31 Aralık 2011 Cumartesi

Mutlu Şeyler

Fotoğraf Linki

- Bir sebep olsa da iyi dileklerimizi kussak.
     Neydi bugün? - Yıl sonu.

     Neydi yarın? - Yıl başı.


Fotoğraf Linki

- Sebep çok aslında.
     İnsan halinden anlayana.
      Ve ne demişti İlhan:
        "Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması"

- Haydi çalsın sazlar,
    dökülsün kadehlere içkiler,
      hep aynı terane.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Gidilen Yoldan Dönmek, Yine Yeni Bir Yolda Gitmek


Fotoğraf Linki

"ποταμοῖσι τοῖσιν αὐτοῖσιν ἐμϐαίνουσιν, ἕτερα καὶ ἕτερα ὕδατα ἐπιρρεῖ."

"Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar" - Heraklitos

not: vikipedik alıntı

Aslında yukarıdaki sözcükten yola çıkarak bir şey yazmayacaktım. Aklıma gelen şeyi bu sözle uyumlu buldum.
Hatta sanırım aynı şey. Neyse.

25 Aralık 2011 Pazar

Tam Bir Şey Diyecektim Unuttum, Sonra Böyle Oldu!

Hızlı yaşamak diye bir şey var. Tamam, bildiğinizin hatta yaşadığınızın farkındayım. Ama pek anlamlandıramıyorum. Böyle soyut şeyleri düşünmekten haz mı alıyorum bilmiyorum. En azından son beş senedir daha gerçekçi bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyorum kendime ama yine de 'zaman' denilen, o hissedilen ama geçişi bir türlü fark edilemeyen kavram beni yoruyor. 


Temsili bir fotoğraf ile "hızlı yaşamak" ile ne demeye çalıştığımı açıklayayım. Büyük bir ihtimalle de açıklayamayacağım. Kendi çapımda saçmalamış olacağım ama içimde kalacak yoksa. Böyle bir fotoğraf karesine girebilecek miyim? Çok da hatırlamıyorum ama mutlaka olmuştur. Ama işte benimkiler sadece görüntüden ibarettiler. Yani herhangi bir kalabalığın arasında o an için (30 saniyelik bir andan bahsediyorum) toplanan bir gruba dahil olarak çekildiğim fotoğraflar mevcut. Sırf fotoğraf olsun diye işte. Ama buna gerçekten sahip olanlar var. Varsınız. Dostlar. Hatta aa dostlar! Yahu yorulmuyor musunuz? Hani içmek, yemek, sıçmak, uyumak falan. Tamam çok da zeki adamlarsınız. Ama nereye gidiyoruz? Cidden diyeyim ki sizi aylardır içki içesim yok. İçtiklerim de azıcık bir şeydir. Hey! Çok mu saçmaladım? Neyse. Aslında örneklerle donatarak böyle saçma salak yazacaktım. Unuttum da ne yazacağımı. Planlamadan yazınca böyle oluyor. Aslında işin özünde demek istediğim şey, "çok kıskanıyorum sizi" olacaktı. Ama diyemedim. Benim de süper dostlarım var. İyi de zaman geçiriyoruz. Acayip gülüyoruz. Yaratıcı şeyler de yapmıyor değiliz hani! Ama bir şey eksik. O "party time" olayına bir türlü giremiyorum. Böyle her an 'uçuk' bir şey yapma ihtimalimiz varmış gibi gelmiyor. Ama siz! Sanki! Öyle! Yani!  Hımmmm.... Nasıl desem bilemedim işte. Hep öyleymişsiniz gibi. Hep içiyoruz. Hep eğleniyoruz. Hayat şahane. Çok da fifi gerisi der gibisiniz. Siz derken, yani siz. Hepiniz değil. Siz işte. Kendinizi biliniz. 

- Ay dün reynadaydım, sütüdyolayvdaydım, çok yakışıklı bi çocuk vardı. Tanıştık. İçtik. Telefonunu aldım.

- Abi akşam ki partiye gelecektin. Of ya! Acağip ortam vardı. Şenliği kaçırdın..

İşte böyle olanlar. Aslında böyle olmayabilirsiniz. Ya da böyle konuşmayabilirsiniz. Ama hani o fotoğraflar var ya! Aha onlar da ki hal ve tavırlar, bana böyle konuşuyormuşsunuz hissi veriyor. Bunu olumsuz bir eleştiri olarak söylemiyorum. Sadece bunu nasıl -sürekli- yapabiliyorsunuz? Merak ediyorum, o kadar. Az çok kavrayabilmekle beraber uzak geliyor. Sıkıcı geliyor. Sorgulamadan yaşamakmış gibi geliyor bana. Zaten içki sofralarında hayatını, toplumunu, dünyayı sorgulayan biri değilim. Aksine en sessiz olduğum anlardır. Bilen bilir. İçiyorsan ya ağlarsın, ya gülersin. 

Demin bir an tıkanmıştım ama şu an da aksine öyle devamlı bir şekilde yazabilirim gibi geliyor. Yok yeterli bu kadar. Ne demek istediğimi anlatamadım. Bu da benim ayıbım olsun. Öyle yazasım geldi yazdım. Yine buraları güzelleştiririz. En kısa zamanda. Doctor Who izliyorum bu aralar. İşten çıktığım için rahatım. Okumaya da başladım bir şeyler. Hız kazanacaktır, eminim. Film izleme seanslarına da gireceğim en yakın zaman da. Sonra yazmaya başlayacağım. Şu kafa biraz daha rahatlasın.

Hoppa!

16 Aralık 2011 Cuma

Olma Anketör: Son

Fotoğraf Linki


Evet, sonunda en ciddi anlamda bitti. Bitmeseydi nasıl olurdu sorusunu soracak olsam da bitti ya! Sabah şirkete gittim. Dün iş dönüşü aldığım 8 adet anahtarlığı patronum da dahil olmak üzere bütün iş arkadaşlarıma verdim. Ah şu romantik halim, beni öldürüyor bazen. Ama ne edeyim, böyleyim. Sanırım ayrılabileceğim en iyi şekilde ayrılmış oldum. Vedalaştık. Son sohbetlerimizi ettik. Duygu ile aramızı da düzeltmemiz iyi oldu. Zira hafta başında kendisiyle gerginleşmiştik. Sanırım hatalıyım o konuda. Neyse ki halloldu. Görüşebilir miyiz bilmem ama, görüşmeyi isteyeceğim insanlarla tanışmış olmak. Hayatımın en uzun soluklu işine girip, en yüksek meblada paramı kazanmak, bir çok şey öğrenmek, güzel insanlar tanımak bu bir ayın bana getirileridir. En azından evde boş boş oturup zaman kaybedeceğime bir aylığına da olsa bu şekilde kendimi tatmin edebilirim. Fakat geçen yazılarımda da dediğim gibi. Ne beni tatmin eden bir işti, ne de hayalimdeki şey. Olayın sadece para kazanma mevzusu olmaması beni bugün itibariyle istifa etmeye itmiştir. Bundan sonraki işlerim nasıl olur? ne kadar sürer? bilemem. Ama en az bunun kadar iyi bir sonu olmasını dilerim. 

15 Aralık 2011 Perşembe

Olma Anketör: Huzur



İleride bahsi geçer mi bilmem ama an itibariyle söylemem gerekir ki, anket işini bıraktım. Artık boynumda "saha araştırmacısı" yazan bir kağıtla şehrin çeşitli sokaklarını arşınlamayacağım. Sağlam sinirleriniz, hırsınız varsa yapılabilecek bir iş. Fakat benim gibi "ben ne yapıyorum?" sorusunu sorup duruyorsanız kendinize tıkanıp kalırsınız. Her gün işe bırakmayı düşünerek, işten nefret ederek gidersiniz. Hiçbir faydası olmayan, sonunda sadece insanların fikirlerini alıyorum yalanlarıyla kendinizi kandırdığınız bir işten öteye geçmiyor. Belki kariyer planlarınız varsa benim gibi iyi bir şirkete kapak atmışsanız bırakmayın elbette, ama "yok hacı" çekilmez.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Olma Anketör

Fotoğraf Linki



Kafam ambale.Yani bu terimin tam bir açıklaması var mı bilmiyorum ama işte nasıl hissediyorsanız öyle anlayın. Pek yazamadığımdan ötürü böyle karalayayım dedim. Sıkkınım a dostlar. İş beynimi yaktı en hafif tabirle. Yani buraya küfürlü şeyler yazasım var ama neyse. Yani yapmayın evlatlarım anket falan. Dünyanın en pis işi. Kapı kapı dolaşıp, iş yerlerinde huysuz insanlara rastlamaktan öte şeyler var. Doğru düzgün bir kota verseler bana yapamayacağım anket yok. Ama 32 yaşında, kadın, lise mezunu, tüccar, turkcell kullanan birini arıyorsanız işiniz zor. Berbat yani. Ve günün sonunda 15-30 lira arası kazanıp sinir katsayınız da tepelere vurabilir. Benim öyle. Üstüne bir de işten gelen garip tepkiler. Neyse şarkılarla terapideyim. 
Sevgilerimle...

11 Aralık 2011 Pazar

Leyla İle Mecnun, Cin Aliler




36. bölümden gelmiş bu. Vallahi buraya eklemesem içimde kalırdı. Yani gören görmüştür de. 35. bölümün temposu ve yönetmenliği pek iyi değildi. Hele ki 34. bölümde güldürüp güldürüp son anda ağlak sahnelerle tavana fırlattıktan sonra diziyi 35. bölüm yakışmamıştı. Bu hafta ilginç olacağa benzer.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Laflar 8

Fotoğraf Linki


- derinde bir iz,
     iz de bir derinlik var.
        uykusunda anlam buluyor,
           tüm karanlıklar.

21 Kasım 2011 Pazartesi

birinci -sun vakası

Fotoğraf Linki

omuzlarına çöken ağrı ile yürüyorsun.
daha iyi yaşamak için katlanıyorsun acıya.
tabanların şişiyor ve sen yine durmuyorsun.
hava kararıyor, tükeniyorsun. 
7.5 liranın peşindesin,
koşturuyorsun.
yorulmak yok, yapacağım diyorsun.
ama,
aması var ya işte!
yapamıyorsun.


12 Kasım 2011 Cumartesi

Laflar 7

Fotoğraf Linki
- hırlısı var, hırsızı var.
     bakma zamanla aram iyi ama
        onu benden çalanlar var. -

(Asaf'a atfen)

11 Kasım 2011 Cuma

Manhattan Filminden Kareler



Manhattan, Woody Allen'ın 1979 yapımı filmi. Yazmış, yönetmiş ve oynamış. Annie Hall'ın ardından izlediğim için de ayrıca memnunum. Allen, mizah yönü fazla olan biri, bunu sanırım her seferinde tekrarlayacağım ama öyle. Bu film için bir şey yazmayacağım. Zaten hep dediğim gibi yazılmış bir sürü şey var. Ben daha fazlasını söyleyemem. Hatta filmin "gözümüze soktuğu" entelektüel kıvamda olmadığım için bir çok espriden de mahrum kaldım. Daha doğrusu anlayamadım. Ama sanırım filmde en dikkat çeken şeylerden biri de buydu. Gündelik yaşamda çoğu kişinin umurunda oladığı ve hatta adını bile duymadığı isimler ard arda sıralanıyor filmde. Tabi bu benim bilgi eksikliğimden kaynaklanan bir yorumda olabilir, bir not olarak belirteyim bunu. En kaba haliyle, işi televizyon programlarına komedi yazarlığı yapmak olan entelektüel ama hayattan zevk almayan, başından iki evlilik geçmiş, aynı zaman da 17 yaşında bir sevgilisi olan, 42 yaşındaki Isaac'ın hikayesi bu. Bunun yanında başka bir kadın daha, Mary. En yakın dostu Yale ile beraber, aynı kadını seviyorlar. Falan filan. İşte izleyin. Ben niye bunu yazma gereği duydum:

8 Kasım 2011 Salı

Annie Hall [1977]


Annie Hall, Woody Allen'ın 1977 yapımı filmi. Film hakkında biraz yazılanlara baktıktan sonra otobiyografik bir film demem gerekecek. Öyleymiş. Sonuçta bilebileceğim bir mevzu değil. Allen'ın ilk izlediğim filmi Shadows and Fog idi. Hatta ondan önce kısa filmleri vardı onları izlemiş olabilirim. Tam hatırlamıyorum. Son dönem filmleri olan, Match Point, Barcelona Barcelona, Midnight in Paris'de süzgecimden geçti. İzlemem gerekiyor sanırım hepsini. Bu hisse kapıldım. Bayram bana film izlemek için mükemmel bir zaman yarattı doğrusu. Yalnız bir halde, evimde film izlemek. Tamamen bana ait. Kahvem, sigaram ve filmlerim. Evet, sonuncu bana ait.

7 Kasım 2011 Pazartesi

Lord of War [2005]



Nicolas Cage'in sıkı bir takipçisi olmasam da izlemeye değer bulduğum filmleri var. Andrew Niccol'un yazıp, yönettiği 2005 yapımı Lord of War filmi bunlardan birisi olabilir. Blog geçmişimde sinema üzerine pek yazı bulunmamakla beraber, bir süredir kafamda düzgün bir şekilde yapma planıyla hareket ettiğim için bu tür yazıları sıklıkla okumanız imkan dahilinde olacaktır. En azından ben böyle düşünüyorum,şimdilik.

Kapitalizmin en büyük destekçileri ilaç ve silah sanayidir herhalde. İlaç ve silah dediğimizde de herhalde herkesin aklına doğal olarak savaş fikri gelecektir. Dünyada bugün barış bile silahlarla sağlanmaktadır. Güçlü olan silahıyla gelir, yerleşir, düzenini kurar ve gider. Bugünlerde Arap Baharı olarak adlandırılan Orta Doğu ve Kuzey Afrika ayaklanmaları, halk isyanları, son olarak da Libya lideri Kaddafi'nin öldürülmesi ile devam eden olaylar sıkça gözümüze sokulmakta. Bu ve buna benzer olayları bu yaşam düzeni içinde görmeye devam edeceğimiz aşikar. Bu durum, sinema emekçilerine de! fazlasıyla ekmek çıkaracak gibi. An itibariyle var mıdır bilmiyorum fakat, bu rüzgarın peşinde getireceği filmler, belgeseller, kitaplar hızla ortaya çıkacaktır. Hatta çıkmış olduğunu bile düşünüyorum ama yine de en iyileri, üzerinden biraz zaman geçtikten sonra olanlardır. Unutulmaya yüz tuttuğu ve hatta unutulduğu anda bundan nemalanmak isteyen leş yiyicilerin ortaya çıkacağı, benim için gerçeğin kendisi.

6 Kasım 2011 Pazar

Midnight in Paris


Keşke şu dönemde yaşasaydım, diyenlerden misiniz? Kendi zamanınızı – yani şimdiyi- sıkıcı, kasvetli bulanlardan mısınız? Öyle sanıyorum ki, o zamana gidebilseydik -bu belki rüyalarımızda ve hayallerimizde mümkündür- nasıl olurdu diye sorar dururduk. Evet, hayallerimizin çağına, yıllarına gidebilmek fikri ne kadar cazip ve olağan dışıysa, Woody Allen'ın son filmi Midnight in Paris'de öylesine olağan dışı. Elbette sinema hayallerin yeri fakat hayalleri böylesine yaratıcı bir dille ve sıkmadan gösterebilmekte başka bir yetenek gerektiriyor.

Allen, yazıp, yönettiği son filminde Hollywood'un içinde hapsolmuş, Hollywood için basit hikayeler yazan bir senarist olmaktan bunalmış Gil Pender'in, Paris'e aşık olma ve oraya yerleşme öyküsünü anlatıyor bizlere. Bunu yaparken de Pender'in, o hep hayallerini süsleyen yıllarına -buna belki de Allen'ın hayali demek yanlış olmaz- 1920'lere götürüyor bizleri. 2010 ve 1920 yılları arasında mekik dokuyan bir adamın hikayesi bu. Yaşadığı zamandan zevk alamayan, hayran olduğu kimseleri içinde barındıran Paris'i, 1920'ler de düşleyen Gil Pender'in yolculuğuna tanıklık ediyoruz 90 dakika boyunca.  

Laflar 6

Fotoğraf Linki



-   umutsuz bir bayram,
        etrafta hayvanlar, bağıran.
            kemikte bıçak sesi,
                çünkü bu derin bir kesi -

4 Kasım 2011 Cuma

Laflar 5

 Igiveyoumyheart by *andrahilde


- yaza.caktım, dur.dum sonra,
     düşledim, unuttum.
           ağır geldi, kaçtım.
      ben yalnız değilim halbuki -

2 Kasım 2011 Çarşamba

Tolga Burkay ve Rahatsız




Tolga Burkay, 2011 yılında 3. solo albümü olan Rahatsız'ı piyasa çıkarmış. Çıkarmış diyorum çünkü bu benim için yeni bir haber. Lise yıllarımdan beri takip ettiğim, (bu aralar biraz unutmakla beraber) ilk albümünü defalarca dinleyip, hatmettiğim bir sanatçıydı kendisi. Uzun zamandır ara vermiştim dinlemeye. Açıkçası albümünü de bulamıyorum. Bilgisayarımda da yok. Maalesef öyle bir kişi ki internette bile albümlerini bulmak zor. Tolga Burkay benim ara sırada yaptığım keşiflerimden. Benim sayemde çok seven insanlarda olmuştur. Bu his de başka bir konu tabi. Size şöyle diyebilirim ki, Teoman'dan sonra Tolga Burkay gelir benim için. Öyle bir sevgi ve sempatim vardır. Hakkında çok fazla bilgi edinmek mümkün değil. İlk albümünün ardından çıkardığı 2. albümü Renk Körü'nü pek benimseyememiştim açıkçası. İlk albümden aldığım tadı alamamıştım. 3. albüm sanırım o eski tadı verecek. Zira bir parçada olsa dinledim. Kulağım sevdi. Hani burada yaptığım şey müzik üzerine konuşmak değil. O benim işim değil fakat bir dinleyici olarak diyebilirim ki, dinleyiniz. Bir şekilde bulun. Gidip satın alın. Ben bulursam alacağım bunu da söyleyeyim. Zaten albüm alma alışkanlığım ancak sevdiğim insanlar için geçerlidir. Ve sınırlı sayıdadır bu. Yoksa hangi yöntemleri kullandığımız aşikar. 


Albümde ilk başta dikkatimi çeken şarkıyı söylemem gerekirse Perde'dir. Şu anda çalmakta. Maalesef arşivime ekledim bile. Üzgünüm Tolga Burkay. Ama seni seviyorum. "Perdenin ardında hep biri varmış, her istediğine inandırmış" işte şarkının vurucu sözleri. Ne anlamak isterseniz o buradan. Ama dinleyin. Müzik tarzı fazla eski geliyor kulağa. Bunu da en azından belirtmek gerek tabi. Tolga Burkay yeniliklerle dolu biri değil. Ama hani biraz Yaşar Kurt seviyorsanız, Burkay'ı da sevmeniz mümkün. Ben buna inanıyorum. 

13.03.2011'de Ekşi Sözlük'te bir yazar şöyle demiş:

naim dilmener'in ne denli iyi ve araştırmacı bir müzik eleştirmeni olduğunu bir kez daha görmeme vesile olan müziyendir kendisi.çünkü tolga burkay'ın varlığından, naim dilmener'in açık radyodaki programı sayesinde haberim oldu ve ne iyi oldu.


Bu yayını bende dinlemiş olsam en azından bu albümden haberim olabilirdi. Burkay ile tanışmam lisedeyken Viva adlı kanalda dönen Penceremde Deniz Vardı şarkısının klibi ile olmuştur. O şarkıyı dinlemek için az Viva'yı izlemedim. Ekrana kitlenip beklediğim olmuştur. Neyse bu zulümden kurtulduğum için mutluyum. O parçayı da hala Burkay'ı bilmiyorsanız dinleyin hem de orijinal klibi eşliğinde bunu yaparsanız ne ala. Dediğim gibi sade, bildik bir tını var şarkılarında ama biz bunları da tüketmiyor muyuz zaten. En azından bu işi hakkıyla yapan, fena da sözler yazmayan bir adamı dinleyerek yapabiliriz.

An itibariyle de Son Uyku parçası çalmakta. O zaman burada sona erdirelim. Dinleyin ve dinletin. Sonra en sevdiğiniz insanlarla bir araya gelip, denk gelinen bir konserine gidin. Yapacağım. Listeye eklendi. 

31 Ekim 2011 Pazartesi

Laflar 4

- üzüldüğümden değil,
     sevincimden ağlıyorum, dedi.
          ağlıyorsun ya,
                ağlama! -

29 Ekim 2011 Cumartesi

Alex Webb - Magnum Photos


MEXICO. Oaxaca state. Tehuantepec. 1985. Children playing in a courtyard.

                         
            MEXICO. Mexico City. 2003. Cotton candy being spun at the Zocalo.



Kesin bir hareket mevcut. Sevmiyordum açıkçası. Fotoğraf çekmeye kasmak falan diyordum. Yine denebilir elbette. Kuş, böcek çekmek de var işin içinde. Ama başka bir şey "hareket" unsuru. Webb'in fotoğraflarına hayran değilim fakat iyiler. Öyle seyredilir işte. Hani açıp bakın. Aklınıza kesin bir fikir, bir hikaye gelir. Daha fazlası için magnumphotos.com adresine yönlendirebilirim sizleri. İlgili olanlarınız zaten biliyorlardı da. Hani sıkıldınız ya, ne yapsam diyecek oldunuz. Buraya girip fotoğraf bakın. Hatta merak edin. Başka neler çekmiş bu adamlar deyi verin. Bence demelisiniz. Göz zevkiniz artsın. Artacaktır. Sevmeme ihtimaliniz de var ama başka gözle bakın fotoğraflara. O zaman tat alacaksınızdır. Dedik ya çiçek, böcek çekmek var bir de. O başka. Ben de yapıyorum. Ne zevksizim. Yapmamak gerek. Çok fazla bakmam, çok fazla çekmem gerek. Siz fotoğraf meraklısı insanlar. Bunu yapın. Amatörlüğün ötesine geçebilmenin tek koşulu bu bence. Daha çok fotoğraf izlemek, daha çok berbat fotoğraf çekmek. Makinenize hakim olun ayrıca. Varsa etrafınızda az da olsa güvenip fikrini alabileceğiniz birileri bırakmayın peşlerini. Hani ben yaptım mı? Hayır. Ama yolu öğrendim. Size de bunu tavsiye ediyorum. Hiç yoktan fotoğraf sever oldum. Saçma gelmiyor değil. Ama tadı başka.
Bir de bu adamlarla aşık atmak zor. Mesela bu adamlar deprem olunca anında oraya koşuyorlar. Öle adamlar. Paraları olmasa bile ceplerinde, otostop ile giderler yine de giderler ama. Tırın içine atlarlar giderler. Öyle adamlar. Yani bakınca akıl kârı bir iş değil fotoğraf. Ama tutku meselesi. Tutuluyorum her an daha fazla. Ama tembellik ediyorum. Üzücü. Neyse şimdilik yolu bileyim. İleride yola çıkarım.

Laflar 3

- İçme, dedim.
          İçti.
                Sonra bitti,
                       geç oldu dedi, gitti.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Çok Severdi Onu



Onu çok severdi. Günlerini onsuz, ondan ayrı geçirmeyi sevmezdi, yapamazdı. Onu dinlerdi hep, o da onu dinlerdi. Bazen birbirlerine sevgi sözcükleri söylerlerdi. Bazen bağırırlardı birbirlerine ama hiç sevgileri tükenmezdi. Birbirlerinden hiç ayrılacakmış gibi değillerdi doğrusu. O, onu bırakmazdı ki. Gitmesine izin vermezdi. Çünkü onu çok severdi.

Her gün eve onu görme hevesi, heyecanıyla gelirdi. İşten çıkmayı dört gözle beklerdi. Kapı deliğine anahtarı soktuğunda ve içeri girerken onu arardı gözleri.. Hemen yanına gider sımsıkı sarılırdı... Beraber göğüslerlerdi zorlukları... Onu hiç yalnız bırakmazdı. Yine oturur konuşurlardı karşılıklı, birbirlerine anlatacak çok şeyleri olurdu her gün.. Hafta sonları sahile giderlerdi.. Kumsalda birbirlerine söylerlerdi sevgi sözcüklerini..

Laflar 2

- Sefillik aldım kendime
                  Bol bol giyerim diye -

25 Ekim 2011 Salı

Laflar

- Kemancı, kemanını kırmış, şarkı bitmiş -

23 Ekim 2011 Pazar

4-5-6 Mart 2011 / Bölümler

Not: Böyle şeyler yazmaya başlamıştım. 3. gün sonunda bitmiş. Daha fazla sanıyordum. Hepsi bu. Pek yazasım yok buraya. Ondan böyle. 

Bölümler

Bugün Merve ile Kadıköy'de ki o kahvecide türk kahvesi içtik. 4.3.11

*Aylardır görmüyordum Merve'yi. Kızmıştı bana. Belki haklıydı da. Aldığım yanlış kararlar sevdiğim insanların çevremden uzaklaşmasına neden oluyor. Az da olsa düzelttik herhalde.

*Mekanın sahibi ya da çalışanı olan yaşlı ve sakallı adam fazla sertti. Burada fal bakılmıyor, dedi. Zaten falı biz bakıyorduk, baktırmadık ki. Çokta meraklısı değilim zaten falın, anlamam da. Ama niye acaba? Merve adamın uyuz olduğunu söylemişti. Ama bu kadar olacağını tahmin etmemiştim. Biz de kalktık, dağıldık.

16 Ekim 2011 Pazar

-3-

Üşüyorum. Battaniyenin ve yorganın işe yaramadığı bir an. Ve an'lar. İçimi ısıtacak, nefesiyle bana hayat verecek bir an ile örülse belki daha anlamlı olabilirdi bu üşüme hali. Ama ufacık odam yalnızlığıma iyice hapsediyor beni. Eşyalar dağılmış dört bir yana. Kirli sepetim dolmuş. Kitaplarım yerlerde. Öylece bez dolabıma bakıyorum. Boş gözlerle. Aslında etraf çok renkli ama hayatıma etkisi ne? Bu gece erken yatmanın zarafeti inecek göz kapaklarıma. Ve umut dolu ruhum renk aramak için açacak gözlerini sabaha.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Geçti


"Aşkım" "Bebeğim" "Hayatım" falan da filan. Bunu yapabiliyorsunuz. Nasıl yapıyorsunuz? Hadi yapıyorsunuz, hiç mi utanmanız yok? Çok zor bir şey değil mi? Korkmuyor musunuz? Çok korkuyorum be! Bünye sarıp sarmalanıyor böyle anlarda. İyice uzaklaşıyorum. Güvenmiyorum kendime. Ben ki en romantik dehlizlerde kendini kaybetmiş biriyim. Korkuyorum. Yapabilirim gibi gelmiyor. Korkuyorum zira. Alamıyorum o sorumluluğu. İstesem de veremiyorum sevgimi. Katlanamıyorum baskıya. Sorulara, sorgulamalara. İnsanca bir ilişki kurmak zor geliyor işte. Kaçıyorum ta en başında. Tam olacak derken, içime şüphe tohumları ekiliyor. Ruhum daralıyor. Kandırıyormuşum gibi geliyor kendimi. Bir ilişkiye başlayınca daha da dibe sürükleniyorum. Oysa ben biri olsun, yanımda olsun. Hissedeyim istiyorum. O başlangıçları yeniden yeniden yapmaktan bıktım. Yoruldum. Çok zor be! Yapmak ister miyim? Bilmem. Bilemiyorum çünkü. Öyle biri olur ki yaparım bile diyemiyorum. Ama bunu da derim biliyorum. Taa derinlerde var o şey! Duruyor. Çıkacak bir gün. Beklemenin bir anlamı hep oldu zira benim için. Yine olacak. Ama yoruldum. Yaşlı da değilim ki! Beyazlarıma çok var daha. kırışıklık kaldıramaz bu beden. Varlığını hissettir be! Hadi canımın içi.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Son Sigara Hadisesi




“Son sigarayı içmeden yatamama” diye bir hastalık mı var acaba diye soruyorum kendime. Cevap çok can sıkıcı oluyor. - Son sigara diye bir şey yoktur. İçtiğiniz o son sigaranın üzerinden bir kaç dakika geçtiği an yeni bir “son sigara” isteğiniz hortlayıveriyor yerinden. Ya uykuya bahane arıyorum, ya yapacaklarıma demektir bu son sigara isteği her seferinde. Çünkü her son sigara, her geç yatmak, güne geç başlamak demek ve hatta içten içe “hayata tutunamıyor muyum ?” dedirtmek de bana. Burada yeri gelmişken belirteyim sevgili Atay'a atıf yapma peşinde değilim -bunu derken bile yaptığımın farkındayım, affola!- ama ne yapacağınızı bilip o şeyi yapamıyor olmak ve hatta yapabilecekken yapamıyor olmak beni deli ediyor. Yoksa size böyle olmuyor mu hiç?

2 Ekim 2011 Pazar

-2-

Gözlerimde çapak olmadan uyandığım bir gün olacak mı acaba? Uyanmayı ağırlaştıran en önemli etken bu kir topakları. Kalktım. Etrafa bakındım. Pencereden odaya cılız güneş ışıkları sızıyordu. Yine de göz kapaklarımı kaldırmak zulüm gibiydi. Kapıyı açıp salona girdiğimde Sezgin ve Özer oturmuş, karşımdaydılar. Yüzümü yıkamadan ve hatta gözlüğümü takmadan bilgisayarın başına geçtim. Özer çoktan anlamıştı. Gelmesini beklediğim mesaja bakacaktım. Çünkü saat 12.00'yi çoktan geçmişti. Ama mesaj yoktu. Anlaşılan bir şeyi daha becerememiştim. Artık bünye alışmış, kaybetme hissini yoğun bir şekilde tatmıştı son günlerde. İş görüşmesine gitmek için saatlerin geçmesini bekliyordum. Öylesine posta kutuma baktım. Geç de olsa gelmişti mesaj. Kazanmıştım. 

1 Ekim 2011 Cumartesi

-1-

 - Etraf dağınık. Havlum bir yerde, pantolonum yatağın üzerinde. Birazdan toparlayacağım ve yine dağılacak. Ben toparladıkça dağılıyor çünkü. Kitaplarım var sağda solda saçılmış etrafa. Beş kişiyiz evde. Birazdan okey oynayacağız. Bundan önce böreğimizi yedik, çayımızı içtik, üstüne de sigaramızı yaktık. Bu ne kadar daha böyle gidebilir. Boşluk var doldurulmayı bekleyen. Doldurulması gereken. İçeriden sesleri geliyor. "parfüm" dedi Özer. Ne diye dedi bilmiyorum. Sanırım odasında ki eşyaları inceliyorlar Özer'in. Aslında yatma vakti çoktan geldi. En iyisi uyumak, izinlerini isteyip. 

29 Eylül 2011 Perşembe

Hayal





Hayal

Hayaller yalnızca karanlıkta mı peydah olur?
Hayaller, gerçek olunca aydınlık mıdır hem ?
Ahh! Sorular, sorular.
Peşimizi bırakmayan amansız sorular.

Gerçek nedir ki?
Olmayan her şey gerçektir işte.
Var olamadığından hayallere düşenlerdir.
Uykudur, gerçek olan.

29.09.11

22 Eylül 2011 Perşembe

How I Met Your Mother 7. Sezon Başladı!

"... kendinizi telkin ederek aşık olamazsınız. Günlerce düşünmeye de gerek yoktur.




                                                                   Bunu unutmuşum






Fotoğrafları iyi alamadım. Play tuşu görünüyor idare ediniz artık. Hatırlayanlar vardır. Ted'in ilk sezondan kendisini terk eden aşkı Victoria. Acaba değişmiş mi falan diyorsunuz? Oha yani bırakın da değişsin kız. 6 sene mi ne oldu? O zamanlar 27 yaşında bebek gibiydi. Ha bence hala öyle ama şu HIMYM'ın 7x2'sinde kısa süre görünmesi hoş oldu. Devamı gelir mi bilinmez. Ya Barney'e ne demeli? Evleniyor ya! Geçen sezonun sonundan kaldığı yerden devam ediyor her şey. Tabi anne ile nasıl tanıştılar hala bilinmemekte. Bir yerlere bağlamada üzerlerine yok şu senaristlerin. Sakız ettiniz diyoruz ama eh olay bu! Yoksa dizi biter de mi? Barney, sevdiği kadın olan Nora için saatlerce 24 saat açık lokantada bekliyor. Ve n'oluyor? Hoooop Nora çıkageliyor. Beklenen son! Ted ise ilk 2 bölümde anlatılan haliyle kadere inanan adam moduna, yani öyle bir an da öyle bir kadınla tanışacağım ki hissine tekrar dönüyor, tam bu sırada Victoria beliriyor elbette. Aslında iyi başladı denilemez ama bir ekşicinin de dediği gibi, sanki sadece Türkiye'de izleniyor diye devam eden bu dizinin hastasıyız. İzleriz. Berbatsa, berbattır. Ama izleriz. Eskinin hatrına izleriz, Güzel olacak hayaliyle izleriz. Barney için izleriz. İzleriz de izleriz! Hemen aşağıya da Victoria ve Ted için yapılmış bir video var. Değişimi de hatırlarsınız hem.

Ekşi Sözlük, Bora Olayı!

http://www.eksisozluk.com/index.asp?a=sr&kw=bora*&au=&so=g&fd=22&fm=9&fy=2011&p=1

Yukarıda ki fotoğraf ve link Ekşi Sözlüğün yeni marifeti. Pek de anlamadım konuyu ama Bora üzerine geyikler. 1000'den fazla başlık açılmış durumda şu an. Hangisini okuyacağınızı şaşırırsınız. Denilene göre her şey şu linkte vereceğim 89. entry de başlamış. TIKLA Barda Hatunla Muhabbet Açma Klişeleri adlı başlığın bu 89. tanımından sonra ard arda gelen Boralar, anlaşılan günün "geyiği" olmayı başarmış. Hani ne diyeceğinizi bilemediğiniz bir durum. İyi mi? Kötü mü? anlaşılmaz. Aslında insanları yaratıcı olmaya sevk etmesi açısından olumlu bakılabilir, yani hemen olaya Ekşi'de çok bozdu kendini, diyerek atlamamak gerek. Ama bu kadarı da abartı dedirtmiyor değil.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kadın ve Çocuk Taraftarlara Saygı Duruşu


Dün akşam ki Fenerbahçe-Manisaspor maçı 1-1 sona erdi. Fenerbahçe'nin onca eksiğine rağmen kazanabileceği bir maç oldu aslında. Kötü de oynadı. Maçın 15. dakikasında, o yıllardır görmekten bıktığımız, takımın Sabri'sine dönüşen Selçuk'un sakatlanması bile şu an büyük kayıp. M.Topuz, geçen hafta sakatlandı. Emre Belözoğlu, Gökhan Gönül, Orhan Şam, Serdar Kesimal gibi eksiklerimiz var ve bunların çoğu Milli Takım oyuncusu. Aslında bunların dışında en büyük eksiklik de Lugano! Çünkü onun yerine kimse alınmamış görünüyor şu an! Geçen sene neredeyse hiç oynamayan Bilica ile oynuyoruz. Ama şu an için Lig'de yeterli bir kadromuz olduğu aşikar. Henry B. (soyadını yazmak zor geldi) takıma alıştıkça ve oynadıkça faydalı olacaktır. Aslında dün çıkılabilecek en iyi kadrolardan biriyle çıktık sahaya. Tabi Kocaman'ın, Stoch, Sezer gibi oyuncuları da unutmaması gerekiyor. Böyle anlarda onları kullanmayacaksa ne zaman kullanacak diye soruyor insan. Özellikle Sezer'in dün ki maçta oynaması gerekiyordu. Selçuk'un yerine alabilirdi en azından. Yapmadı. Gökay da bizim için gelecek vaad eden ve fazlasıyla yetenekli bir oyuncu. Daha iyi olmasını umarım. En nihayetinde Fenerbahçe hakemin son dakika da ofsayt diye saymadığı bir golü vermemesiyle (gol diyorum, çünkü bal gibi gol!) 2 puan kaybetti. Bunu önemsemiyorum açıkçası. Ama alabileceğimiz bir maçı 1-0 önde ve rakip 10 kişiyken bu şekilde tamamlamak üzücü. 11 günde 4 maç oynayan bir takım için de ayrı bir güçlüğü var tabi bu durum. Her neyse Maç hakkında ki fikirlerim bu kadar.

Etiketler Hakkında

Tam 382 tane yazıyı tekrar tek tek okuyup etiketledim. Böylece ulaşmak daha kolay olacaktır diye düşünüyorum. En azından bloga bir düzen gelmesi açısından iyi olduğunu düşünüyorum bunun. Arada çok saçma sapan şeyler var ama yine de silmedim. Bir tanesini sildim zira aynı şeyden iki kere paylaşmışım gereksiz yere. Etiketleri yaparken çok genel takıldım. Bazıları iç içe geçti. Yani aynı kayıtta iki farklı etiket olabilir. Bu en azından biraz daha açıklayıcı olsun diyedir.

Paylaşımlar: Genel de şarkı, fotoğraf v.b. çalışmalar var. Bazısı içerisinde kendi yorumlarım olduğu için kişisel deme gereği duydum.
Deneme: Burada da genel olarak kişisel dediğimden sıyrılan kayıtlar var. Bazısı tam bir deneme olabilir fakat olmayanlar da mevcut. Bu açıklama en azından "Nesi deneme bunun lan?" sorusuna cevap olacaktır.
Kişisel: Burada da çok değişken hallerimi, genel olarak bana ait olan şeyleri okuyacaksınız. Yani ayırt ederken buna dikkat ettim. Tabi bir spor karşılaşması hakkında fikir beyan ettiysem duruma göre bunu da kişisel kategorisine aldım. İdare edin. Bence en açıklanmaması gereken bu!
Şiir: Buradan da anlaşılacağı gibi sadece şiir ve ona yaklaşan yazılar var. Hepsi de bana ait. Bunun dışındakileri de paylaşımlar olarak etiketledim zaten. Yani bana ait olmayanları!
Makale: Bunlar derslerde yazdığım, akademik bir dili olan, en azından benim öyle olduğunu sandığım yazılar.
Eleştiri: İşte bu kısım da etraftan aldıklarım üzerine biraz kişisel fikirlerimi ve okuduklarımı, yaşadıklarımı v.s. katarak eleştirdiğim kısım. Sinema, spor, deneme bölümleri de buna dahil. Azıcık da olsa eleştirdiysem belirttim yani!
Sinema: Burada sinema dediğime bakmayın. Zaten çokça da yazı yok. Öyle aşmış eleştiriler yok. Aksine berbat ama sonuçta herhangi bir film üzerine o an söylemek istediklerimi söylemişim. Dolayısıyla böyle bir kategori oluşturmak farzdı.

Aslında daha da ayrıntılandırabilirdim fakat yoruldum ve midem bulanmaya başladı açıkçası. Bundan sonrası için en azından bunu yapmaya çalışacağım.

20 Eylül 2011 Salı

Güzel Bloglar Da Var Hani!

Blog aleminin acayip iyi yanları var. İlginç yerlerden, ilginç şeyler keşfediyorsun. Ucundan yakalayınca da sarıyorsun. Binlerce fikre ulaşabiliyorsun. Ha bende onlardan biri miyim? Biraz. Ama pek de işe yaramam. Farkındayım. Blogu her seferinde daha elverişli kullanmak için söz veriyorum kendime ama olmuyor. Yine versem yine olmayacak. Gidip size şarkı falan dinleyin diyorum. Yani meraklısı değilim ama iki kelam ettiğim de cevap almak, ne biliyim izlenen takip edilen bir blog olmak isterdim. Tabi öyle 5000 tane takipçim olsun demiyorum. Manyak değilim. Adımı vermişim, sonra ne halt olacağımız belli olmaz. Ama alemde güzel bloglar var. Tavsiyem keşfe çıkmanızdır. Yani ben öyle yapıyorum arada. İyi oluyor. Ama söyleyecek lafı olan blogları takip etmeniz tavsiye edilir. Kişisel bloguz tamam da, okuduğumuz bir halta yarasın. Çiçekle, böcekle bir yere kadar. Siz de güzel bloglar falan bulursanız paylaşın. Ben paylaşıyorum gördüğünüz gibi, sağ köşe de mevcut benim takip ettiklerim. Siz de ekleyin de bilelim. Şimdi bende yavaş yavaş bloga bir ayar çekeceğim 360 tane kayıt var. Berbat şeyler yoğunluk da tabi. Etiketleyeceğim zamanla. Hepsini yapsam ölürüm herhalde. Ya da temiz bir blog mu açsak. Yok la yapmam.

18 Eylül 2011 Pazar

Ben Bir Boğayım!




İtalik yazılmış kısımlar Boğa Burcu'nun özelliklerini anlatan sitelerden alınmıştır. İlk bölümde genel özellikleri var Boğa Burcu'nun, sonra Boğa Burcu erkeğini anlatıyor. Ben alıntıların altına iki kelam edeceğim. Can sıkıntısı işte.  İnanmam ama bazı lafların beni yansıttığını düşünmüyor değilim.

Not: Fazla uzun oldu sanırım. Beklemiyordum. Neyse okuyan okusun işte.


Pozitif özellikleriPratiklik, güvenilirlik, mesleğe uyum göstermek, tahammül gücü, güçlü değer yargıları, sanat ilgileri, kararlılık, kuvvetli arzular, sıcak kalplilik, sadakat. 

 
Negatif özellikleri Tembellik, kendine düşkünlük, sıkıcılık, statik fikirler, esneklik eksikliği, orijinalite eksikliği, oburluk, inatçılık, alınganlık; marazi ve musallat olucu huy ve alışkanlıklar. 

ayraç

kaldığım yerden devam ediyorsam eğer hala,
o sayfaların arasında unutulan ayraçlar var ya!
onlar sayesindedir.

15 Eylül 2011 Perşembe

Saatleri Kurma Enstitüsü

http://fizy.com/#s/1i7n4r

Öncelikle üstteki şarkıyı açıyoruz. Yani açın ki güzel güzel bitirelim okumayı değil mi?

Ve Tanrı insanlığı yarattı. Yarın 7. gün ve bir parça dinlenebileceğim sanırım. 6 günlük maraton bugün son buldu. İki tane açıköğretim sınavı, iki tane y.lisans (gsü/Siyaset Bilimi-Sosyoloji) sınavı ve iki adette mülakatın ardından az da olsa rahatlamış haldeyim. Siyaset Bilimi'nden çaktım zaten. Onu şimdiden sonuçlar daha açıklanmadan söyleyeyim de! Açıköğretim sınavlarım çok önemli olmamakla beraber daha iyi. 6 gündür saat kurmaktan sıkılmış bu bünye yarın umarsızca, gelişi güzel bir saatte uyanacak. Bu arada Beşiktaş İlçe Milli Eğitim'den ses soluk yok anlaşılan o iş de olmadı. Kağıthane'ye başvurabilsem iyi olacaktı ama yapamadık işte tembelliğimiz. Sosyoloji'nin sınavı pek iyi geçmese de mülakattan iyi çıktım ama hazırlığa tek bir kişi alacak olma ihtimalleri beni malesef umutsuz kılıyor yarınlara. Demem odur ki, 10 kişi alırlarsa kesin girdim, 5 kişi de belki, 1 kişi de imkansız. Bazen kovalamak gerekir. Ne olacağı belli olmaz. Ben kovaladım bu dönem, olursa ne ala olmazsa mualla diyerek sonuna geliyorum. Hadi iyi olunuz!

11 Eylül 2011 Pazar

Kendi Kendime!

- Öyle ki!
+ Ne öyle ki lan?
-Öyle işte!
+ Kafan mı güzel?
- Yok hacı, yine düşünmece.
+ Ne diyon amk? Ne düşünmecesi?
- Kadınlar abi. Başka ne olacak!
+ S.ktir et lan kadınları. Yaşamana bak.
- Demesi kolay. Hep karşılıksız sevmeye alıştım ben. Şimdi karşılık bulunca zorlanıyorum.
+ Aha! Yine girdi triplere.
- Ne tribi ya! Lise de dört sene birini düşündüm ben.
+ 10 milyon baloncuk. Anlatma yine!
- İyi anlatmam. Ama bak üniversite de öyle oldu.
+ Olduysa oldu. Nolmuş?
- Nolmuşu mu var. İnsan sevgi istiyor be abi!
+ Telefonunu vereyim ara! 100 kaat!
- Gırgırın sırası mı be abi?
+ Kes dırdırı o zaman sen de! Aşk meşk geç bunlar sen.
- Geçelim de! Çıkıyor bir şekil de. Gönül söz dinlemiyor ki!
+ Tamam lan! Yat zıbar hadi. Kafa güzelleşti yine. Sonra yaparsın tatavanı.
- Eyi, iyi geceler!

9 Eylül 2011 Cuma

Mimar Sinan Hakkında Bilgiler

Bloggerın istatistikler bölümünden bakıyorum da, son zamanlarda en çok okunan ya da denk gelinen yazım Bomonti'ye İlk Sefer adlı yazdığım olmuş. Buradan da anlıyorum ki Msgsü'yü kazanan siz sevgili arkadaşlar, güzel bir okula geldiğinizi öncelikle biliniz. 2006 yılında girdim ben. 2011 yılında da çıktım. 5 senem geçti anlayacağınız. Hangi bölümde okursanız okuyun, Fındıklı yani ana binanın "hastası" olacaksınız. İçki içenleriniz orada şarabını, birasını alıp çok zaman geçirecek. Bazen çok küfür edeceksiniz okula. Böyle okul mu olurmuş ya! diyeceksiniz. Çoğunuz 4 senede bitiremeyecek okulu. Bana göre her bölümü,- belki güzel sanatlar dışında- 4 senede bitecek türden ama bitmiyor işte. Msgsü yaşamının içine girdiğinizde bırakması kolay olmuyor. Okul bitmeye yakınken anlayacaksınız bunu özellikle ama siz sevgili Msgsü'lü dostlar şimdilik bunu düşünmeyin! Bir de şöyle bir şey var genelde Fen-Edebiyat tayfası Msü demeyi tercih eder. Okulun eski adı. En azından ben öyle bir döneme denk geldim. Şu sıralar bu daha az dile gelmektedir.

8 Eylül 2011 Perşembe

Köşeyi Dönmek






Köşeyi dönmek akla pek fazla şeyi getirebilir. Misal köşeyi döneyim krallar gibi yaşayacağım, dediğiniz de zengin olmaya, rahat yaşama vurgu yaparsınız! Gerçek anlamıyla da köşeyi dönmek akla klişe bir şekilde “aşk” ı anımsatır. Köşeyi döndüğünüzde eli kitaplarla dolu kadın/erkek her kimse ona çarpmaktır, köşeyi dönmek. Ben burada bundan bahsedeceğim. Hiç köşeyi dönemedim. Ya da daha açık söylemek gerekirse yürürken hep dikkatli oldum! Köşeyi döndüğümde birine çarpmadım. Çarpamadım belki de. Belki de böyle şeyler anca filmlerde oluyordur. Köşeyi dönüyor ve hayatınızın aşkı ile çarpışıyorsunuzdur. Zaten çarpışmak, ironik bir şekilde, çarpılmak da demek oluyor burada. Yani vermesi gereken duygu bu olmalı en azından. Çarpmak ve çarpılmak.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Fotoğraf Çekmek



Sıkılıyorsunuz değil mi? Buraya girip böyle spor cart curt sıkıcı geliyor size. Yani zaten deli gibi beni takip eden kimseler yoktur ama olanlara diyorum bunu zaten. Yazmıyorum sanmayın. Kendime karalıyorum bazı bazı. Zaten buraları öyle doldurmuyordum epeydir. Böyle şeyler yazıp, bişiler paylaşıp götürmeye çalışıyorum işte. Bugün askerlik işlemlerimi hallettim. 2013 haziranına kadar askerliğimi ertelettim. Bakalım bu iki sene de Doruk ne yapacak! Öyle istiyorum ki yüksek lisans yapabilmek. Yaparsın, girersin diyorlar. Hep benim başkalarına, güvendiğim insanlara dediğim sözler bunlar. Böyle dediğim her arkadaşım girmiştir. Çünkü onların seviyelerini biliyorum. Ben de öyle miyim ki? Sırf ben kendimi iyi hissedeyim diye mi diyorlar acaba bunu bana bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum belki. Kendime bunu söyleyecek olursam, yapabilirim, yaparım. Çünkü iyiyim. Bir işi yapmak istiyorsam, iyi yapabilirim, yaparım. İçime sinmesi, ona tapmam, onu istemem gerekiyor. Ya yüksek lisans olmazsa? Yapacak, üretecek o kadar çok şey var ki? Sahiplenebileceğim çokça şey var bu dünyada. Hayatım benim ve kontrolü de bende olmalı. Yaşamayı seviyorum. Öyle keyifle yaşamak istiyorum ki, anlatmak çoğu zaman zor. Fotoğraf çekmek istiyorum. Bir sene önce sorsalar, hobi derdim, sinemayı öğrenmek için derdim, bu anlamda kendime bakış açısı geliştirmek derdim. Bugün "fotoğraf çekmek istiyorum" diyorum. İyi de yapabileceğimi biliyorum. Üzerine düşündüğümde yapabiliyorum, bunu gördüm. Fotoğraf çekerek para kazanmak, kendi işimi, keyif alarak, mutluluk içerisinde yapmak istiyorum. Zor şeyler değil isteklerim. Şimdi bir arkadaş grubu var. Belki onlarla iş yapabilirim. Yapabiliriz daha doğrusu. Bazen şu radyo işini de rayına oturtmak, bir şey inşa etmek istiyorum. Ama bu konuda kontrol elimde değil ve anında soğuyabiliyorum dolayısıyla.İşte böyle yazdım sevgili dostlar. Hayat elimizde, ne kadar sıkı tuttuğumuzla alakalı yaşayabiliyoruz aslında onu. Sevgilililerle....

Avrupa Basketbol Şampiyonası Türkiye -64 - 68 - Fransa


Binbir zorlukla gruptan, hem de 2. tura galibiyet taşıyarak çıkıyoruz ama Fransa karşısında 3. periyotta ki oyun nedir anlamak mümkün değil. Cidden kazanabileceğimiz bir maçı hediye ediyoruz. Şu grupta 3 maçı da kazanmak işten bile değil. Turnuvanın en zor grubundan iyi bir şekilde çıkmamıza rağmen beceremiyoruz. Sanırım Semih ve Kerem'in yokluğunu fazlasıyla hissediyoruz. Zira pota altında İzzet'ten faydalanamıyoruz. Buna rağmen kazanabilirdik. Çünkü iyi savunma yapıyoruz. Yine Fransa gibi bir takımı 70'in altında tutmayı başardık. En azından bundan sonra kalan 2 maçımızı kazanarak gruptan çıkma şansımızı devam ettirmemiz gerekiyor. Almanya'dan ve Sırbistan'dan daha iyi takım olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor. Eğer bu iki maçı alırsak çıkacağımıza inanıyorum. 4. olarak bile çıksak karşı gruptan gelecek hiç bir takım bizden daha iyi değil. Şurada en azından bir yarı final oynamayı hak ediyoruz. Peridot sonlarını doğru oynamayı başarır ve kendimize inanırsak yenemeyeceğimiz takım yok. Düşük hücum gücümüz önemli değil çünkü iyi bir savunma takımı olduğumuzu (Polonya maçı hariç) gösterdik.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye - İspanya Avrupa Basketbol Şampiyonası 65-57

Öncelikle iki gün önceki Litvanya maçına dair bir şeyler söyleyeceğim. Litvanya maçı öncesi iki hazırlık maçı ötesine gitmeyecek ama motivasyon sağlaması açısından önemli maçlar oynadık. Kolay kazandık. Litvanya maçının böyle olmayacağını biliyorduk. Genel anlamda periyod sonlarını iyi oynayabilseydik ve tabii ki maçın sonunu da o maçı almamız zor olmayacaktı. Dış atışlarımız iyi olmamasına rağmen alabilirdik ama her zaman evsahipleri avantajlıdır. Litvanya'da üst düzey bir evsahibi ve yenildik. Yememiz gereken civarlarda sayı yediğimizi de düşünüyorum. İşte tek sorun periyod sonlarıydı.

Ama asıl sorun ertesi gün oynadığımız Polonya maçıydı. Bu maçı kazanmamızın gruptan çıktıktan sonra hiç bir önemi olmaması oyuncuları belli ki çok rahat kazanacakları bir maça motive etmekte zorlamış. Akılları bir gün sonraki İspanya maçına gitmiş. Böylesine berbat bir oyun olmamalıydı. Hakemlerin de işin içine karışması cabası elbette ama bu asla arkasına sığınılacak bir şey değil. Polonya gibi bir takımdan 84 sayı yemek olacak iş değil. Ve farkında değildik belki ama bu maçı kaybetmek bize turnuvadan elenmeye mal olabilirdi. Neyse ki bugün gündüz maçında Büyük Britanya, Polonya karşısında cidden iyi oynayarak kazandı ve Türkiye'nin yolunu açtı. Aslında 58 sayı bir fark onları da bir üst tura çıkarabilirdi ama hayal kurmak da yersiz. Biz BB 'dan galibiyet bekledik, Polonya'nın zaferi Türkiye-İspanya maçını formaliteden öteye götürmeyecekken bir anda Britanya'nın galibiyeti bu maçı 2. tura taşınacak önemli galibiyete dönüştürdü bizim adımıza.

Şimdi maça gelecek olursak. Tamamını izleyemedim maçın. Çünkü evde elektirikler kesilmesi sonucu ilk yarıyı izleyebildim. Bir de maçın son 3 dakikasını fakat en azından o 3 dakika için konuşmak gerekirse maçın sonucunu iyi oynadık. Oynanması gereken şekilde oynadık. Kendi grubumuzda Litvanya, İspanya ve biz tek galibiyetle 2. gruplara kalacağız. Burada tüm maçlarımızı kazanırsak lider bile çıkma şansımız olabilir. En azından 2. olarak çıkabiliriz şu gruptan. Haydi bastırın demekten başka bir şey diyemiyorum...

1 Eylül 2011 Perşembe

Lanet olsun sana; Ntvspor!

EuroBasket 2011 maçlarını aldık diye hava atmasını biliyorsunuz. Aferim size! Yok uluslararası bilmem neymiş, cartmış curtmuş yahu aklım hayalim almıyor benim milli maçın şifresi mi olurmuş? böyle komedi görmedim. bunca teknoloji gelişti d-smartı, digiturk olmayan izleyemiyor uydudan. Belediye çanağından izleyip, uydudan izleyememek de ne ola ki? Hadi bunları da geçtim, bari internet sitenize maçı adam gibi eş zamanlı koyun. 2. periyodun bitmesin daha 5 dakika varken maçın 3. periyodu başlıyordu. En azından 20 dakika fark. Yuh be! Lanetliyorum sizi. Reytingleriniz düşsün, reklam alamayın inşallah!

29 Ağustos 2011 Pazartesi

olmadı.

kanlı bir gözle bakıyorum,
her şey daha kırmızı.
boğanın pelerine saldırırken ki hırsını yaşıyorum,
kaybetmek en büyük lüks olur şu an.
alabilirim gibi,
hani elimi uzatsam orada.
ama yok işte tutamıyorum.
daha da boyanıyor çevrem,
görüş mesafem daraldı.
korkusuzca saldırabilirim, mantık dışı bir halde.
elde edebilir miyim?
olmadı, yapamadım yine.

-doruk önal- 29.08.2011

25 Ağustos 2011 Perşembe

Elimi Bırakma



Arkadaşlarımızın yaptığı güzel olduğunu düşündüğüm bir çalışma. Sözler Arda Bilgin'e ait. Seslendiren ve müzik Kadir Özgür'ün. Beğenirseniz, bol bol paylaşın videoyu olur mu?

Düşür Bizi


Artık çoğu Fenerbahçeli bugünkü karardan sonra kıvama gelmiştir. Bank Asya'da oynarız düşürün bizi, diye. Ben zaten o kafadaydım. Ama Federasyon böyle bir karar alıyorsa -UEFA'nın dayatması ile elbette- ligden düşürmelidir. Fenerbahçe'yi böylesine ortalıkta bir yerde bırakmamalıdır. Aslında bırakamaz da. Belki 2-3 sene sürüncemede geçer ama çıkarız biz düzlüğe. Fenerbahçe sevgisi, başkanlarının, yöneticilerinin, oyuncularının ve hatta başarılarının önündedir gerçek bir Fenerbahçeli için. Elbette başarılı olmak her zaman ilk hedeftir ama başarısızlık terk etme sebebi değildir. Federasyon bu muallak tutumuyla ciddi anlamda içine etmiştir her şeyin. Bundan 3 ay sonra ligden düşürülmemiz hiç bir anlam ifade etmeyecektir. Tamamen korkaklıktır. Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesi Fenerbahçe'nin, ligden düşürülmesini de eş zamanlı olarak getirmelidir. Bunun başka bir izahı olamaz. Ben takımımın yanındayım. İnanıyorum ki tüm Fenerbahçeliler öyle olacaktır. 100 yıllık şeref bir günde halı altına süpürülemez.

23 Ağustos 2011 Salı

Düşerken duramazsın, susarken anlatamazsın.



Duygusal bıdı bıdıları seviyorsanız Leyla ile Mecnun'dan bu şarkı. Mecnun karakterimiz söylüyor. 20 bölüm, sezon finali diye de belirteyim. Ben bu aralar böyle yitik bir duygusallık içerisindeyim. Kaybetmiştim bunu bir süredir. Yine bünyeye siniyor yavaş yavaş. Zehir gibi ama o kadar ihtiyacım var ki, kendime bir "umut" yaratmaya, onun peşinde koşmaya. Dinliyorsanız eğer, baş başa bırakıyorum. Bu hallerimi çekebilirsiniz buralarda bir süre. Haberiniz ola!

21 Ağustos 2011 Pazar

Pin pin hani



Pinhani'yi sevme nedenim bir kadındı yıllar önce. 4 senesi var herhalde. Bir kerede Afyon'da Sosyoloji Kongresi'nde konserine gitmiştim. O sevdiğim kadınla. O seviyordu, benim de sevmem gerekirdi. Sırf Pinhani yüzünden, Kavak Yelleri'ni de izledim ve hatta sevdim de yıllarca. Solistleri iyi söylüyor ama. Ağlamaklı yapıyor beni şu duygu yüklü sözleri söylerken. Belki çok basit bile gelebilir çoğu kişiye sözler ama hep bir özlem, hep bir ıstırap arada eğlence de olmak kaydıyla o havaya giriyorsunuzdur sizde dinliyorsanız. Yıllar sonra, o günün Ezginin Günlüğü olacak bir grup kendileri.  Severim kendilerini. Bırakmasınlar, dağılmasınlar.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Galata Kulesi

Kendinizi bok gibi hissettiğiniz zamanlar olmuştur ya! ben bu aralar sıkça hissediyorum işte. Galata Kulesi'ne diye yola çıkıp, orada içip, eğlenip ardından eve dönmek güzel tabi. Az da olsa tanıdığım bir arkadaşın daveti üzerine Galata Kulesinin dibindeydim bu gece. Çok değil iki bira, 17 ml şarapla fena sayılmam. Üstüne polisler oturmamıza izinde vermedi. Olsun bir süre takıldık. Özgüven patlaması yaşamama rağmen son zamanlarda içimde bir hissizlik duygusu kabarmış vaziyette. Kaybetmek bu kadar basit mi? Tamam anladık kazanmak zor bir kalbi, hatta kazanıp elde tutmak daha da zor ama kaybetmek de mi zor be arkadaş? Niye ama? Biraz 'güzelim' bunu yazarken doğrudur. Anca böyle güzelliklerde hissediyorum bunu. Niye berbatsın be dünya? Biraz klasik, hatta demode ve edebiyat parçalayarak; niye beni yoruyorsun be! hayat? ne yaptım sana? mutlu olmak için ne yapmam gerek daha. ah be Galata Kulesi ah!

iki gün sonra gelen not: kaybetmek de mi zor, demişim ya. ne maksatla dedim bilmiyorum cidden. sanırım kaybetmek kolay olmamalıydı, diyecektim. bunun dışında tatlı olmuş. 

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Beklemek

Biri var sadece resmine sahip olduğum. Ne sesini duyduğum, ne adını bildiğim. Biri var, nerede olduğunu, ne yaptığını bilmediğim. Öyle sıkıca bağlandım ona. Bir sene beklemem gerekiyormuş, beklerim. Umutsuzca da olsa beklerim. Buna sarılmam gerekiyor, tutunmam gerekiyor. Çünkü öyle bir his ki içimde ki, çok uzun zaman olmuş bunu kaybedeli. Dillendiremem, korkarım. O da beklese ya. Bencilce belki isteğim, "onun yalnız kalmasını istemek" Ama beklerim. Sadece bir kelime söyleme hakkım olsa şu an ona. O hiç tanımadığım kadına sadece tek bir kelime söyleyecek olsam şu an. "Beklerim" derim. Beklerim çünkü. Hatta bekleyeceğim. Beynimi yese de düşünceler beklerim. Nefret etsem de yalnızlıktan beklerim. Olmayacak olsa da beklerim. Öyle bir his ki. Anlatamam. Vardır sizinde olmuştur hayatın bir yerinde. Bu bir başlangıçsa hayatımda, beklerim. Beklerim işte. Belki de doğrudur; "beklemek cehennemdir." Olsun beklerim. Cehennemi yaşarım yine beklerim. Yaşamıştım, yaşıyorum zaten beklerim. Ne biçim bir his ki bu, sonunu düşünmeden beklerim. Ah be zaman geç! Sen geçtikçe beklemek daha kolay. Yolunu şaşırmış bir insanım işte. Doğru yola girmek için beklerim. O yol o kadına çıkacaksa beklerim. Kelimeler yetmiyor anlatmaya öylesine basit ki halim, beklerim. Beklemeye değmese de beklerim. Beklemenin umuduna yaslanıp beklerim. Beklerim be! Beklerim işte!

11 Ağustos 2011 Perşembe

asker

Sevgili dostum Reşat askere gidiyor. Yarın İstanbul'da olacak. 12 ay boyunca öğretmenlik yapacak. İlk eğitimini İstanbul'da alacak, ayrılamıyoruz bir türlü. Belki yine İstanbul'da olur.

10 Temmuz 2011 Pazar

:)

                                          seni gülerken görmek ne güzel.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Okulda Popüler Olmak


Şimdi yazacağım şeyler "popüler" olmak üzerine olacak. Popüler olmanın kadın ve erkek deneyimleri, gözlemleri ile ilgili kendimce geveleyeceğim burada. Bu çıkarımlarım da üniversite hayatımdan esinlenerek olacak. Sınıfın en güzel kadını ve en yakışıklı erkeğini ele almak istiyorum bu muhabbetimde. Diyelim ki sınıfın en güzel kadınısınız. Sınıftaki çoğu erkek sizin hakkınızda konuşuyor, sizinle ilgileniyor. Size yakın mı davranıyor? Size bunun ne kadar süreceğini hemen söyleyeyim, o erkekler sizin bir sevgiliniz olduğunu öğrenene kadar. Bu andan itibaren erkekler yeni bir "en" seçeceklerdir kendilerine. Belki "enler" ama siz yalnız kaldığınız sürece sınıfın "en"i olmaya devam edeceksinizdir. Tecrübe ile sabit olup, sıkı bir gözlemci olduğumu da söylemem gerekiyor bu konu da. Ve şunu da unutmayın geri döndüğünüzde (yani sevgilinizden ayrıldığınızda) işler asla eskisi gibi olmayacaktır. Yine bir kesimin ilgisini çekmeye devam edecek olsanız da eski havanız olmayacaktır.

Peki bir erkek için bu popüler olma hali ne zaman başlar, ne zaman biter? Bir erkeğin popüler olması kolay değildir. Öncelikle kendisini kanıtlaması gerekmektedir. Konuşması, giyimi, hayatı, takıldığı mekanlar, dinlediği müzikler, okuduğu kitaplar, davranışları v.s. popüler olması için önemlidir. Ama asıl onu zirveye taşıyacak şeyi açıklıyorum. Bir erkek sevgilisi olduğu an itibar kazanır. İşte o andan itibaren kadınlar sormaya başlarlar "biz ne kaçırdık acaba?" Hiç bilmedikleri ve bir süre daha bilemeyecekleri bir durumdur bu. O erkeğin nesi vardı da, o kadın ona bakmıştı, sevmişti v.s. Ve tabi erkek yalnız kaldığı an da bir süre, bu yalnız olmadığı dönemde ki popülaritesini kullanarak çok ekmek yiyecektir. Ama benim naçizane tavsiyem bunu uzun sürdürmemesidir. En yakın zamanda kendisine yeni bir sevgili edinmelidir. Yoksa elde ettiği o popülaritesi günden güne azalacaktır. Merak kaybolacaktır.

Bu iki duruma genel olarak bir şeyler söylemek gerekir tabi. Onlar da şanslı olanlardır. Şanslı olanlar zaten her daim "popüler" olanlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar bu durum asla sönmeyenlerdir. Siz siz olun onlara bulaşmayın, onlarla yarış halinde olmayın, onlara benzemeyin. İyi bir gözlemciyseniz bu işten avantajlı çıkabilirsiniz.

Saygılar.

24 Mayıs 2011 Salı

Fenerbahçe Şampiyon


Fenerbahçe için her sene şampiyonluk mücadelesi vermek sıradan bir şey fakat onun bütün şampiyonluklarında "adeletsiz, haksız" bir yan aramak da bir o kadar olağan oldu artık. Geçen sene Bursaspor ile kapışırken haklı şampiyonluk alan Bursasporlular bu sene unutuldular. O muhteşem yarış bu senekinin gölgesinde kaldı. Fenerbahçe kendi sahasında hiç mağlubiyet almayarak, 2. yarı 17 maçın 16 sını kazanıp birinde gol yemeden berabere kalarak şampiyon olduysa bunun haksız kazanılmış bir şampiyonluk olduğunu söylemek biraz abes olacaktır. Geçen senenin şampiyonu Bursaspor bu sene hiç penaltı atamamış olmasına rağmen bugün onların şampiyon olamamasını buna nasıl bağlamıyorsak çıkıp da Fenerbahçe'nin bütün şampiyonluklarında bir "çapan oğlu" aramak o kadar insafsızlıktır. Her şampiyonun karşısında elbette 1-2 tane üzülen olacaktır. Ama Sadri Şener'in itirafıyla Fenerbahçe bu sene ve belki de diğer senelerde de olduğu gibi Türkiye'nin 4te3'ünü üzdü. Trabzonspor bu sene de gönüllerin şampiyonu oldu. Ama çoğu kimse Fenerbahçe düşmanlığı yapmalarına rağmen Fenerbahçe'yi de tebrik etmeyi bildi bu sefer. Çünkü inanılmaz bir geri dönüş ve seri ile ulaşıldı hedefe. Aykut Kocaman'ın ilk yarı da Fenerbahçe'yi getirdiği durumdan sonra ben de ondan ümidi kesmiştim. Yıllardır Kocaman'ın takımın başına gelmesini sabırsızlıkla bekleyen bir taraftar olarak bir yandan da buna üzülmüştüm. 2. yarı başladığında belki 1-2 transferle takım iyiye dönebilecekken, transfer yapmadan ve üstüne oyuncu göndererek şampiyonluğa ulaşılıyorsa takdir etmek gerekir. Genel de 8. haftadan sonra lig az çok oturur, takımların oyunları şekillenir v.s. ama Fenerbahçe koca bir ilk yarı bunu bir türlü beceremedi. Tek avantajı kendi sahasında kaybetmiyor oluşunun getirdiği motivasyondu, geriye sadece deplasmanda da kazanmak kalmıştı. Ve takım buna inanarak oynadığı bütün deplasman maçlarını kazandı. Trabzonspor'da Şenol Güneş'in başarısından bahsediliyor. Elindeki kadrodan neler çıkardığından, neleri yapabildiğinden. Şenol Güneş başarılı bir teknik adamdır ve 1.5 senede Tarbzonspor'a 2 kupa (Türkiye Kupası ve Süper Kupa) kazandırmıştır. Takımını Şampiyonlar Ligi'ne götürme şansına kavuşturmuştur. Umarım bunu başarabilirler ve iki takımla orada yer alabiliriz. Ama Aykut Kocaman'ın da elindeki kadroyu ne kadar iyi kullanabildiğini görmemek "aptallık" olacaktır. Alex gibi muhteşem bir futbolcuyu küstürmeden takıma monte etmeyi başarmıştır. Stoch ve Dia gibi birbirine yakın özelliklere sahip iki oyuncuyu havaya sokmuş, motive edebilmiştir. İkisi içinde son dönemde ki katkıları için ne denebilir ki? Bir de sene başında ki görüntülerini düşünürsek. Andre Santos'u gerçek bölgesinde oynatarak Daum'un sol açık ve forvet arkası görevleri verdiği bu adamın katkı yapmasını sağlamıştır. Ondan verim alamadığı dönemde onu takımdan kesme cesaretini dahi göstermiştir. Kimsenin beğenmediği Baroni ve Selçuk ile bir çok maçı kazanmıştır. Mehmet Topuz, Kayserispor da bile Milli Takım'a giremezken Fenerbahçe de bu 34 maçın tamamında oynayarak bunu da başarmıştır. Guiza'yı bütün bir sene 90 dakika oynamamışken en kritik an da oyuna sokup ondan verim alabilmiştir. Emre gibi hırçın bir oyuncuyu takımın lideri yapabilmiştir. Galatasaray'da iş yapamayan Caner'i sol bölgede en iyi şekilde kullanmayı başarmıştır. 9 puan gerideyken şampiyon olma inancına hala sahip bir adamdır Aykut Kocaman. O yüzden artık konuşmasın kimseler. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nde sıfır çekmesini isteyen insanlar sizler de biraz akıllı olun. Yoksa Norveç ligiyle çekişir gerçek anlamda bir Katar'a döneriz bu gidişle.

ŞAMPİYON FENERBAHÇE

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Yalnızlığın Tarihi

"Yalnızlığın tarihi insanın iki ayağı üzerine dikilebilmesi ile başlamıştır. Çünkü o andan itibaren gitmeyi öğrenmiştir. Emeklemek iyidir." demiş Altan Bal. Yalnız kalmamak için emeklemeyi tercih edebilmek. Yalnızlıktan korkmak. Nasıl bir şeydir ki bu? Belki de biz yürüyerek de yalnız olunmayacağını göstermek için yürüyoruz bilinçsizce. 

21 Mayıs 2011 Cumartesi

bütün kıçlar yayılsın

Geçmişi peşinize takarak yaşayamazsınız. Geçmişten bir iz bulduğunuzda ya da karşılaştığınızda yapmanız gereken tek şey topuklamaktır. Bunun dışında yapacaklarınız faydalı olmayacaktır. Ama fayda yanlısı değilseniz o ayrı, yolunuz açık olsun. 13 üzerine olan hassasiyetimi daha öncede buralarda belirtmiştim. Bu hassasiyetim -de ve -da ların ayrı yazılmasını becerebilmekten daha yoğundur. bir 13 mayıs günü güzelim dünyaya gelmiş olmamla alakası elbette var bu durumun. Ama biraz da benim buna inanmamdan kaynaklı ilerliyor her şey. işte şu geçmiş 13 mayıs da zihnimi başka bir şekilde hayata karşı harekete geçirmeyi başardı. kaybeden kültürüm hiç olmadı. aksine hayatımda kaybetmekten hiç zevk almadım. son zamanlarda bunun gözümüze iş yapan bir deneyim olarak sokulması da ilgimi çekmedi doğrusu. yine de bu konuda isteyerek ya da istemeyerek girişimlerim olmuştur. son zamanlarda kaybetmeyi alışkanlık haline getirmiş olan bu bünye işte bu son 13 mayıstan sonra kaybeden olmayı kafasına takmamayı zihnine iletmiştir. ya da zihni bu bünyeye, her neyse. geçmişi düşünerek, ona bağlanarak geçen zamana yazık demek inancı göğsümü kabartıyor doğrusu. kısaca yapmak istediklerini seç ve onu yapmaya çalış anlayışını benimsedim. olmuyor mu? bırak olmasın. bir başkası olur. zorlamanın bir anlamı yoktur. kazanacaklarını ya kaybetmene ya da ertelemene sebebiyet vermekten başka bir işe yaramaz oldurmaya çalışma hali. başka kapılar bulup onları açmaya çalışmak zihne huzur veriyor. diğer bir deyimle olmuyorsa sal gitsin demek bana şu an daha rahatlatıcı geliyor. kıçımı yaymış olayların gelişmesini bekliyorum. bünye uğraşmayı istemiyor. ilişkiler, yaşam, gelecek karma-karışık zaten. lan biri orada beni bekliyor sanırım, diyebilirim. düşün işte biri var ve sizi bekliyor. siz de onu. ama kim olduğunu bilmiyorsunuz. bir şey var bekliyor, sahip olmanızı ona. ama ne? işte bunları düşünerek hareket etmek keyifli. hayal-gücümü zenginleştiriyor ve etrafımdaki güzelliklere doya doya bakabilmemi sağlıyor.

Şimdi sahilde olsam ve içsem. ne güzel olurdu. aklımdan geçen şey bu mesela. Teoman'ın son albümünün son şarkısı kafama işlemek üzere. defalarca dinliyorum. beni öyle yerlere götürüyor ki, huzur denilen şeyi iliklerime kadar hissediyorum. sahilde sarhoş olmak deneyimine kavuşmak dileğiyle açtığım bir kapının ardında. hadi kıçları yaymaya şimdi.

http://fizy.com/#s/3eaes4

4 Mayıs 2011 Çarşamba

nolmuş?

Son zamanlarda buraya pek bir şey yazmadım. Tez, blogların kapatılması, bazı yazılarımı da Zımbırtı yazmamdan kaynaklı bu durum. Ha bir de http://elektrikli-tencere.tumblr.com/ şurası var tabi :) uğrarsınız istersiniz...

4 Mart 2011 Cuma

Tek Yol

yine yolda kaldı mutluluğum anlaşılan. nasılda geçiyor ama zaman. bir yıl önce bugünlere bakmak ve şimdi değişmişim, gibi hissettiriyor kendimi. hayatıma girenler, hayatımdan çıkanlar. hep ümit edeceğim tek bir şey var sanırım. ve bunun için diyebileceğim tek şey; "keşke bitmeseydi" ama bitti. yine olur mu bilmem. düşünüyorum ama kendimi yormadan eskisi gibi. çünkü değiştim. sadece var olanla yolumda ilerlemeyi seçtim kendime. ne varsa yanımda ve bende kabul ediyorsam bu yanımdakileri yola devam. siz istemeseniz de yaşadıklarınız size tek yol bırakıyor aslında. çoğu şey ve kimseyi özlüyorum hayatımda, geçmişten kalan. ama yalan söylemeyeceğim şimdi fırsatım olsa bir yıl önceye dönmek isterdim. hayatımda en çok şey paylaştığım kadınla olduğum zamanlara. hayatımda hiç kavga etmediğim, hiç tartışmadığım, iki kere kalbimi kırmasına izin verdiğim kadının yanına. ve kedi mutluluğu sırtında taşımaya devam ettiği sürece bunu düşünebilirim. yani mutluluğu bir başkasıyla yakaladığım ana kadar. sanırım bu da uzak ihtimal. neyse Marty istersen bu sefer geçmişe gidelim...

18 Şubat 2011 Cuma

Birgün 17 Şubat

Kübra'ya teşekkürler. Bir fotoğraf daha Birgün'den..

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ferrari

Geçen senenin şampiyon pilotu S. Vettel açıklamış: "Ferrari'ye katılmanın hayallerini kuruyorum. Kırmızı otomobilin direksiyonuna geçebilmek için, Fernando Alonso'ya gerekirse bir yıllık maaşını ödemeye hazırım" Ne demiştik herkes Ferrari'de yarışamaz. :) Olsun Vettel iyidir. Ferrari'ye renk katar. Ama tahmin ediyorum ki Ferrari severlerin hepsi şu an sadece Şumi'yi görmek istiyorlardır takımda..