkün hale gelmiş durumda. Elbette bunun yanında nüfusun giderek artması bilgi edinme süreçlerini de etkiliyor ve bu yolda aksaklıkların çıkmasına neden oluyor. Nüfusun kontrol altına alınması, bilgi edinmek için gereklilik haline gelmiş durumda.
Foucault kitapta Jeremy Bentham'in fikrini ortaya attığı panopticon uygulamasından bahsediyor. Panopticon, görülmeden insanları gözetim altında tutmayı sağlayan bir sistemi ifade ediyor. Vebalı kentte uygulanan gözetleme bir şiddet unsurunu içinde barındırırken, panopticon şiddetsiz bir disiplini sağlayabilmeyi amaçlamıştı. “Öylesine ki mahkûmu iyi davranmaya, deliyi sakin olmaya, işçiyi çalışmaya, okul çocuğunu özenli olmaya, hastayı tedaviye uymaya zorlamak için güç kullanmaya gerek kalmamaktadır.” [2]
Panopticon her ne kadar hayali bir uygulama gibi görünse de kendini yenileyerek sürekli “ölü bir ruh” gibi kendisini görünür kılabiliyor. Panopticon da gözetleme işini yapan kimse de her an kendisinin bir üstündeki tarafından gözetlenebilir; işini düzgün bir şekilde yapıp yapmadığı denetlenebilir.
TDP uygulaması da en küçüğünden en büyüğüne bir yetkiler ağıyla, insanları gözetleme, denetleme ve bir şekilde ıslah etmenin bir başka çeşididir. İnsanlar polisin olduğunu bilerek kendisini denetleyecek. Polis mahallede olup bitenden haberdar olacak, edindiği bilgileri merkeze aktaracak. Amirleri onun işini yapıp yapmadığını denetleyecek, amirler de onu denetleyerek işini yapmış olacak ve sonuç olarak tüm bu edinilen bilgiler ve bunun ışığında sağlanan disiplin; iktidarın otoritesini arttıracaktır.
Foucault, Hapishanenin Doğuşu'nda; “ “disiplin” ne bir kurumla ne de bir aygıtla özdeşleşebilir: o bir iktidar tipi, iktidarı icra etmenin bir tarzı olup koskoca bir aletler, teknikler, usuller, uygulama düzeyleri, hedefler bütünü içermektedir; o bir iktidar “fiziği” veya “anatomisi”dir, o bir teknolojidir.”[3] ifadelerine yer verir. Burada hapishanelerin dışında disiplinin uygulandığı hastahaneler, okullar, atölyelerden söz eder. Son olarak da disiplinin toplum düzeyinde uygulanabilir olmasını polis aracılığıyla olduğunu söyler. Polis varlığıyla bir disiplin unsurudur. Polis’in varlığı veya bunun hissi bile insanların kendilerini denetlemelerini sağlamaktadır.
TDP uygulaması “suçu” daha ortaya çıkmadan ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Türkiye'de polise verilen yetkiler sayesinde; polisin herkese suçlu olarak muamele etmesi yasallık kazanmış durumdadır. Bu uygulama sayesinde evlerimize “bizden biri” gibi girmelerine de olanak sağlanmış oluyor. Şüpheli gördükleri evlere girecekler, böylece kamu düzenini sağlayacaklar. Zaten herkese kimlik sorma, insanlara “orantılı güç” kullanma gibi haklara sahipler. Polis iktidarın bir aracı olarak günden güne yasalarla güç kazanmakta, toplum üzerinde bunları eyleme geçirmektedir.
Bugün durumu üniversite mezunu polisler, eğitimli polisler, gibi söylemlerle kurtarma çabaları var, fakat daha on beş yaşındaki bir çocuğun polis kurşunuyla öldürülmesinin sorumluluğunu kimse üzerine alamıyor. Polis işkencesine maruz kalarak ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İstanbul Emniyet Müdürü polis işkencesi olmadığını söylediği gün, polis kameraları işkence görüntülerini ortaya çıkarıyor. Adaletten sorumlu devlet bakanı işkence için özür dilemek zorunda kalıyor. İktidar kendi gözetleme araçlarıyla gözetlenir hale geliyor. Burada şöyle bir soru sorulabilir; bu durum da iktidar için bir disiplin söz konusu mudur?
Disiplin yaratıcısı iktidar, kendi eylemlerinde tutarsız ve disipline aykırı davrandığı zaman bunun tekrarının olmayacağının garantisini kesinlikle veremiyor. Eğer iktidar dediğimiz şey bir kişi iktidarı olsaydı, sorumuzu olumlayabilirdik. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, iktidar sahibi olan kişi veya kişilerin iktidardan uzaklaşmaları, iktidarın işlerliğini değiştirmeyecektir. İktidar o sarsılamaz boyutuyla varlığını aynı şiddetiyle devam ettirmeye devam edecektir. İktidar kendisini disipline etmek yerine, kendisini disipline edecek olan kurumları disipline etmeye çalışır.
İktidar bütün bir sistemin işleyişini belirten kendini yenileyerek güçlenen bir mekanizmayı ifade ediyor. Varlığını ulaşabildiği en ücra köşeler dahil bir “Disiplin” sayesinde sürdürüyor. Disiplin nüfusun artmasıyla kullanılabilirlik açısından daha da önemli hale geliyor. Disiplin sayesinde sağlanan nüfus kontrolü, ekonomik bir boyut da kazanıyor. Foucault bunu Hapisanenin Doğuşu'nda daha net bir biçimde açıklamış; “ İnsan birikimi ve sermaye birikimi gibi iki süreç, fiili durumda birbirinden ayrılmaz niteliktedir; eğer hem insanları besleyecek hem de onlardan yararlanacak bir üretim aygıtının gelişmesi olmasaydı, insanların birikimi sorununu çözmek mümkün olamazdı. (...) Disiplinin, bedeni gücün en düşük maliyetle “siyasal güç” olarak küçültüldüğü ve yararlı güç olarak maksimuma çıkartıldığı üniter teknik süreç olduğunu bildirelim”[4]Burada iktidarın topluma, sizin düşünmenize gerek yok, siz sadece dediklerimizi yapın, dediğini fark etmeliyiz.
Her mahallede bir polis uygulaması, eskiden bizden olmayan polisleri “bizden biri” haline getirecek ve bu sayede toplumsal disiplin halk-polis işbirliğiyle demokrasi yoluyla sağlanmış olacak. İnsanlar polisin varlığından emin bir şekilde işlerine güçlerine gidecekler, çalışma alanlarında işlerini daha güvenli bir şekilde yapacaklar. Üretim de bir refah oluşacak, toplumda suç işlemeye yatkın kişiler her an polis tarafından gözetlendikleri düşüncesiyle suçtan uzaklaşacaklar. Böylece ne suç ne de suçlu olacak. Biz de polis kurşunuyla, tekmesiyle ölen, yaralanan, komaya giren insanlardan birisi olmak içi sıramızı bekleyeceğiz.

Kaynakça
(1) Foucault, Michel (2006) Hapishanenin Doğuşu, İstanbul: İmge Kitabevi
(2)
http://www.asayis.pol.tr


Dip Not
1 Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, sf. 289, İmge Kitabevi, Ekim 2006
2 M.Foucault, Hapishanenin Doğuşu, sf. 299, İmge Kitabevi, Ekim 2006
3 a.g.e. sf. 316
4 a.g.e. sf. 324

Şiddeti Olumlayan Bir Kahraman

Toplum ve Sinema dersi için ödev olarak yazdığım bir yazıydı. Paylaşmak istedim.





Şiddeti Olumlayan Bir Kahraman

GİRİŞ

V for Vendetta filminde olaylar geleceğin totaliter[1] İngiltere’sinde geçmektedir. 2005 yapmı bir film olan V for Vendetta 2006 yılının Mart’ında gösterime girmiştir. V for Vendetta, Alan Moore'un yazıp David Lloyd'un çizdiği aynı adlı çizgi romandan (V for Vendetta) beyaz perdeye uyarlanmıştır ve filmin başrollerini Hugo Weaving ( V) ve Natalie Portman (Evey Hammond) paylaşmaktadır.

Film, İngiliz tarihine Barut Komplosu[2] olarak geçen, Guy Fawkes’ın 1605 yılının 5 Kasım’ındaki Parlemento Binasını havaya uçurma girişimi sırasında yakalanması ve ardından idam edilmesiyle başlar. Guy Fawkes, bu olaydan ötürü İngiltere’de “vatan haini” ilan edilmiştir. İngiltere’de insanlar her 5 kasımda bu “vatan haini”nin yakalanıp cezalandırılmasını şenliklerle kutlarlar.
ŞİDDETİN GÖRÜNÜMÜ

İngiltere’de baskı yönetimi hüküm sürmektedir ve gece 23.00’den sonra sokağa çıkma yasağı vardır. Evey bu yasağa rağmen sokağa çıkmış ve Kolculara yakalanmıştır. Kolcular, Evey’in evine gitmesine izin vermezler ve onun kendileriyle birlikte olmasını isterler. Evey bunu kabul etmez fakat Kolcular Evey’in üzerine yürürler ve ona saldırırlar. Kolcular orada şiddet yoluyla bir egemenlik alanı oluştururlar ve buna karşı çıkabilecek kimse yoktur. Şiddet onların kullanabileceği meşru bir araçtır. Kolcular orada hem yasa-koruyucu olarak bulunurlarken, bir yandan da yasa-koyucu olarak vardırlar. Kolcular Evey’e bir teklifte bulunurlar yani onla bir uzlaşma arayışı içindedirler fakat buna yinede her ne yolla olursa olsun ulaşmak istemektedirler.
Walter Benjamin “Şiddetin Eleştirisi” makalesinde şöyle der;
Bu iki şiddet biçimi, modern devletin bir başka kurumunda, ölüm cezasında olduğundan çok daha doğa dışı bir bileşke, bir tür hayali karışım oluşturacak biçimde bir arada bulunur: polisten söz ediyorum. Doğru, bu yasal amaçlara hizmet eden şiddettir. (uzlaşma hakkını içerir), ama aynı zamanda geniş sınırlar içinde bu amaçların hangi amaçlar olduğuna kendi başına karar verme yetkisine sahiptir (hüküm verme kararını içerir).
... Eğer yasakoyucu şiddet zafer aracılığıyla değerini kanıtlamak zorundaysa, yasakoruyucu şiddet de tek başına yeni amaçlar koyamayacağına ilişkin bir sınırlamaya tabidir. Polis şiddeti her iki koşuldan da azat edilmiştir. Yasakoyucudur, çünkü karakteristik işlevi yasaların beyanı değil tüm hükümler için yasal hak iddiasında bulunmadır, aynı zamanda yasakoruyucudur, çünkü bu amaçların hizmetindedir. ... Böylece polis, herhangi bir hukuksal durumun söz konusu olmadığı sayısız olayda, “güvenlik nedeniyle” kendi başına müdahalelerde bulunur... [3]

Burada Benjamin polisten bahsederken, filmde kolcular (polis görevi gören) onların rolünü üstlenmişlerdir. Diktatör rejiminin kolcuları, sokaklarda onu temsil etmektedirler. Onlar bilirler ki kimse yaptıklarından ötürü onlardan hesap sormayacaktır. Onlarda dilediklerini yaparlar, yani bir nevi yasakoyarlar.

Bu sırada kahramanımız V olay yerine çıkagelir. Usta bir dövüşçü olan V üç kolcuyuda yere serer. Bunu yaparak suç işlemiş, egemene ve yasalara karşı gelmiştir. O, o andan itibaren iktidarın gözünde bir suçludur. İktidara karşı şiddet kullanmıştır. Egemen için şiddetin uygulanmasında sorun yoktur, kolcular egemen adına şiddete başvurduklarında bu egemen hukukun şiddeti olduğundan sorun yoktur. Benjamin hukuk dışı şiddet hakında şunları söyler: “... şiddet, hukukun elinde olmadığı sürece, hizmet ettiği yasadışı amaçlar dolayısıyla değil, bizatihi hukukun dışında var olması dolayısıyla, hukuka karşı bir tehdit oluşturur. Şiddetle savunulabilir bi görüştür bu, insan “büyük” bir suçlunun, amaçları ne kadar sapkın olursa olsun, nasıl da sıklıkla, halk arasında gizli bir hayranlık yarattığını düşünmeden edemiyor.”[4] İktidar şiddeti kontrol edemediğinde, yani yasakoruyucu işlevini yerine getiremediğinde, şiddetin yasakoyucu işlevi onu alaşağı eder. “Bu şiddet Büyük Suçlu’da, hukukun karşısına, yeni bir hukuk ilan etme tehdidiyle çıkar, kayda değer örneklerde, tıpkı ilkel çağlarda olduğu gibi, toplumun gözünü korkutabilir. Dışsal güçler onu savaşma hakkı vermeye zorladığı sürece, şiddetin yasakoyucu niteliğini onaylamaktan başka çaresi kalmayan devletse, şiddetten yalnızca bu yasakoyucu niteliği yüzünden ürker.” (Benjamin, Şiddetin Eleştirisi, sf. 108).

V, Evey ile tanıştıktan sonra ona birşey göstermek istediğini söyler ve onu bir binanın tepesine çıkartır. Saatler artık 5 Kasım’ı göstermektedir ve V, Çaykovski'nin 1812 Uvertürü eşliğinde Londra Ağır Ceza Mahkemesini havai fişeklerle beraber patlatır. Şehri bir müzik sarmıştır. İnsanlar sokağa çıkma yasağına aldırış etmeden dışarı fırlamışlardır. V 1605 yılında Guy Fawkes’ın yapmak istediği işi, halkı zorbalıktan kurtarıp, onları özgürlüğe kavuşturacak birşeyler yapmak adına başlangıç olarak bu binayı havaya uçurmuştur. V kimdir? Bir terörist, bir vatan hanini mi yoksa bir özgürlük savaşçısı mıdır? O gün, ülkedeki bütün televizyon kanallarına aynı yayını vererek halka bir konuşma yapar. Binayı kendisinin havaya uçurduğunu, 400 yıldan fazla bir zaman önce Guy Fawkes’ın özgürlük, eşitlik adına yapmak istediği şeyleri hatırlatmaya geldiğini ve bir daha ki 5 Kasım’da Parlamento Binası’nı havaya uçuracağı sırada halkı bu baskıcı, diktatör rejime karşı arkasında durmaya çağırır.

OLAĞANÜSTÜHALİN PENÇESİNDE BİR ÜLKE

Ülkede sanki sürekli bir olağanüstü hal hüküm sürmektedir. Herşey devlet tarafından kontrol altındadır. İnsanların özgürce düşünebildiği, fikirlerini söyleyebildiği bir ortam yoktur. Başbakan Adam Sutler (John Hurt) bütün ülkeyi ele geçirmiş bir hükümdar/egemendir. Carl Schmitt egemene dair şunları söyler: “ Egemen, olağanüstü hale karar verendir. ... olağanüstü halde hukuk devleti anlayışına uygun bir yetkiye yer yoktur. ... O hem son derece acil bir durumun söz konusu olup olmadığına, hem de bunu bertaraf etmek için ne yapılması gerektiğine karar verendir.”[5] Adam Sutler’ın de tam olarak yaptığı budur, kurucu şiddet yoluyla sağladığı egemenliğini korumak için, olağanüstü hali ilan etmek ve hukuku askıya alarak hem hukuku gerçekleştirmek hem de hukuku dışarda bırakmaktır. Schmitt’ten devam edersek; “ Olağanüstü halden bahsedebilmek için prensip olarak sınırsız yetkinin söz konusu olması, yani mevcut düzenin bütünüyle askıya alınması gereklidir. ... Olağanüstü halde devlet, hukuku, kendini koruma hakkına dayanarak askıya alır.” Bu doğrudur, film boyunca devletin kendini korumak adına, kendi iktidarını, güvenirliğini sağlamak adına halka yalan bilgiler vererek onları manipüle etmeye çalıştığını ve onlara baskı yaptığını görürüz.

KAOS ORTASINDA BİR BİYO-İKTİDAR ÖRNEĞİ

Dedektif Finch (Stephen Rea) V’yi adım adım takip etmektedir. Onun her yaptığı harekette, onun ve devlet hakkında yeni şeyler öğrenmektedir. Araştırmalarını daha da derine indirmek ister. Sonucunda devletin güvenliğini sarsacak çok gizli bilgiler edinmeye başlar. Adam Sutler’ın Muhafazakar Parti liderliğinde nasıl Başbakan olduğunu, neler yaptığını öğrenir. Devlet binlerce insanın ölmesine neden olan bir biyolojik projenin destekleyicisidir. Bu proje ile üstün insan ırkını yaratmak isterler fakat işler yolunda gitmez ve bu çalışmanın yürütüldüğü kampta bir patlama sonucu herşey yerle bir olur. Yine de ellerinde bir şey vardır, kamptaki deneklerden birinin kanı virüsü yenebilmiş ve savaşma kabiliyetine sahiptir. Devlet bunu yaymak için, bir metro istasyonu, bir okul ve bir su arıtma tesisini hedef olarak seçer.Yüzlerce insan bu deneye kobay olurlar ve kısa bir sürede ölürler. Bu sırada medya sayesinde insanlara korku salınmıştır. İlaç şirketi sahibi bazı parti üyeleri de bu işten kazanç sağlamışlardır. Sona yaklaştıkça Adam Sutler yapılan seçimler sonucunda Başbakan olmuştur.

5 Kasım günü yaklaştıkça ülkede bir panik havası esmeye başlamıştır. Halk olan olaylara tepki göstermeye başlamıştır. Başbakan Sutler, o gece halka bir konuşma yapacaktır. Bu konuşma da ulusun bağımsızlığının tam ve eksiksiz itaate bağlı olduğu, sokağa çıkma yasağına karşı gelenlerin düşman ilan edileceklerini ve cezalandırılacaklarını söleyecektir.
Filmin bütününe baktığımızda devletin yaratmaya çalıştığı sağlıklı, itaatkar bir toplumdur. İnsanlar sürekli dinlenmekte, takip edilmekte, televizyon kanalları ve gazeteler aracılığıyla manipüle edilemekte, sürekli bir yasaklamanın içinde tutulmaktadırlar. Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm: Şiddetin Eleştirisi ve Siyasetin İmkanı başlıklı yazısında Foucault’un klasik iktidar ve modern iktidar hakkındaki söylemini şu şekilde açıklar:
Foucault klasik iktidarla modern iktidarı, her iki iktidar biçiminin hayat ve ölüm karşısında aldıkları tavırla birbirinden ayırır. Klasik iktidar doğrudan güç uygulayan, gücünü hayatta bırakmak veya öldürmek yetkisine sahip olmasından alan mutlak bir iktidardır. Oysa modern dönemde iktidar hayat üzerinde dolaylı bir iktidara sahiptir, ölümle tanımlanmaktan ziyade “hayatı yöneten bir iktidardır” Değişen bu iktidar biçiminin yaptığı ilk şey, iktidarı egemenden alıp, tekil varoluşların standartlaştırılıp, eşitlenmesiyle oluşturulan nüfusa (population) vermektir. Böylece son yüzyılda dünya tarihinin gördüğü en kanlı şiddet olayları ortaya çıkabilmiş, katliamlar ve soykırımlar zorunlu hale gelebilmiştir. Artık sorun iktidarın temeli olan nüfusun biyolojik varlığının bilgisiyle ilgilidir, egemenin hukukî varlığıyla değil. Bu modern biyoiktidar, kendisini türle, ırkla yani nüfusun biyolojik bilgisiyle kendisini var kılar ve hayat üzerinde konumlanır. Siyaset artık nüfusun sağlığıyla, varlığıyla ilgili hale geldiğinde bu varlığı tehdit edebilecek her türlü odak öldürülebilir hale gelir. Dolayısıyla artık iktidar hayatta bırakma veya öldürme yetkisiyle değil, hayatı desteklemekle güçlenir. Hayat üzerine konumlanan bu iktidarın sınırı ölümdür. Bu iktidar çerçevesinde ilk hedef bedendir. Beden bir makine olarak görülerek bedenin disiplini, kabiliyetlerinin artırılması, gücünün ortaya çıkarılması, bu yolla bedenin uysallaştırılması, verimlilikler sistemi ve ekonomik kontrol sistemine entegrasyonu hedeflenir ki bu durum Foucault tarafından “insan bedeninin anatomo-siyaseti” olarak tanımlanır. İkinci önemli nokta da Foucault tarafından “düzenleyici kontroller” olarak tanımlanan “nüfusun biyosiyaseti”dir. Biyosiyaset nüfusun doğurganlık, ölüm-doğum oranları, hastalık düzeyi, yaşam uzunluğu bilgileri ve düzenlemelerini kapsar.
Bu şekilde bir iktidar yatırımıyla bedenlerin uysallaştırılması, yönetilmesi, yaşamın işletilmesinin hesaplanması, nüfusun kontrolü ve bedenlerin özneleştirilmesi yoluyla bioiktidar oluşur. Bedenlerin üretime koşulması, kapitalizmin gelişmesi ve bioiktidar için varolma koşuludur. Beden üzerindeki bu yatırım modern devletin yapısını oluştururken, bu sayede beden de “değerlenmiş”, kutsallaşmıştır. Foucault modern insanı özetlerken, Aristo’nun siyaset gibi kapasitesi de bulunan bir hayvan olarak tanımladığı insanın, binyıllardır yaşayan bir varlık olduğunu, ancak modern insanın siyasetinin, kendisini kendi varoluşuna oturtarak yaşayan bir varlık olarak kendisinin biyolojik varoluşunu sorgulamaya açtığını ifade eder. Bu tanımlama aslında modern dönemde biosun yok olduğunun, yerine zoénin siyasallaşarak her yere yayıldığının ifadesinden başka bir şey değildir.
Foucault ilerleyen sayfalarda modern dönemde hukukun “kılıç” tehdidiyle değil, düzenleyici, norm oluşturucu, normalleştirici olarak işlediğini söyler. Dolayısıyla insan olmak hukuksal bir özne olmaktan daha fazla bir şeyi oluşturmaz hale gelir. Bu şartlar altında siyasi mücadelenin asıl amacı ve alanı hukuk değil, hayat haline gelir. “Hak” kavramı tam da bu noktada, eski hukuk sisteminin idrak edemeyeceği bir kavram olarak gelişir. Hak artık özneyi özne yapan şey olarak ortaya çıkar, yaşama hakkı, artık sağlıkla, bedenle mutlulukla, ihtiyaçların doyurulmasıyla ilişkilidir. Bu biyoiktidar analiziyle Foucault, modern dönemde şiddetin bu kadar yaygınlaşmasının ve farklılaşmasının kökenini değişen iktidar paradigmasında aramaktadır. İktidarın ve şiddetin değişen yüzü ise değişen beden algısı, hak kavramı ve kurumlarıyla topluma sirayet etmiş biyosiyasette anlaşılır.[6]
Nuh Yılmaz’ın Foucault’un biyoiktidar kavramı üzerine bu sözleri anlatmak istenileni açık bir şekilde göz önüne seriyor. Devlet günümüzde insan bedenini kontrolü altında tutmaktadır. İnsanlara şekil veren, onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğreten bir disiplin toplumunda yaşamaktayız. V for Vendetta’da V şöyle der: Toplumlar kendi devletlerinden korkmamalı, devletler kendi toplumlarından korkmalı. Bu görüldüğü gibi karşılıklı bir durum mudur? Aynı şiddetin kullanımında olduğu gibi, devlet kendi meşruiyetini sağlamak için şiddete başvururken, kendi hukukunun dışındaki bireysel şiddete; kendisine karşı bir tehdit oluşturduğu için tahammül edemiyor. Yani devlet korkmamak için korkutuyor demektir. İşte bu nokta da şunu sorabiliriz. Toplum herşeye rağmen direncini kaybetmez ve korkmazsa ne olur? V, yaklaşık dört yüzyıl önce Guy Fawkes’ın deneyipde yapamadığını, Parlamento Binası’nı havaya uçuracağını söylerek bir yandan buna yanıt arıyor ve aynı zamanda cevabını da veriyor. Yapacağı eylemin bir sembol olduğunu ve buna anlam kazandırcak olanlarında insanlar olduğunu söylüyor. Giorgio Agamben, Kutsal İnsan’ın Giriş’inde Foucault’un biyoiktidar kavramından bahsederken şunları söylüyor:

Foucault’a göre, bir toplumun “biyolojik modernliğinin eşiği”, yalın bir canlı beden olarak bireyin ve türün, toplumun siyasal stratejilerine dahil edildiği noktaydı. Foucault’nun College de France’de verdiği dersler 1977’den sonra “toprak-temelli Devlet”ten “nüfus Devleti”ne geçiş ve bunun sonucu olarak da, egemen iktidarı ilgilendiren bir sorun olarak ulusun sağlığı ve biyolojik hayatının önemindeki artış (ki bu şekilde tedricen “insanların yönetimi”ne dönüşüyor) üzerine odaklanmaya başlıyordu. “Bunun sonucunda ortaya çıkan şey, en sofistike siyasal teknikler kullanılarak başarılan, insanın hayvanlaştırılmasıdır. Bütün tarih boyunca ilk defa olarak sosyal bilimlerin önündeki imkânlar orta yere seriliyor ve aynı anda hem hayatı korumak hem de bir soykırıma yetki vermek mümkün oluyor”. Özellikle de, bu açıdan bakıldığında, bir dizi amaca-uygun teknoloji kullanmak suretiyle deyim yerindeyse kendisine gereken “uysal bedenler”i yaratan söz konusu yeni biyoiktidarın ulaştığı disiplinci denetim olmasaydı, kapitalizmin gelişimi ve zaferi mümkün olmayacaktı.[7]


“Uysal bedenler” V’nin filmde karşı çıktığı şeydir. O topluma özgürlüğünü yeniden kazandırmak için ortaya çıkmıştır. O, onu yaratanların düşmanıdır ve her birinden intikamını almadan da durmayacaktır. V’nin kendisine has sembolünün de, Anarşizm’in sembolünü çağrıştırdığını söylememiz gerekir. V insanları birlik olmaya çağırıyor, bütün ülkedeki insanlara Fawkes maskesi yollayarak onları Parlamento Binası’nın yerle bir oluşunu izlemeye davet ediyor. İnsanlar bir senelik süreçte ülkede olup bitenlerin farkına varmaya başlıyorlar. Şiddeti, şiddetle bastırmak; film boyunca karşımıza çıkan bir önermedir. V bunu desteklercesine şunu diyor: Şiddet iyi amaçlar için kullanılabilir. V’nin iyi amaçlardan kastettiği şey Adalettir. O adaleti sağlamak uğruna, topluma özgür olabileceğini hatırlatmak uğruna şiddeti önerir. Böylece adaleti sağlamak uğruna yapılan şiddeti olumlar. Benjamin şunları söyler: “ ... bir etkinin, sözcüğün asıl anlamıyla şiddet olarak tanımlanması için, ahlaki meselelerle ilişkisi olması gerekir. Bu meselelerin alanı hukuk ve adalet kavramları tarafından belirlenir.” (Benjamin W., Şiddetin Eleştirisi, 101) V kendi şiddetini adaleti yerine getirmek üzerine temellendirmiştir. Aynı şey Devlet’in şiddetinde de görülmektedir. Her iki tarafta kendi adaletlerini sağlamak için şiddete başvururlar.

BİR DÖNEME ATIF: THATCHERİZM

Film günümüz kapitalist toplumlarına gönderme yapar. Alan Moore bu öyküyü 1979-1990 yılları arasında iktidar da olan “Demir Leydi” lakaplı Başbakan Margaret Thatcher’ın yönetimindeki İngiltere’den esinlenerek kaleme almış. Thatcher’da aynı filmdeki Sutler gibi Muhafazakar Parti’nin başındadır. Thatcherizm terimide bu dönem de ortaya çıkmıştır. Thatcher’ın uyguladığı ekonomik ve siyasi politikaları ifade eder. İngiliz Sosyolog Anthony Giddens Thatcherizm için şunları söyler: “Thatcherizm, devletin ekonomik yaşamdaki rolünün sınırlanmasına ve piyasa güçlerine güvenin hem de ekonomik büyümenin temeli olmasına öncelikli önem veriyordu. ... Thatcherizmdeki belki de en güçlü süreklilik unsurlarından birisi, Bayan Thatcher’ın kişiliği ile ahlaksal üslubuydu. Meydan okuyan tavrı pek çok seçmenin gönlünü kazanmasa da, ulusal bir lider olarak sahip olduğu nitelikler saygı uyandırmaktaydı.”[8] Film bize toplumla ilgili sosyo-ekonomik olarak fazla detay sunmasa da, Sutler’ın bir Başbakan olarak tavırları Thatcher’ı bize hatırlatmaktadır. Yine de film de kendi partilerinin iktidara gelmesiyle zengin olan papaz ve asker figürleriyle kapitalist dünyanın olmazsa olmazı din ve ordu kurumlarının varlığını göstermektedir. Karl Marx 1843 yılında kaleme aldığı Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş. adlı yazıda din için: “Din, halkın afyonunu oluşturuyor” derken; Benjamin de Şiddetin Eleştirisi adlı yazısında orduya ithafen: “Militarizm, şiddetin devletin amaçlarına hizmet eden bir araç olarak zorla evrensel düzeyde kullanımıdır” der. Din ve ordu devletin devamını sağlayabilmek için olan iki kurumdur. İki kurumda insanları özgür düşünceden yoksun bırakıp, sorgusuz-sualsiz devlete bağlanmalarını sağlayan kurumlardır. İkiside insanları tahakkümleri altına almaktadır. Zaten Sutler’ın yaptığıda bu değil midir?

SONUÇ

5 Kasım günü geldiğinde Parlamento Binası’nın yerle bir olması için her şey hazırdır. Çanların günün ilk anıyla beraber çalmasıyla, Çaykovski'nin 1812 Uvertürü sokaklarda yankılanmaya başlar. Binanın etrafı askerlerle havadan, karadan çevrilmiştir. Bu sırada V Başbakan Sutler’ın yardımcısı Creedy (Tim Pigott-Smith) ile anlaşmıştır. Creedy ona Sutler’ı verecektir, o da kendisini ona teslim edecektir. V, Creedy’nin elinden Sutler’ın ölümünü izler fakat daha sonra Creedy’i de öldürür. Bu sırada kendisi de yara almıştır. Sevdiği kadın olan Evey’in kollarında can verir. V’nin ölümü ve film boyunca onun yüzünü hiç görememiz onun taşıdığı sembolik anlama gönderme yapar. V şöyle der: “Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.” Nasıl ki Guy Fawkes onun için kurtuluşun sembolüyse, onun da yapmak istediği yüzündeki maskeyle özgürlük için bir sembol oluşturmaktır. O ölmüştür fakat ölen sadece bedenidir, onun bıraktığı anlam yaşamaya devam etmektedir. İnsanlar yüzlerinde Guy Fawkes maskeleriyle sokaklardadırlar. Askerler Başbakan Sutler ve Creedy’den gelecek emirleri beklemektedirler fakat kimse yanıt vermez. İnsanlar, askerlerin üzerilerine doğru yürümektedirler. İnsanlar baskıcı, totaliter devlete karşı bir araya gelmişlerdir ve onlarda V gibi yeni bir dünya yaratmak için Parlamento Binası’nın önündedirler. İnsanlar maskelerini çıkarmışlardır ve binanın yerle bir oluşunu izlerler.

Kısaca söylemek gerekirse film, baskıcı bir yönetimin, insanları nasıl kontrol altına aldığını, onları nasıl denetlediğini, disipline ettiğini, yasaklar koyduğunu, şiddet yoluyla baskıladığını, insanlara sadece maddi varlıklarından ibaretlermiş gibi davrandığını anlatıyor. Ve günün birinde ortaya çıkan kahraman tüm ülkeyi bu durumdan kurtarmak için harekete geçiyor ve insanlara onların gerçekte sahip oldukları şeyi onlara hatırlatıyor.. Bu da onların, Özgürlükleridir.


[1] Totaliterizm faşist, teokrasist sistemlerin belirgin tanımıdır. Total rejim, halkın beynini yıkama, halkı güdümlemedir. Bireyin özerkliği ve öznelliği yoktur. Birey, yönetimin manipülasyonlarına açıktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz. Yönetim aleyhine fikir öne sürenler sürülür, işkence edilir, öldürülür. Bkz. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Totalitarizm)
[2] Komplocuların amaçları, sık sık günümüz teröristlerinin amaçlarıyla karşılaştırılmaktadır. Buna karşılık onların hedefleri terör yaratarak devlet yönetiminde söz sahibi olmak değildi. Asıl amaçları İngiltere devlet yönetiminde ve Katolik monarşik rejimde kökten bir devrime gitmekti. Terörizm hareketi ya da politik hazımsızlık sonucu gösterilen düşmanca bir tepki olmaktan çok, anarşist kaygılar taşıyan bir eylemdi. Bu yönüyle Barut komplosu, sadece İngiltere'nin değil, tüm dünyanın siyasî tarihini değiştirmeyi hedefleyen bir devrim girişimi olarak kabul edilebilir. Bkz. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Barut_komplosu)
[3] W. Benjamin, Şiddetin Eleştirisi sf. 110-111, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr. E. Efe Çakmak
[4] W. Benjamin, Şiddetin Eleştirisi sf. 105, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr. E. Efe Çakmak
[5] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat, “Egemenliğin Tanımı” sy. 13-14-15, Dost Kitabevi Yayınları, 2005 Ankara
Çvr. Emre Zeybekoğlu
[6] Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm, Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002, Sayı: 24
[7] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, sy. 12, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
[8] Anthony Giddens, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 2006








1- Benjamin Walter, Şiddetin Eleştirisi, Say Yayınları, İstanbul, 2006 Çvr.E. Efe Çakmak

2- Schmitt Carl, Siyasi İlahiyat, “Egemenliğin Tanımı”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005 Çvr. Emre Zeybekoğlu3- Yılmaz Nuh, Biyoiktidar ve Liberalizm,Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002,Sayı: 244- Agamben Giorgio, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 20015- Giddens Anthony, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 20066- http://tr.wikipedia.org

3- Yılmaz Nuh, Biyoiktidar ve Liberalizm,Tezkire Dergisi, Ocak/Şubat 2002,Sayı: 24
4- Agamben Giorgio, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
5- Giddens Anthony, Sosyoloji, sy. 432, Ayraç Yayınevi, 2006
6- http://tr.wikipedia.org

1 Ekim 2009 Perşembe

Benim Annem Cumartesi

Benim Annem Cumartesi

Benim annem pazarları uyandırmaz yavrusunu
Benim annem pazartesi demlikte bir çay tanesi
Benim annem salı günü ya hüzün ya düğün tülü
Benim annem bir çarşamba görmesen de sen aldanma
Benim annem perşembeyi iyi bilir işkenceyi
Benim annem cumaları gezer bütün kuytuları

Benim annem cumartesi her bir dilde çıkar sesi
Benim annem cumartesi elinde solmuş bir resim
Benim annem cumartesi hesap soracak öfkesi
Benim annem cumartesi benim annem cumartesi



söz: Bandista
müzik: Bandista


Bandista'nın son albümü Paşanın Başucu Şarkıları Eylül ayında piyasaya üç şarkılık bir albüm olarak çıktı. Albümdeki bana göre en güzel şarkı kendisidir. Cumartesi Anneleri hakkında yüzeysel bir bilgim olmakla beraber, bu eylemler, bu gösteriler hakkında duyduklarım gerçekten inanılmaz. Çocuklarını bildiğim kadarıyla özellikle siyasi olaylarda kaybetmiş (buradaki kaybetme kelimesi kendilerinden haber alınamayan çocuklar) çocuklarının izini süren, onlardan haber almak isteyen annelerin her cumartesi Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi önünde toplanarak yaptıkları eylemlerdir bu eylemler. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı günden güne daha çok düşündüğüm, daha çok sorguladğım bu günlerde kendimi ileride farklı siyasi durumlarda görebileceğimi düşünüyorum. Haykırasım var.

Hoşça kalın.

23 Ağustos 2009 Pazar

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,havası ayrı hava..

bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzunbir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince
dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür

vardığın çimen yeşilliğince
nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka
tadı başka..

Can Yücel


Hep böyle olmaz mı yahu ? Bir şeyler olur ama o olan şey değildir bizim istediğimiz. Başka türlü bir şeydir. Hiç istemediğimiz bir şey de değildir belki ama, istediğimizde değildir. İşte bu anlarda bazen elimiz kolumuz bağlı kalırız, hiç bir şey yapamayız. Belki de yapmamalıyız. Çaresizce kala kalırız, öylece. Mücadele mi? Kaçış mı? İşte bizim sorularımız. o "başka türlü bir şey" için ne yapmalıyız ? İyi düşünmek gerek ve unutmamalı ki önce kendimizi düşünmeliyiz. Hayatın diğer yanlarına da bakabilmeliyiz, kendimizi bir kör karanlığa mahkum etmemeliyiz. Sevgili okurlarım. Hepinize kucak dolusu sevgiler.

Hoşça kalın.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Cannibal Holocaust [1980]




Dün akşam eve gittikten sonra televizyon da önce Fenerbahçe'nin maçının bitimini bekledim. Eee haliyle maç 42 dakika uzayınca baya bekledim. Sonra yine her gece yaptığım gibi film izleme işine koyuldum. Akşam seçtiğim film cannibal holocaust adlı filmdi. 1980 yapımı bir italyan filmi. ve gerçekten şunu diyebilirim ki. Fazla gerçekçi. Hatta filmin bazı sahnelerinin gerçek olduğunu düşündüm ve bütün gece beynimi yedim durdum. Biraz önce yaptığım internet araştırması sonucu sahnelerin gerçek olmadığını öğrendim. Tabi hayvanların vahşice katliamı dışında. Bir çok insanın kafası kesiliyor. İçlerinden kazık geçiyor. Bütün organları parçalanıp yeniyor, hatta çiğ çiğ. Bu tür şeylerden hoşlanmıyorsanız, sadist bir ruha sahipte değilseniz izlememenizi öneririm. Fakat beni çok etkiledi. Salo ya da Sodom'un 120 Günü adlı filmin bu alanda benim için her zaman tek olacağını düşünürdüm. Fakat bu film onu da aştı diyebilirim. Fimin afişini buraya koyuyorum. Bu bile sizi etkileyecektir, eğer filmi hala izlemediyseniz. Ve emin olun 1980 yılında yapılabilecek efekt ne kadar iyi olabilir ki dedirtiyor sahneler. Benden bu kadar
Hoşça kalın.

9 Ağustos 2009 Pazar

Şarköy'de Hayat

Merhabalar,

Bugün Reşat saat 13.00 sularında Şarköy'den gitti. Nereye mi? Lüleburgaz'a Staj yapmaya. Bense kendimle baş başa kaldım yine. Şuan bir internet kafedeyim. An itibariyle Denizlispor-Fenerbahçe maçı başlamış bulunmakta. Bunun yanında bu kadar zamandır Şarköy'de ne yaptım derseniz. Diyor musunuz? Sessizlik hasıl olduğuna göre diyorsunuz kabul ediyor ve anlatıyorum. Pek uzun sürmeyecek zaten.

*

Reşat ile denize gittik durduk. Akşamları gezdik. İlk günler ben enredeyse 1-2 tane bira içiyordum. Sonra ananemin evindeki yalnızlığım benim gidişimin 5. gününde teyzemin gelmesiyle son buldu. Ardından kuzenim de geldi ve üç kişi bir hafta boyunca beraberdik. Kuzen gitti, teyzemle takılıyoruz diyebilirim. Reşat ile bir gün moonlight adlı bara gittik. Canlı müzik falan feşmekan. Yalnız 50cl'lik biranın hele de bardakta 6 tl olması iyi değilmiş. Ve biz de olsun dedik, 35 tl hesabı bırakıp mekandan 2.5 saat sonra uzaklaştık. Bu arada Arka masa da pek de sevmediğim bir adamın olduğunu hatırlatayım. Ama olsun iyuiydi. Reşat ile yaptığımız değişikliklerdendi. Aslında benim daha farklı şeyler yapasım da yok değildi. Mesela Mürefte'ye gidebilirdik bir gün. ama olmadı. Bu aradakötü de olsa bir kısa film çekmeyi başardık Reşat ile. Şimdi merak edenleriniz olabilir. Ama kötü söyliyim. Neyse ilerleyen günlerde eve falan gittiğim bir zaman paylaşmayı düşünmekteyim. İzlersiniz. Bugün teyzem sokakta bir yavru köpek bulmuş, iyi halde değilmiş arada öleceğini düşündürten hallere giriyor. Bunalımda olduğunu sanmıyorum ama on günlük falan, annesini özledi herhalde kızcağız. adını Stanley koymak isterdim. Güzel olurdu valla. Stanley Kubrick. Bu arada Roman Yazma Sanatı adlı kitabı da bitirdim. Edebiyat Sosyolojisi kitabına başladım. Sanırım tezim bu yönde bir hal alacak. ve hesaplarıma göre 14 tane falan film izledim Şarköy'e geldiğimden beri. Araalrında güzel filmler de vardı, güzel olmayanlar da. Emir Kustirica'ya bu kadar geç başlamış olmamdan dolayı üzgünüm. Ama her şeyin bir sırası varmış demek ki. Çok konuştum sanırım. şuan sahile oturup bir bira içesim var, buradan uzaklaşayım ben bari.

Hoşça kal.

24 Temmuz 2009 Cuma

Yolcu

Son yıllardaki en kötü yazım. Yaz sezonu yani. Yarın Şarköy'e gideceğim. Reşat orada onunla zaman geçiririz. Teyze ve eniştesi trafik kazasında vefat etmiş, pek keyifli değil. Neyse bunları geçelim. Bu yaz kendimi daha da geliştirmeli, işe girip para kazanmalıydım. Ruhum acayip tembel hiç bir şey yapamıyorum. Sanırım sene içinde yurda çıkıcam o zaman bir iş bulup çalışmaya başlayabilirim diye düşünüyorum. Umarım bunu yapabilirim, o zaman kendimi bir işe yarar hissedeceğim.

*

Kaç gündür haberleri takip edemiyorum, doğrusu birazda içimden gelmiyor. Sürekli Ergenekon ile ilgili bir şeyler dönüp duruyor. Saçma sapan şeyler doğrusu. 2.si ile 1.sini birleştireceklermiş. Darbecilere yargı yolu açılmış v.s. sanırım bunlar eskimeye bile başladı ama ben çok sıkılıyorum.

*

Doların fiyatı düşmee başladı bu benim için olumlu bir haber. Çünkü 450D Canon fotoğraf makinasını almak istiyorum ve dolar üzerinden satışı yapılıyor. Geçen sene az daha alıyordum sadece 10 gün geç dolar fırlasaydı alacaktım, delirmemek içten değil. Neyse almak için elimden ne geliyorsa yapacağım. Ama okul zamanı kesin bir iş bulmalıyım.

*

Neyse kısa keselim. Şarköy'e gidince pek nete giremem heralde. Ananemin evinde kalacağım. Yalnız başıma kafa dinlerim ve kimseyle tartışmak-kavga etmek zorunda kalmam. Bilgisayarımı da alıyorum yanıma, iki tane de kitap aldım. Aslında üç ama biri bitmek üzere (Roman Yazma Sanatı). Hala nasıl bir tez yazacağım konusunda tam bir fikir oluşmuş değil kafamda Edebiyat Sosyolojisi'ne sarabilirim bakalım yanıma bir de onunla alakalı bir kitap aldım. Bizim Ömer Naci Soykan'ın derlediği bir kirap bana yol gösterecektir umuyorum ki.

*

Haydi görüşmek üzere, yazabilirsem Şarköy'den de sizlere yazarım.

Hoşça kalın.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

yal-ova

Yalova-Doruk Önal

Yalovadan bildiriyorum. Çok sıcak bir yaz günü daha geri de kaldı. Barış ile beraberiz. Yarın Çınarcık'a gideceğiz. Denize gireceğiz. İnternet cafe de zaman geçiyor. Bugün Akköy'e gittik, annesi ve kardeşi de oradaydı, kahvaltı ettik. Bla bla bla. Öperim. Beni takip etmeye devam edin.

Hoşça kal.

14 Temmuz 2009 Salı

Ben yokken

Günlerden Cumartesi yani 11 Temmuz 2009. Sıradan bir gün daha son buluyor. Günlerdir Kaynarca’dayım. Para biriktirmek uğruna sıkılıyorum. Pazar günü Sınıftan arkadaşlarla buluşacağım. Arkadaşlarımı daha okul bitmeden özlemeye başladım bile, sanki okul bitmişcesine. Tabi insanı üzüyor bu ayrılıklar. O yüzden kalan zamanı iyi değerlendirmek gerek diye düşünüyorum, bunun yanında herkesinde böyle düşünmesi gerekmiyor değil. Pazartesi günü Samsun’da tanıştığım çok sevdiğim insan Mustafa İstanbul’a geldiği için onunla görüşeceğiz sanırım en azından görüşmeye çalışacağız, daha sonra Sezgin gelecek, birazda onunla görürşüz 2-3 gün kalacakmış. Özledim doğrusu. Barış Yalova’da belki o da gelir, gelmezse ben Yalova’ya gitmeyi düşünmekteyim bir süre. Orada bir kaç gün geçirdikten sonra Şarköy’e kaçabilirim, bakalım nasıl olacak. Yalova’ya gitmeden önce Bursa da durup Sezen’i de görebilirim bir de. Neyse hayat böyle devam ediyor. Şarköy de Reşatla falan takılırız diye düşünüyorum. Bayadır zaman geçirmedik onunla. Reşat gerçekten en iyi dostum benim, bunu söylemek pek zor değil.

Ağustos’un 10’unda Mardin’de bir fotoğraf atölyesi var, Onur beni oraya davet etti. Ben de başvurumu yaptım umarım gitme fırsatını yakalarım, Hem Mardin’i görmek hem de biraz vakit geçirmek istiyorum, sanırım değişiklik arıyorum. Bu arada aklıma geldi Reşat’a başvuru formunu atacaktım hemen mail olarak atayım ona.

Son olarak da şunu diyeyim bugün babanem halam falan Kaynarca sahilinde bir yerde mangal yaptık çok uzun zaman olmuş mangal yapmayalı, keyifliydi. Tabi ben biraz sıkılıp erken kalktım ve bunları yazıyorum Hadi sağlıcakla kalasın.

Hoşça kal.

16 Haziran 2009 Salı

Yaz Tatili

Okul biteli 17 gün oldu. Az zaman sayılmaz. Bu yaz ne yapacağıma, ne yapmak istediğime dair bir fikrim yok. Geçen yaz en azından bir şeyler yapmaya çalışıyordum. O zaman Gültepe'de evimiz vardı. Canım sıkıldığında oraya gidip kalabilirdim, bizimkilerde orada olurlardı. Şimdi herkes evlerine gitti. Mustafa ve Sezgin sınavları olmasa büyük ihtimalle gidecekler. Şarköy'e davet ediyorum hepsini ama gelmiyorlar, bende yalnız başıma gitmek istemiyorum doğrusu. Haftasonu biraz hareketli geçti yine de. Cumartesi günü Özer'in doğum günüydü, hem onun doğum gününü kutlamak hem de sevdiğimiz bir grubu yani Bandista'yı dinlemek için o gece Taksim'de Vertigo'ya gittik. Baya eğlendik, ben şarkı söyleyip oynamaktan yoruldum, tabi o sırada bizim bölümden Damla'nın ve Derya hoca ile Begüm hocanın da orda olması bizim de 8 kişilik sap erkek grubu olarak orda olmamız renkliydi. Bu arada sakalları kesince biraz toylaştım sanırım. Neyse ben yazmaya devam edeyim. Zaten o gece saat 03.00 a kadar bardan ayrılmadık. Garip sebeplerden ötürü. Sonra Beşiktaş'a kadar 7 kişi yürüdük. hepimiz acıkmıştık, Şampiyon kokoreçe girme teklifleri yanıtsız kaldı, ehh malum parasızlık. Bizde ne yaptık börekçiye girdik. Börekçinin Serhat'a 2 kere üst üste yanlış şeyi getirmesi de bizi orada eğlendirdi. İşte eve varıpda yatmamız 05.00 i falan buldu ve sabah en geç 09.00 gibi kalkıp Mecidiyeköy'e gitmemiz gerekiyordu. Çünkü İnanç Lisesi'nin mezunlar günü vardı, tabi ben kendi mezunlar gününe bırakın 2 yıldır okuluna gitmeyen adam oraya gitti. Sabaha kalkıp gittik. Mustafa ve Özer bana okulu gezdirdiler biraz. Sonra yemek vakti geldi. Izgara tavuk iyiydi. Tabi yavaş yavaş insanların gelmesiyle ortamda yalnız kalmaya başladım yabancı olmadığım bir lise muhabbetinde buldum kendimi fakat tabi insanları tanımıyor olmam sıkılmam da büyük etken. Ehh bizimkilerde okula kadar gelmişken tabiki arkdaşlarıyla hocalarıyla vakit geçirecekler. Yani buna alınmadım doğrusu ama gerçekten bir yerden sonra insanlar sıkılabiliyor. Oradan 19.30 gibi ayrıldık bu saate kadar Kocaeli Belediyesi'nin folklar ekibinin oyununu izledik, mezun öğrencilerin konserini izledik bu konser pek iyi sayılmazdı fakat Kadir yine en azından şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla 2 şarkı söylemiş e olsa şovunu yaptı. İspanyol Meyhanesi'ni değişik bir yorumla dinlemiş oldum. Sonunda eve geldik, akşam 02.15 gibi yattım bir ara kalkıp Orlando Magic - L.A. Lakers maçı vardı ona biraz baktım ama sızmışım yine. Lakers maçı kazanıp şampiyon oldu.
Açıkçası üzülmedim de ama Hido'nun şampiyonluk yüzüğünü takmasını isterdim. Her zaman karşına çıkacak bir durum değil sonuçta. Sabah Sezgin eve geldi uyandım. Evde hiç bir atraksiyonun olmaması ve kahvehaneye gidip batak oynama fikri bana pek cazip gelmedi, ben de o sırada birine yollamak için mektup yazdım, sonra evden çıktım mektubu postaladım. Ve Kaynarca'ya geldim şuan buradayım yani Kaynarca'da. Kulaklarımda Şebnem Ferah çalıyor. Ben şarkımı söylerken. Baya yazdığımı fark etmişsinizdir umarım. Yavaş yavaş yazımın sonuna geliyorum. Şuan etrafta kimse yok, biraz düşünceliyim. İnsanların beni gerçkenten onları sevdiğim gibi sevip sevmediklerini düşünüyorum acaba bende insanlara onları sevdiğimi gösteremiyor muyum? Bu sene çoğu arkadaşım doğum günü dahi kutlamadılar. Aslında bunu çok takmamaktayım, çünkü biraz da suç bende sanırım facebookta doğum günü tarihim değişik olduğundan kaynaklanıyor olsa gerek. İnsanların arkadaşım dostum dediği insanların doğum günlerini kutlamak için bu tür şeylere gerek duymadı ne sinir bozucu. Ben herkesinkileri aklıma işlerken. Ehh bir de herkes olmak ta fena şey, insanların gelip geçici arkdaşlarından olacaksam onları sevmek gelmiyor içimden artık. Bende insanları umursamaz oldum iyice, çünkü bütün herkes böyleyken ben pek bir şey yapamayacağım. Bende bundan sonra keyfime göre insanlara değer vericem biraz da karşılık bekleyeceğim doğrusu. Şimdi burdan şunu çıkarmayalım birileri benim doğum günümü kutlamadıkları için değersiz değiller. Öyle olsa biz Reşat ile 10 yıldır nasıl dost kalabilirdik ki. Çoğu zaman unuturuz birbirimizim doğum günlerini ama bu önemli değildir. Biz birbirimizi sık sık görür, sık sık arar, konuşuruz ederiz. Böyle kutlamalara gerek yoktur. Zaten onunla bir çok şeyi paylaşıyorum. Ama insanlar şunu yapıyorlar. Belki geçmiş yazılarımda bahsemişimdir, Doruk yazın ne yapıyorsun gitmeden görüşelim, aa olur mu görüşürüz, sana sözüm var. Bla bla bla. Bunların palavra olduğu o kadar açık ki, sadece öyleymiş gibi görünerek öyle olmuyor. Gerçekten arkdaşlık, dostluk böyle bir şey değil. Bence insanlar dürüst olmalı. Gerçekten palavra sözler hoş olmuyor. Bir şeyi yapacakmış gibi görünüpte, ya da değer veriyor görünüpte aslında gerçeğin hiç de böyle olmaması hoş olmuyor. Bunu yapmamak gerek, ben yapıyorsam da tüh bana. Ama şunu söyleyebilirim ki, insanlarla geçirdiğim her anı belleğime kazıyorum. Bir daha gelemyecek keyifli günleri unutmamak isterim, ilerde her ne olursa olsun. Konuşamıyor, görüşemiyor da olsak onların bir zamanlar var olduğunu hep düşüneceğim, insan bunları düşünürken az da olsa karşılığını istiyor. Biz buna vefa diyoruz aslında neyse. Fazlasıyla duygusallaştım. Bir süre blog yazmayı düşünmüyorum. Belki başka yazıları paylaşırım ama ben bir şeyler yazmayacağım, bunun ne kadar süreceğini bilmiyorum şuan içimde böyle bir his var. Biliyorum ki benim takip edenler çok üzüleceklerdir. Pek mi narsist davrandım acaba. Tabi ki şaka ettim. Ben şuan İstanbul'dayım. Belki bir yere gidecek olursam onu burdan haber ederim en fazla. Ehhh karman çorman bir yazı oldu ama bitirelim artık. Haydi bakalım hoşça kalın.

10 Haziran 2009 Çarşamba

İstanbul

Doruk Önal Beşiktaş'tan bildiriyor:

Sıcak bir İstanbul günündeyiz. Yaklaşık olarak 1 saat önce Özer ile kahvaltı ettik. Faruk'un yerinde. Kafenin adını tam olarak bilmediğimden böyle diyorum. Kahvaltıcıya geldiğimiz sırada Neşe ve Asena'da oradaydı, onlarda tam kalkmak üzerelermiş, biz oturduk. Acılı, sucuklu, kaşarlı menemenimiz ve bal kaymak eşliğinde çayımız ile birlikte mis gibi kahvaltımızı ettik. Özer biraz hasta, şuan eve geldik, İstanbul sıcağına dyanamaadık. Yanımda yatmakta Özer. Düşük bir cümle oldu idare ediveriniz. Bir yandan youtube'dan şarkı açtım, dinliyorum. Fikret Kızılok'tan Haberin Var Mı şuan bitti. Şimdi bir başkasına geçtim.

Birazdan Özerle Taksim'e gidelim diyoruz. Aslında teklifi ben yaptım o da kabul etti. Neyse işte böyle sürüp gidiyor. Can sıkıntısı eşliğinde geçiyor zaman. Şimdilik bu kadar yeter. Görüşmek üzere.

Hoşça kal.

5 Haziran 2009 Cuma

sallamasyon

oyle, boyle: oyle, boyle... diptis diptis.. ozer var yanimda yazdirmiyor bana bunu tutanaklara gecmenizi istiyorum hakim bey. leauium yazasim var yine de ne yazayim, bilmiyorum.. acil ingilizce olmadi mingilizce ogrenmem gerek... sonra yuksel lisans girisimlerine baslamak, bir de asik olmak gerek... bu arada boyle yazilarim biraz garip bizim melih'in taniyanlar tanir diyecem ama sanmiyorum... bilgisayarindayim da.. adama turko-ameriko oldugu icin boyle, meki de boyle.. ayy yazmiorum, 3 dk'lik surem doldu, ay lav dis game...

hosca kal.

2 Haziran 2009 Salı

şenlik menlik

1 haziran 2009, her sene farklı manalara geliyordu. bu sene pek manasız. bu sene ne yaptım 1 haziranda, vallahi mimar sinan şenliklerinde adı akademifest olan, ilk defa gittiğim, uyduruk bir şekilde de olsa reggie müzikle deli gibi dans ettiğim bir gün oldu. bugün 2 haziran şenliklere tam gaz devam, insanların pek eğlendiğini sanmıyorum, bazıları taklit yapacaktır elbette, adamları o kadar eleştirdim durdum belki abartmışımdır ama anca bu kadar olmuş.. eehhhh ben aslında eğlendim çünkü kimin çıktığını umursamadım, ben gerekli lafımı da dedim, şimdiye kadar laf edemeyenlerde bu şenlikler berbattı, hiç beğenmedük felan dimesinler vesselam, hakkınızı aramazsanız, mücadelenizi vermezseniz önünüze konanı yemek zorunda kalırsınız.. bira da 5 tl bok yesinler.. ama ben naptım bi tane soktum pantolon içinde.. yarasın bana... eğlendim, dans ettim.. ama bence de kötüydi 1 haziran günkü şenlik umudum var yine de en azından diğer günlerde selim sesler, yasemin mori falan beklentimi yükseltiyor.. ama sanıyorum ki mimar sinan'ın en iyi şenliği bu olmamıştır.. yani umarım öyle değildir.. ayy ne yazdım, hadi görüşürüz..

Hoşçakal

10 Mayıs 2009 Pazar

Eve Veda Demek

Gültepe'den son kez yazıyorum.. Sanıyorum ki öyle durumum şu an. Evi topladık, herşey bir köşe de öylece duruyor. Bu evi terk ediyoruz, ayrılıyoruz. Garip geliyor, bir ev tutmak için ne kadar mücadele etmiştik halbuki. Bugün mücadelemiz sona eriyor. Bitti demek ilginç geliyor ama diyorum işte BİTTİ. Hoşça kal Gültepe. Hoşça kal evimiz. Özleyeceğim burada geçen günleri. Muhabbetleri, içmeleri arkadaşlıkları vs. Neyse olur arada böyle.. Burukluk var ama atlatabilirim.. Gülümsemeye devam ediyorum bu yüzde. Bambaşka şeylere içeriz, bambaşka yerlerde...

hoşça kal.

24 Mart 2009 Salı

Ayna

Ayna

Irmakların dalgalandığı şehirdenim ben
Bu şehir de her gece yıldızların kaydığını,
Bulutların âşık birer çocuk gibi ağladığını görürüm ben.
*
Soğuk yoktur bu şehir de.
Kar yağarken çıplaktır insanlar,
Beyazlığın, temiz ve yalansız seferin de.
*
Her günü bir panayırdır şehrimin.
Şiirler okunur sokakların da, meydanların da alelade
Ve yaşlı bir amca şöyle der; “bu eğlence hiç bitmesin”
*
Yürekli insanların yurdudur burası,
Aydınlık ve rengârenktir her sabah gökyüzü,
Onurlu, devrimci ruhun aynası…

Doruk

11 Mart 2009 Çarşamba

Toz Tanesi



Toz Tanesi

Hızlı hızlı soluk alıyordum. Gözlerim kapalıydı fakat her şeyin farkındaydım. Bir güç beni şiddetli bir şekilde yerimden kaldırıyordu. Ne olduğunu bilmediğim bir güç. Bir aşağı, bir yukarı, bir aşağı bir yukarı… Sanki her şeyi kontrol altına alan bir şeydi bu. Benim kontrolümün dışında bir kontrol, kımıldayamıyordum. Sadece bir tarafından şiddetle hareket ettiriliyordum. Olabildiğince edilgen bir durumdaydım. Ellerimi, ayaklarımı ve hatta başımı bile oynatamıyordum. Hiç yorgun değildim, sadece her şey benim dışımda gelişiyordu. Bir an gözlerimi açabildiğimi hatırlıyorum ama ne görmüştüm, hatırlamıyorum. Her şey buzlu camın ardında ki bir görüntüden ibaretti. O camın ardında bir şeyler hareket ediyordu. Beni ilgilendiren bir şeyler oluyordu orada ben bunu bilmiyordum, bilemiyordum. Öyle bir andı ki, yavaş yavaş bilincimi kaybediyordum. Bu bir rüya mıydı? O an bunu bile anlayamayacak kadar şiddetli bir gücün etkisindeydim. En son hatırladığım son bir kez daha o gücün aşağı yukarı beni kaldırdığıydı. O andan sonrası zihnimin bir köşesinde yok ya da çok bilinmez kör bir nokta da gizlenmiş duruyor. Fişi çekilmiş bir televizyon gibi ne ses, ne de görüntü var. Sadece zihnimde kalan o fişin çekildiği an da ki televizyonundan gelen, kapanış sesine benzer bir şeydi.
*
Sanırım ölmüştüm. Ruhumun özgürleştiğini hissediyordum. Sonsuz bir özgürlük hali vardı üzerimde. Ölmüştüm ama hala varlığımı hissedebiliyordum. Var olan hiç bir şey yok olmaz. Hala vardım, sonsuza kadar var olacakmışım gibi. Öldüğüm, bütün o şiddetin, beni aşağı yukarı kaldıran o gücün bitip ve sonsuz özgürlük anına kavuştuğum o küçük, hissedilmesi zor o zaman dilimini hatırlıyorum. O an gözlerimi açabilmiştim ve birden bir boşluk içine yuvarlanmıştım. Kontrolden hala uzak bir durumdaydım. Yalnızdım. Yer değiştirmiş olduğumu hissediyordum, birden bire…
Ve son, şu an öldüğümün farkındayım. Bedenimi ardımda bıraktım. Ne oldu ona bilmiyorum. Bir toz tanesiyim, benliği olan bir toz tanesi… Bütün renklere sahibim. Boşlukta öyle umarsızca hareket ediyorum. Bazen bir rüzgâra takılıyor dünyayı, evreni dolaşıyorum. Bazen bir nokta da öylece duruyor, etrafı izliyorum, dinliyorum. Şuan bir sınıfın içindeyim, etrafa boş gözlerle bakan insanların arasında. Onlar beni görmüyorlar, hayatın bütün renklerinden uzak, boş bir yaşam içindeler. Biraz sonra, buradan da uzaklaşıyorum, hayatın başka renklerini görmek için.

10 Mart 2009 Salı

ÇARPIŞMA





ÇARPIŞMA

Hava buz gibiydi ve ben sabahın köründe yola çıkmıştım. Sabah 10:00’daki dersime gitmek için 07:30 da kalkmış olmak gerçekten zor. Trene binene kadar ellerim ceplerimde üşüyordum, tabii trene binmek de ayrı bir meziyet, çünkü insan kendine sığacak bir yer bulamayabiliyor o saatte. Kadıköy’e kadar sürecek ayakta kırk beş dakikalık yolculuğuma çıkmıştım yine. Hayat her gün böyleydi benim için; herkes için böyledir aslında bir rutin ahenkle dans eder etrafımızda ama hayatımıza renk katan işte bu rutinlerimiz dışındaki anlardır. Ve hayatımda o gün ilk defa olmasa da uzun zaman sonra bir rutinimin, bu sıkıcı düzenlilik halimin dışına çıkmıştım.
*
Trenden indikten sonra vapurumu kaçırmıştım, maalesef yetişememiştim. Vapuru kaçırmak aslında yine sıradan bir olay benim için ama vapuru kaçırdığımda hiç de yerinde olmayan keyfim, gelişen olaylarla hayatımın en anlamlı dakikalarından birini yaşamama sebep oldu. Ne mi oldu? O an sadece vapuru kaçıran ben değilmişim, yeşil iri gözleriyle ve elindeki kitaplarıyla vapuru kaçıran ve biraz sonra arkamı döndüğümde bana çarpacak olan biri daha vardı. Arkamı dönmüştüm ve arkamı dönmemle birlikte ona çarptım, ne olduğunu anlayamamıştım aslında. Elindeki kitaplar yere düştü, yardım ettim, özür diledim. Sanırım çok özür diledim, havanın soğuk olmasından ve esen rüzgârdan olabilir ama yanakları al al olmuştu. Bana bakıyordu, ben de ona bakıyordum. “İkimizde vapuru kaçırdık sanırım” dedim. Başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladı. Bakışları beni etkilemişti ve çok güzeldi. O an vapuru kaçırmış olduğumu, derse gecikeceğimi unutmuştum, saniyeler sanki yıl olmuştu. Bilmem neden “Bir çay içmek ister misin?” deyi verdim aniden. Önce baktı, sanırım şaşırmıştı, “Olur” dedi, bu sefer de ben şaşırdım. Kendime şaşırdım, onun davetimi kabul etmesine şaşırdım. Aslında şaşılacak bir durum değil ya, ama ne oldu da onunla karşılıklı çay içme zevkine ulaşabilmiştim, bunu bilemiyorum. Vapuru kaçırmış olmam bir tesadüf müydü? Neden o da her gün yanımdan geçen o diğer kadınlar gibi olmadı, neydi bu, sanırım hala bilemiyorum. Uzunda muhabbet ettik, uzunca dediğime bakmayın gelecek diğer vapuru bekledik. Vapur geldi, vapura bindik, biraz vapurda konuştuk, ne konuştuk hatırlamıyorum, güzel gözlerine dalmıştım, dalmışım. Vapurdan indik ve birbirimize iyi günler diledik, görüşürüz dedik. Görüşür müydük gerçekten, nasıl olacak, yine bir tesadüf bekleyeceğim sanırım. Belki bir gün görüşürüz, bir yerde karşılaşırız. Ne zaman? Bunu düşünmek anlamsız. İkimizde farklı yönlerde ilerledik, hiç arkamıza bakmadan kaybolduk bir noktada. Bir süre sonra ayrı ayrı şeyler düşündük. Sanki ona çarpmam hiç yaşanmamış gibiydi, bu sıkıcı düzenlilik halimde hiç yaşanmamış gibi.

*
Trenden indikten sonra, hızlı adımlarla vapura binmek için yürüyordum. Sabah rüzgârı nefes almamı zorlaştırıyordu. Ayaklarım yorgunlaşmıştı, kendimi az kaldığına inandırarak sürüklüyordum. Vapura yetiştim, vapur çok da kalabalık değildi, cam kenarına oturdum. Soluk soluğaydım, nefessizliğim düzene girdikten sonra atkımı çıkardım, vapur sıcaktı ve indikten sonra üşümek istemiyordum. Atkımı yanıma koydum, çantamdan Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabını çıkardım, okumak keyifli oluyor vapurda, kucağıma aldım. Şöyle bir dışarı baktım, iskelenin kapıları kapanmıştı, artık kimse vapura binemezdi. İskelenin girişinde bir kızı elinde kitaplarla gördüm, tam o sırada arkasını dönmekte olan bir adama çarptı. Adam hiç olmamış gibi arkasına bile bakmadan yürüdü. Sanırım kız vapuru kaçırmıştı, yere eğildi o da adama bakmadı, kitapları topladı, iskeleden içeri girdi. Vapur hareketlenmişti, başımı kitabıma doğru çevirdim ve okumaya başladım.